• Bazı Anadolu motifli halıların Nepal’de üretilip İstanbul’da satıldığı kulağımıza geliyor. Neden? El emeği Nepal’de daha ucuz. Türkiye’deki alışveriş merkezlerinde artık tekstilden, ev eşyasına kadar pek çok uluslararası zincir mağaza bulunabiliyor. Bunların hammaddesi ve kiminin üretimi Türkiye’den. Ama bakıyorsunuz, markalar gün geçtikçe yabancılaşıyor. Ne var ki bunda? Dünyaya böyle bakınca “Yerel nerede kaldı?” diyor insan. Kaldıysa izini nerede sürelim? Büyük bir üretici olsanız Dünya’nın dört bir yanına ürün yetiştirme çabası ve bundan kâr sağlama dürtüsü içinde ürün çeşitliliğini nasıl belirlerdiniz? Üründe çeşitlilik, karmaşık tedarik kaynakları, üretim zinciri ve pazar ağları gerektiriyor. Ama daha az çeşitlilikte, tedarik-üretim-pazar zincirini bir kez kurdunuz mu iş tamam; basit ve ucuz yoldan üretebilirsiniz. Seri üretimin avantajları var, maliyet açısından tabi. Bir de elmaların boyu hep aynı olursa, paketlemeden tutun da, albeniye kadar şansını artırıyorsunuz. Plastikleşen bir dünyada tüketicinin de tercihleri hep daha parlak, daha pürüzsüz, kusursuz ürünlerden yana. Bu gıda için olduğu gibi, konfeksiyon, mobilya, oyuncak, ev ve daha nice ürün için aynı. Taş baskı motifli veya elde işleme kumaşlar yerine, daha kusursuz motifli kumaşlar göz alıyor. Zaten sadece kendi pazarınız için üretmiyorsanız, el ürününe veya atölye üretimine kim yetişir? Mobilyalar kusursuz çizgilerde, bir örnek ve olabildiğince evrensel. Evler de öyle. Yöreye özgü mimariyi ve malzemeleri kullanmak istediğinizde her ikisine ulaşmak için büyük bedeller ödemek gerekirken, hazır “kondurma” evler size konforu sunma iddiasında. Üstelik kolay ulaşılabilir ve ucuz. Dünya tersine dönüyor. Çok değil 20-30 yıl önce uzaktan gelen, nadir ve pahalı idi.

     

    Şimdi ise ürünler kolaylıkla seyahat edebiliyor. Lale Hollandalı değil; portakal da Akdenizli değil. Lalelerin Anadolu’dan Hollanda’ya gitmesinden çok önce portakal ve diğer turunçgiller Çin’den Avrupa’ya geldi. Akdeniz evlerinin sembolü kapı üstlerini çerçeveleyen pembe begonviller ise Rio de Janerio’dan gelmiş Akdeniz’e. Elbette tarımsal çeşitlerin dünya yüzeyindeki seyahati devam ediyor ve buna karşı olduğumu sanmayın. Avokado ve kivi Türkiye’ye nispeten yeni giren ürünlerden, ama üretimleri yerelleşmeye başladı. Bu seyahatlerin yereldeki tatları koruyarak, onlara bir çeşni katarak yapılması dileğindeyim. Tıpkı bir zamanlar domates, portakal, patlıcan, kavun ve karpuzun yaptığı gibi…

     

    Ama markette, üzerinde Latin Amerika etiketi olan bir mango gördüğümde almak istemiyorum. O hâlâ buralı değil çünkü. Üstelik de lüks keyiflerim için Dünya’nın bir ucundan fosil yakıt tüketerek gelen bir ürüne beslenmemde ihtiyacım olmayacak kadar bereketli topraklarda yaşıyorum, şükürler olsun. Türkiye buğdayın doğduğu topraklardan biri. Hâlâ buğdayın atası olan yerel çeşitler bu topraklarda üretiliyor. Ancak bu çeşitlerin bir kısmı İtalya’da markalaşarak özel bir ürün olarak üretilebiliyor. İtalyan markalı buğdaydan üretilen makarnalar marketlerde yerini alıyor. Dileğim bunları alırken, Anadolu’nun yerli buğdayının da gelişmesi, var olması ve pazar bulması için çaba göstermemiz. Yoksa Sultansazlığı’ndan gelen bir sepet varken, neden Çin malı bir sepet alayım? Yerel ürünler, yerel kültürler tehdit altında, hem de uzun zamandır. Nesli tehlike altındaki hayvan ve bitkiler gibi tahıl, bakliyat, meyve ve sebze çeşitleri de yok olma alarmı veriyor. Süpermarketlere mal yetiştiren tek tip ve yoğun tarımsal üretim sonucu tarımsal genetik kaynaklarımızı oluşturan köy çeşitleri artık üretimden birer birer çekiliyor. Ama aslında çekilen ve kaybolan sadece bu yerel tatlar değil. Bunlara bağlı gelişmiş mutfak, yaşam kültürleri de kayboluyor beraberinde. Bunlara karşın halen dağ bayır bazı köylerde kokusuyla, şekliyle, tadı ile kendine has özellikleri olan yerel köy çeşitleri nesillerdir bu topraklarda seçilmeye ve yetiştirilmeye devam ediyor. Hangimiz özlemedik çocukluğumuzun domateslerini, elmalarını, ekmeklerini. “Fırında ekmek piştiğinde bütün mahalle kokusunu alırdı” diyor bir fırıncı emektarı, “şimdi fırın bile kokmuyor”.

