Sürdürülebilir Yaşam

Dünyamızda artık kavramlar hızla değişmekte. Bugünkü sanayileşme ve kalkınma sürecinde tartışmaya açılan ve arttırılmak istenen “insan verimliliği” kavramını da doğru olduğuna inandığımız bir başka acıdan ele almak istiyoruz. Mavi gezegenin ve üzerinde yaşayan canlıların bugün ve gelecekte yaşamaları için, doğal varlıkların verimliliğini sağlayamadan insan verimliliği üzerinde tanışmak doğru mudur?

 

1960’lı yıllardan bu yana insanoğlu, çevresinde süregelen olayların etkisiyle bir olgunun farkına vardı: Eğer üretim, tüketim ve dolayısıyla kirlenme bu düzeyde devam ederse, mavi gezegendeki bütün canlılar için yaşam koşulları sürdürülebilir düzeyde devam etmeyecektir. Bu gerçeğin yavaş yavaş fark edilmesinin ardından gerekli önlemlerin alınmasını öngören bir dizi konferanslar gerçekleştirildi. 1971 yılınca sulak alanların korunması için yapılan Ramsar Sözleşmesi, 1972 yılında BM tarafından düzenlenen ve 113 ülkenin katılımıyla çevre sorunlarının ilk kez esaslı olarak ele alındığı Stockholm Toplantısı, 1973’te yapılan türleri tehlikede olan bitki ve hayvan ticaretinin önlenmesine yönelik CITES Washington Antlaşması, bu konferansların ilk örnekleriydi.

 

Bu antlaşmaları, Nairobi’de 1977 yılında gerçekleşen Dünya Çölleşme Konferansı, 1978’de yapılan Akdeniz’in kirliliğe karşı korunması amaçlı Barcelona Antlaşması, 1979’da Avrupa doğal hayatını ve yaşam alanlarını koruma amacı ile türleri tehlikede olan bitki ve hayvanların doğal ortamlarında muhafazasını öngören Bern Antlaşması ve yine aynı yıl, soyu tükenen göçmen türlerin korunmasını öngören Bern Antlaşması takip etti.

 

1992 yılında yapılan Rio Dünya Çevre Zirvesi, çevre problemlerinin üstesinden gelebilmek için küresel bir eylem planı olan “Gündem 21″in ortaya çıktığı ve benimsendiği önemli bir toplantı oldu. Bunun bir devrimi olan Biyolojik Çeşitliliği Koruma Konferansı, 1994 yılında Bahama’da düzenlendi ve 170 ülke biyolojik zenginliğin korunmasına dair antlaşmanın altına imza altı.

 

1994 yılında BM tarafından düzenlenen “Çölleşmeyle Mücadele Antlaşması’nı 90 ülke imzaladı. Yine 1994 yılında yapılan Dünya Nüfus Konferansında ise nüfus artışının ve bu artışın getirdiği problemlerin çözümüne cevaplar arandı. Şehir ve insan yerleşimleri sorunlarının ele alındığı “Habitat 2” adlı konferans da 1996 yılının haziran ayında İstanbul’da gerçekleştirildi.

 

Peki bu kadar kapsamlı ve yüksek katılımın olduğu ve birbirini izleyen konferansları düzenlemekle gelinmek istenen nokta nedir?

 

Bu telaşın son 30 veya 40 yılda başlamasının nedeni, insanlığın böyle hızlı bir ekonomik büyüme ile refah düzeyini yakalamak isterken denizleri, havayı, su kaynaklarını ve bütün doğal varlıkları kirleterek kullanılamaz hale getireceğinin yeni yeni anlaşılmasıydı.

 

Söz konusu doğal varlıkların bir daha geri gelmemek üzere hızla dünya yüzünden silinip gittiği gerçeğini anlamamız için, uzun araştırmalar sonucu elde edilen bazı verilere bakmak yeterlidir.

 

Dünyamızda her gün 1 milyon tondan fazla zehirli atık, çevreye atılmakta. Bunların zaman içinde nasıl temizlenecekleri ise bir meçhul. Devlet kayıtları, sadece ABD’deki kimya sektörünün atık olarak 700 bin ton zehirli madde oluşturduğunu göstermekte. Avrupa’da da durum çok farklı değil. Örneğin sadece Norveç’te 7 bin zehirli atık bölgesi tespit edilmiş durumda.

 

Bugün bu kapsamda zehirli atık üreten ülkelerin bu sorunu çözmek için en çok başvurdukları yol ise şu: Zehirli atıkları, gelişmekte olan ülkelere ihraç etmek. Ancak dünyanın neresinde olursa olsun bütün canlılara aynı oranda zarar verecek olan bu atıklar, sonuçta dünyada kalacaktır.

 

Sanayi ülkeleri, böylelikle hem üretim sürecinde bütün dünyaya ait olan doğal varlıkları tüketerek, hem de bu üretim-tüketim sonucu meydana gelen zehirli atıkları ihraç ederek gelişmekte olan ülkeleri de kirletmekte ve o ülke canlılarının yaşama hakkını tahrip etmekteler. Bir yüzyıl önce ünlü Kızılderili reisin dediği gibi “Beyaz insan kendi çöplüğünde boğulacaksın” sözü, günümüz dünyası için ne yazık ki geçerli olmaya başladı bile.

 

1950’den beri dünya ekonomisi 6 misli büyüdü, nüfus da 3 misli (2.5 milyardan 7.5 milyara) arttı. Bu iki unsur, dünyanın biyolojik sisteminin taşıma kapasitesini ve her çeşit atığın, bu sisteme zarar vermeden yok edilebilme imkanını çoktan aşmış durumda.

 

Diğer taraftan toprakların verimsizleşmesi ve dünyanın geleceği için en büyük sorunlardan biri olan çölleşme, tüm hızıyla yayılmaya devam etmekte. Dünya üzerindeki tarım alanlarından her yıl 24 milyon ton toprağın erozyonla sürüklenip gitmesi ve bu kaybın 60 milyon hektar araziye eşit olması bunun en önemli göstergesi.

 

Dünyanın geleceği bakımından son derece endişe verici bu gerçekleri, ABD Ulusal Bilimler Akademisi ve Londra Kraliyet Akademisi, 1992’de yayımlanan bir raporda şu biçimde ifade ettiler: “Eğer dünyadaki nüfus artış hızı düşürülemez ve ekonominin bugünkü çalışma düzeni, yani dünyanın temel kaynaklarının israf seviyesinde tüketimi ve çevrenin sorumsuzca kirletilmesi, insanların bugün ki yaşam tarzları (tüketim ekonomisi) değişmeden sürerse, bilim ve teknolojinin gücü, çevrenin bir daha onarılamayacak şekilde tahribinin ve dünyanın büyük bir bölümünce meydana gelecek açlık ve yoksulluğun önüne geçmeye yetmeyecektir…”

 

Tüm canlıların yaşamlarının garantisi olan biyolojik çeşitliliğimiz de giderek büyük bir hızla kayboluyor. Biyolojik çeşitliliği yok eden faktörlerin başında ise, yine bütün canlıların sağlıklı yaşam ortamlarını olumsuz etkileyen ileri derecede sanayileşme ve yerleşimler geliyor. Ekolojik zarara en fazla neden olan madencilik, kerestecilik, yeni yerleşim alanlarının kurulması, karayollarının yanlış yapımı, ormanların ve sulak alanların hızla tükenmesinde önemli bir rol oynuyorlar. Tekrar yerine gelmeyen bu doğal üreme alanlarının yok olması, dünyanın biyolojik çeşitliliğinin de giderek azalmasına neden oluyor. Bilim adamları, yılda en az 50 bin canlı türünün (günde 140 tür) bu insani girişimler sonucu yok olmaya mahkum, edildiğini hesaplamaktalar.