     

    Bu yerel üretimden uzaklaştıkça, yerinde yaşamdan da uzaklaşıyor olduğumuz hissindeyim. Yediğim, giydiğim Rusya’daki veya İspanya’daki bir insanınkinden çok da farklı değil ise, bizim de aynılaştığımızdan korkuyorum. Standart elma gibi, standart bir insan bu dünyaya nasıl bir katkı verebilir? Aynı şeyi yiyoruz, aynı giyiniyoruz, aynı tip evlerdeyiz, aynı arabaları kullanıyoruz, aynı tip eğlencelerimiz var, aynı dizilere gülüyoruz, aynı kahramanları izliyoruz ve aynı hayalleri kuruyoruz… Bunca şeyin aynılaştığı bir dünyada seyahatler neden artıyor anlayamıyorum. Turistlere bakıyorum, yine aynı şeyleri arıyorlar gittikleri yerlerde. Hamburgercileri, otel zincirlerini takip ede ede güruh halinde dünyanın bir ucundan diğerine bir hareket var. Oysa bizim atalarımız, “Misafir umduğunu değil bulduğunu yer” diye ne güzel demişler! Yerinde yaşamda ise, o yerin sunduklarını, bedelini ödeyerek kabul var. Yerinde yaşamda sahip olduğunuz kaynaklara değer vermek var, çünkü vefasızlığın bedeli aç, açıkta kalmak olabilir.

     

    Üretim Zincirleri

     

    Yereli değerlendirmek ve ona değer atfetmek sürdürülebilir yaşamın en temel ilkesi bana göre. Dışarıdan taşımak ise başkasının rızkına göz dikmek, kendininkini ise heba etmek ile sonuçlanabiliyor. Denilebilir ki, biz dışarıdan aldığımız kadar dışa satarsak, denge olursa sorun da olmaz. Bence olur. Çünkü bu denge ekonomik olarak kurulsa bile – ki her an bozulabilir – ekolojik ve etik olarak kurulamaz. Kurulamadı bugüne kadar. Ekonominin üretim zincirleri ancak kapalı döngüler olduğunda “ekolojik” olabiliyor. Yani üretimin kaynakları, üretimden sonra yenilenebilir veya üretimin çıktıları tekrar dönüşebilir ve bir başka üretimin girdisi olabilir ise ekolojiktir. Sehpa ağacın emekle yeniden doğuşu. Ev taşın ağacın, toprağın, sazın, suyun dönüşümü. Sehpa da, ev de bir gün doğaya geri dönebilir; eğer içinde o yere yabancı bir unsur yoksa. Üretim zincirleri evrenselleştikçe bu döngülerin kırılma riski artıyor. Bu da kaynakları aşırı kullanan ve parçaları dönüşemez üretimleri beraberinde getiriyor. Dünya düzeni böyle kurulmuş biz ne yapalım, diyebilirsiniz. Ama biz kendimizden sorumlu bireyler olarak tercihlerimizi “farkındalıkla”, yerel döngüler içindeki yerli malları ve yerinde yaşam üzerine kullanabiliriz. Ne de olsa biz talep ettikçe, arz olacaktır. En azından ekonomi profesörleri bunu söylüyor!

Yazar

Daha yeşil ve güzel bir Dünya için yola çıkan Yeşil Aşkı, herkesi Dünya’ya zarar vermeden, çevre dostu ve sürdürülebilir bir yaşama davet ediyor. Bütün gayemiz; temiz bir çevre, yaşanabilir bir dünya ve yeşil gören gözlerdir. Yeşil görmeyen gözler, Renk zevkinden mahrumdur.

Twitter Facebook Google+ Linkedin YouTube
Önceki Yazı:Atıksuların Arıtılarak Geri Kazanımı
Sonraki Yazı:Plastik Yiyen Bakteriler

Yorumlar

SİZ DE CEVAP YAZABİLİRSİNİZ

Bu yazı hakkında görüşünüzü belirtin.

Copyright © 2013 - 2017 • Tüm Hakları Saklıdır.