 

Görüldüğü gibi sorun, öncelikle doğal kaynakların kalkınma ve sanayileşme sonucu tükenmesi ve kirlenmesi, dünyamız üzerinde sürekli artan nüfusun artık doğal kaynakları tamimiyle tahrip etmeye başlamasıdır. Bugünkü yaygın ekonomik sistemin temel koşulu olan üretim-tüketim mekanizmasının giderek artan bir hızla yol aldığı dünyamızı acaba nasıl bir gelecek bekliyor?

 

Başta kalkınmış ülke toplumları olmak üzere, bütün toplumların giderek artan bir hızla daha fazla tüketim toplumu olmaya başlaması, bütün canlıların geleceği için dehşet verici bir tablo ortaya çıkarıyor.

 

Yeni kalkınma hedefleri belirlenirken doğal varlıklardaki tahribat, sadece üreten veya kalkınan ülkelerde olmuyor. İlerlemiş ülkelerin kalkınma ve refah için sadece kendi doğal kaynaklarını değil, aynı zamanda geri kalmış ülkelerin kaynaklarını da tükettiği gerçeğini de dikkate almak gerekiyor. ABD Başkan Yardımcısı Al Gore, yazılı bir açıklamasında bu konuda şöyle diyordu: “Bir Amerikalı çocuk doğduğunda, 30 Hintli çocuğun dünyaya gelmesine ve yaşamasına eşdeğerde katı atık üretir. Bir başka deyişle bir Amerikalı çocuk, 30 Hintli çocuk kadar doğal kaynakları tüketir.”

 

Doğal varlıkların paylaşımı konusunda böylesine dengesizliğe yol açan tüketim çılgınlığı, kendi içinde oluşturduğu ayrı ayrı sektörlerle zincirleme bir komplekse de dönüşmüş durumda. Bugün, gelişmiş ülkelerin ürettikleri mamulleri pazarlamak için kullandıkları ikinci ambalaja sarfedilen para ile dünyada gıdaya muhtaç 1 milyar insanın doyabileceği tahmin edilmekte.

 

Tüketim eğiliminin gerçekten zincirleme bir kompleks olduğuna dair bir başka örnek ise, çoğu kalkınmış ülkelerde yaşayan insanların, ihtiyacın üzerinde aldıkları besinleri geri vermek için, yeniden tüketmeye başlamalarıdır. Alınan fazla kiloları vermek için kondüsyon ve diyet merkezleri, özel psikologlar, şişmanlar için özel giysiler ve alışveriş mekanları ile ayrı bir tüketim sektörü oluşmuş durumda. Bugün bir zevk haline gelen tüketimi arttırmak için icat edilen, aslında insan yaşamı için çok gerekli olmayan her şey, tüketildiğinde hem doğal varlıklara, hem insan sağlığına, hem de toplum psikolojisine zarar veriyor. Giderek daha fazla tüketme yarışı, insanı adeta bir robota dönüştürüyor. How Mucb Is Enougb (Ne Kadar Yeterli?) adlı kitabın yazarı Alan Thein Durning, tüketim toplumu hakkında şöyle diyor: “Ne yazık ki artık halkımızı, pazarlama reklamlarından, ulusal markalardan ve mağaza zincirlerinden oluşan bir ticari kültür birbirine bağlıyor. Alışveriş merkezleri, toplum hayatımızın merkezi haline geldi. Tüketim, kendimizi ifade etmenin başlıca yolu oldu ve en büyük eğlencemiz haline geldi…”

 

Bu arada tüketimin doğal varlıklara verdiği zararı en aza indirgemeye yönelik olarak bazı sanayi gruplarınca çalışmalar yapılıyor. Ancak bu yeterli düzeyde değildir. Çünkü doğal varlıkları korumak, onlara yeniden kazanmaktan ve onarmaktan daha doğrudur. Örneğin, bazı yöntemlerle, tüketim sonucu ortaya çıkan atıkların yeniden kazanılması işlemi olan “Recycling” bir çıkar yol sanılmakta. Ancak kirlenmenin nedeni, üretim ve enerji kullanımı olduğuna göre, burada bir ikilem söz konusu. Örneğin kullanılmış kağıtları yeniden değerlendirmek ve kullanıma hazırlamak için yine bir üretim yapılmakta, yine enerji sarf edilmekte ve doğa yeniden kirletilmekte.

 

Tüketim toplumu için soyut anlamda üzücü gerçek ise insanlığın en temel manevi değerleri için bile tüketimin karmaşık bir tatmin şekline dönüşmesidir.

 

Ancak tüm bunlara rağmen tüketim toplumu olmak, insanlara mutluluk getirmedi. 1990’lı yıllarda yaşayan insanlar, ortalama olarak büyük büyük ebeveynlerinden dört buçuk kat oranında daha zenginler, ama dört buçuk kat daha mutlu değiller. Chicago Üniversitesi ulusal Görüş Araştırma Merkezi’nin anketleri, kendilerini “çok mutlu” olarak tanımlayan Amerikalı sayısının 1957’den beri %30 civarında azaldığını ve genel tatmin seviyelerinin gerçekte düşmüş olduğunu göstermekle. Gerçekten de bugün tüketim, toplumu ile kişisel mutluluk arasındaki bağlantının çok zayıf olduğunu gösteren birçok araştırma var.

 

Oxford Üniversitesi’nden Psikolog Michael Argyle’in yaptığı araştırmalar, mutluluğun asıl belirleyicilerinin gelir ve tüketimle tamamen ilişkisiz olduğunu ortaya çıkardı. Araştırmaya göre mutluluğun asıl belirleyicileri, aile, iş ve arkadaşlık yaşantısındaki tatminle boş zamanlardaki tatmin… Argyle’in çalışması ayrıca, rekabetçi bir toplumda paranın tatmin kaynağının salt zengin olmak olmadığını, bu kaynağın “diğer insanlardan daha zengin olmak” olduğunu gösterdi.

 

Bir başka deyişle insan mutluluğunun en önemli kaynağı olan sosyal ilişkiler, paylaşım duyguları, daha da zengin olmak ve tüketmek için verilen çaba ve telaş içinde giderek yok olmaya başladı.

 

Daha çok tüketme ve daha çok kalkınma yolunda gerçekleşen üretim ve tüketim sistemi, kuşkusuz su, hava ve toprak gibi tükenmez saydığımız doğal varlıkların kirletilmesine ve kullanılamaz hale gelmesine yol açıyor. Ama dünyamızın ve doğal varlıkların tümü, bu düzeyde bir tüketim için yeterli değil…

 

İşte bu nedenle, gelecekte dünya üzerinde refahı sağlayacağı ifade edilen ve daha çok tüketme, kirletme anlamına gelen “sürdürülebilir kalkınma” kavramının doğru olup olmadığı yargılanmalıdır. Bütün canlı yaşamın düşmanı olan daha çok üretim ve tüketim, sürdürülebilir kalkınmayı sorgulamamızın nedenidir. Çünkü kalkınmanın içinde üretim ve tüketim, tüketimin içindeyse kirletme var. Tüketen kirletendir.

 

O halde sürdürülebilir kalkınmanın hedef alınması yerine, “sürdürülebilir yaşamın” hedef olarak alınması gerekiyor. Amaç, insanın refahı ve mutluluğu ise bunu daha çok tüketerek, daha çoğa sahip olarak sağlamak mümkün değildir. İnsanlar, tüketim seviyesini ancak bugün yaşayanlara ve gelecekte yaşayacaklara pay ayıracak düzeyde tutmalı ve bu tutumlarıyla mutlu ve huzurlu olmayı öğrenmelidirler. Bütün canlıların gelecekte yaşamlarını sürdürmelerinin tek garantisi olan bu yaşam anlayışı ve hedefinden yola çıkarak yeni bir “paylaşma ve yaşam düzeni” aramamız gerek. Bunu sağlamak için de hedef “sürdürülebilir kalkınma yerine sürdürülebilir yaşam” olmalıdır.

 

Biyosfer üzerindeki tüm canlıların varlığını, sağlığını korumak, sürdürülebilir yaşamın koşuludur. Doğal dengeyi korumak ve yeni bir yaşam tarzına ulaşmak için mutlak surette yeni bir “paylaşma düzeni” olmalıdır.

 

İşte bu paylaşma düzeni, yazının başında değindiğimiz konferansların, antlaşmaların dolaylı olarak varmak istediği noktadır. Bunun gerçekleşeceğine dair inancımız da gün geçtikçe artmaktadır.

 

Ama bu yeni yaşam ve paylaşım düzeni, bugünkü devletler, onların yönetim biçimleri, bugünkü yasalar ve seçimler gibi olmamalı, bugünkü kurallarla yönetilmemelidir. Çünkü bugünkü düzene göre medeni ve yasal saydığımız koşullarda bile, parasal veya siyasal güce, iktidara kavuşan elit tabaka ancak kendi çıkarını koruyor.

 

Gerçek bir paylaşma düzenini anlayabilmek ve uygulayabilmek için, insanların hür iradeleriyle mutluluk ve huzur içinde bu düzende yer almaları gerekiyor. Tüketerek değil, insanın hür iradesi ile hiçbir baskı ve tesir altında kalımdan, tüm canlıların ve kendi türünün yaşam koşullarını sağlayarak bu dünya nimetlerini paylaşabildiği bir dünya olmalı.

 

İnsanın hür iradesi ile paylaşabilmesinin tek yolu ise, daha çok zengin olmanın, daha çok tüketmenin ve buna benzer günümüz eğilimlerinin insanı kurtaramayacağını kavraması ile mümkün olabilecektir. Eğer esas olan yaşamak ise ve dünya böyle gidecekse, gelecekteki sağlıklı yaşama koşullarımızı güvence altına alamayacaksak, doğal koşullar hayatta kalmamıza izin vermeyecek kadar tükenecekse, güce, paraya ve bilgiye sahip olmak için mücadele vermenin ne anlamı var ki?

 

İşte bu nedenlerden dolayı insanlara örnek olması gereken hedefin sürdürülebilir yaşam ve yeni bir paylaşım düzeni olduğu görüşündeyiz. Bizler bunu hep birlikle aramalı ve bulmalıyız. Bu gerçeğin tüm insanların bilincine yansıması, paylaşarak mutlu olabileceğimiz bilincinin bütün dünya halklarına egemen olması gerekiyor.

 

Yeni bir paylaşma ve yaşam düzenine giden umut verici gelişmeler de yok değil. Bu düzeni başlatacak olan savaşçılar, yani gönüllü kuruluşlar, tüm toplumlarda giderek daha fazla etki sahibi oluyorlar.

 

Yakın tarih, biz insanlara çok önemli dersler veriyor. Ne siyasi, ne de ekonomik rejimler toplumlara aynı anda mutluluk getirdi. Uygarlık adı altında övündüğümüz ve tarihsel süreç içinde çok kanlı savaşlarla elde ettiğimiz bugünkü durum da gerçek anlamda insanlığa bir denge getiremedi. Sanayide gelişmiş ülkelerin doğal varlıkları bu kadar hızla tüketmelerinin sonucu olarak bugünün dünyasında insanlar arasında paylaşamamanın verdiği çekişmeler, bütün hızıyla tarihsel sürece damgasını vurmaya devam ediyor.

 

Öyle ki günümüzde insanlara, birbirlerini öldürmeleri için (savaş sanayi), yeme içme, giyinme, barınma, eğitim ve sağlık için harcadıklarının çok üzerinde para harcatılıyor. “Paylaşamamanın” nedenini oluşturan bu çekişmeler, kavgalar hiçbir sistemde değişmedi, bitmedi, insanlık gerekli yaşam koşullarına hiçbir zaman ortak ve eşit oranda sahip olmanın mutluluğunu yaşayamadı.

 

Ama artık bu kargaşaya son verecek yeni barış arayışları başlamış durumda. İnsanları bu kargaşadan ve dengesizlikten kurtaracak olan, yeni bir paylaşma düzeninin yanı sıra, yeni bir barış anlayışıdır. Bu yeni anlayış sayesinde sadece insanlar arasında değil, insan ile doğa arasında da barış oluşacak. Doğa ile barışmamış insan, sürdürülebilir yaşam idealine ulaşamaz. Doğa ile barışmanın tek yolu ise “korumak ve paylaşmak” tır.

 

Bu barış doğada fazlasıyla mevcuttur. Hayvan olsun, bitki olsun, doğada yaşayan her tür, diğerlerinin yok olması bir yana, var olması için neredeyse bir savaş içindedir. İşte bu doğal denge denilen barışın içinde insanoğlunun da yer alması gerekmektedir. Yani insanlığın da her canlının, her türün yaşaması için bir savaş vermesi gerekmektedir.

 

Ancak hem biyolojik zenginliği, hem bütün doğal varlıkları korumaya yönelik yapılan sayısız konferans ve antlaşmalara rağmen, dünyamızı mutlaka bir gün çöplüğe çevirecek üretim-tüketim sistemi giderek büyümektedir. İnsan, kendi dahil bütün canlıları kurban ederek bu çarkı hızlandırmayı sürdürüyor. Daha çok üretim, daha çok kâr amacıyla hareket eden bu sistem, üretim aracının daha az enerji de daha az sürede nasıl daha çok üreteceğini hesaplarken, artık insan faktöründe de aynı hesabı yapmaya başladı. İnsan verimliliği, üretim-tüketim sisteminin başarısı ve büyümesi için, maksimum düzeyde eğitilmiş, daha kısa sürede daha çok üretim sağlayan insan modeli olarak karşımıza çıkıyor. Bu model, teknolojik diğer üretim araçlarına denk fonksiyon taşımaya başladı. İnsan, üretim verimliliğini artıran teknoloji içinde bir araç olup çıktı. Üretim verimliliğine cevap verirken aynı zamanda tüketim toplumunu da giderek büyüten çift işlevli bir konuma geldi. Bir başka deyişle insan, yaşaması için gerekli olan doğal varlıkları yok eden teknik ve sistematik üretici ve de tüketiciye dönüştü.

 

Bu durumda insanın makineden farkı nedir? İnsan kendi kendini yok edecek sistemi var gücüyle hazırlamakta ve kendini öldürecek silahı var gücüyle üretmekte. Bu süreci hızlandırmak verimlilik midir?

 

Verimlilik, kendi yaşamı ve diğer canlıların yaşamı için mutlak surette gerekli olan unsurları yok etmek, bir daha kullanamayacak şekilde kirletmek midir? Yoksa kendi dahil, tüm canlılara bugün yaşayanlara ve gelecekte yaşayacak olanlara yetecek kadar pay ayırarak yaşamak mıdır?

 

Bize göre “insan verimliliği” kavramı, kendi yaşam koşulları ile beraber tüm canlıların yaşamına olanak sağlayacak kadar, bugün yaşayanlara ve gelecekte yaşayacak olanlara yetecek kadar pay ayırarak mutlu olabilen ve bu yaşam düzenine uyum sağlayabilen insan demektir .

Daha yeşil ve güzel bir Dünya için yola çıkan Yeşil Aşkı, herkesi Dünya’ya zarar vermeden, çevre dostu ve sürdürülebilir bir yaşama davet ediyor. Bütün gayemiz; temiz bir çevre, yaşanabilir bir dünya ve yeşil gören gözlerdir. Yeşil görmeyen gözler, Renk zevkinden mahrumdur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir