• 1990’lı yıllarda dünya genelinde aşırı derecede yoksulluk içinde yaşayan insan oranı % 43 iken bu oran 2008’de % 22’ye kadar geriledi. Bu yükseliş ile birlikte gelişmekte olan ülkelerde yaşayan milyarlarca insan yoksulluktan çıkarak küresel alanda yeni bir orta sınıf oluşturdu.

     

    Dünya nüfusunun ve insanların yaşam kalitesinin hızla artması istenmedik sonuçları da beraberinde getirdi. İnsanları doyurmak için sanayi bölgeleri ve şehirler hızla büyüdü, ancak bu hızlı büyüme karşısında da, denizler kirlendi, akarsular ve göller kurudu, ormanlar tehdit altına girdi, iklim değişikliğinin olumsuz etkileri arttı ve ekosistem hızla bozuldu. Daha da kötüsü, kıtalar, bölgeler, ülkeler, halklar, hatta bireyler arasında imkânlar ve fırsatlar bakımından da çok derin uçurumlar oluştu.

     

    Araştırmalar, büyüme ve kalkınma olarak adlandırılan sürecin bu şekilde devam etmesi sonucunda ortada Yaşanabilir Bir Dünya kalmayacağını gösteriyor. Şirketlerin acımasız rekabeti, insanoğlunun da hırs ve açgözlülüğü böyle artmaya devam ederse, gelecek nesillere bırakacak bir dünya, ne yazık ki var olmayacak. Tıpkı çok bilinen bir Kızılderili sözünde geçtiği gibi: ‘Bütün ağaçlar kesildiğinde, bütün hayvanlar avlandığında, bütün sular kirlendiğinde, hava solunamaz hale geldiğinde, işte o zaman paranın yenilebilir bir şey olmadığı anlaşılacak’.

     

    Yeni Dünya için rekor kırıldı

     

    Dünya için son tehlike çağırısı da atmosferdeki karbondioksit yoğunluğunun 400 ppm (milyonda 400 parçacık) seviyesine ulaşması ile yapıldı. Atmosferdeki milyon parçacıktaki karbondioksit yoğunluğunu gösteren bu değer yaklaşık 851,5 milyar ton karbondioksite karşılık geliyor.

     

    Aslında 400 ppm yeryüzü için yabancı bir değer değil, çünkü 4 -5 milyon yıl önce dünyadaki karbondioksit yoğunluğu, bu kadar yüksek olmasa da yaklaşık bu değerlerde görülmüştü. Tabii ki o zamanlar deniz suyu seviyesi günümüzden 5-40 metre daha yüksekti ve kutuplar 100C daha sıcaktı. Bunun bir sonucu olarak da Kuzey Kutbunda ormanlık alanlar oluştu ve mercan resifleri yok denecek kadar azaldı. Zaten sonra da buzul çağı ile yeni bir dünya oluştu.

     

    İklim değişir, tahribat artar

     

    İnsanlık tarihi boyunca atmosferdeki karbondioksit yoğunluğu 180 ppm ile 300 ppm arasındaydı, ta ki Sanayi Devrimi başlayana kadar. Dünyanın mekanikleşmeye başladığı bu dönemde artan fosil yakıt tüketimi, buna paralel olarak da orman alanlarının ve diğer ekosistemlerin tahribatı, atmosfere hatırı sayılır miktarda karbondioksit salınmasına yol açtı. Her ne kadar yıllar içinde emisyonların azaltılması için farklı küresel anlaşmalar imzalansa da, ülkelerin kalkınma hevesi daha ağır bastı ve bu sera gazı emisyonlarını azaltmak için yeterli bir neden olmadı. 1960’lı yıllarda atmosferdeki karbondioksit yoğunluğu yılda, 0,7 ppm artarken, bu son on yılda 2,1 ppm değerine kadar yükseldi. Sonuç olarak da ortaya çıkan emisyonlar bir önceki yüzyıla göre küresel sıcaklıkları 0,80C arttırdı ve deniz suyu seviyesinin yükselmesine, Kutuplarda buzulların erimesine, türlerin yok olmasına, tarım alanlarının tahribatına ve seller ile kuraklık gibi hava olaylarının sert yaşanmasına neden oldu.

     

    Kısacası, devletler küresel anlaşmalarda verdikleri karbondioksit emisyonu azaltma sözlerini tutmadı. Sonuç olarak da atmosferdeki karbondioksit yoğunluğunun 400 ppm seviyesine ulaşması sürpriz olmadı, ancak bu olay beklenenden erken gerçekleşti, çünkü karbondioksit yoğunluğu her yılın yaz mevsimi başlarında en üst seviyeye ulaşır, daha sonra da sonbahara doğru düşer. Ne yazık ki 2013 yılı için gözlemlenen karbondioksit yoğunluğu yaz sona ermeden daha da artabilir. Bu kapsamda 400 ppm seviyesi sadece sembolik bir sayı olarak görülse de, aslında son 150 yılda atmosfere ne kadar karbondioksit salgılandığının bir göstergesi.

     

    Kalkınmanın bedelini yoksullar ödeyecek

     

    Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı tarafından “Güneyin Yükselişi: Farklılıklar Dünyasında İnsani Gelişme” başlığıyla yayımlanan ve gelişmekte olan ülkelerin hızlı bir şekilde büyümesinin getirdiği küresel dinamiklerdeki köklü değişimleri ve bu değişimlerin insani gelişmeye etkilerini inceleyen 2013 İnsani Gelişme Raporu, gelişmekte olan ülkelerde, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar hızlı ve büyük çaplı bir yükseliş yaşandığını vurguluyor. Hatta bu ülkelerde 1990’lı yıllarda % 25 olan dünya toplam ekonomik üretim miktarındaki payının 2010 yılında % 47 olarak tarihe geçtiğinin de altı çiziliyor. Ancak iklim değişikliği, orman alanlarının tahribatı ve kirlilik gibi çevresel tehditlere karşı önlemler alınmadığı takdirde tüm bu kalkınmışlığın bir noktadan sonra durabileceği ve gerileyebileceği, ayrıca sonuç olarak da 2050 yılına kadar dünya üzerindeki 3 milyar insanın yoksulluğa sürüklenebileceği de belirtiliyor.

     

    Tahminlere göre çevresel felaketlerden en çok küresel tahribat ile doğrudan bağlantısı bulunmayan gelişmemiş ve yoksul ülkelerde yaşayan insanlar etkilenecek. Yani ‘Yeni Dünya’da yoksullar daha yoksullaşacak. Yoksulluğun artmasındaki ana neden de gıda kaynaklarına ulaşımda yaşanan sorun olacak çünkü artan sıcaklıkların etkisiyle düzensizleşen hava koşulları, çölleşen alanları ve verimsiz toprakları yaygınlaştıracak. Böylece tarım alanları tahrip olacak, besi hayvanları hayatını kaybedecek ve milyonlarca insan gıdaya ulaşmak için göç etmek zorunda kalacak. Göçler esnasında salgın hastalık riski artacak ve toplumlar kaynaklara erişmek için birbiriyle mücadele içine girecek. Bu tehditleri engellemek için önlemler alınmazsa, günümüzde devletlerin petrole verdiği değerin yerini, gelecekte su gibi temel ihtiyaçlar alacak.

     

    Gandi’nin, İngiliz gazeteciler tarafından yöneltilen “Siz de Hindistan’ın İngiltere gibi sanayide gelişmiş bir ülke olmasını istemez misiniz?” sorusuna “İngiltere’nin bu noktaya gelmesi, dünya kaynaklarının yarısını tüketmesiyle mümkün olabildi. Hindistan için kaç tane dünyanın gerektiğini düşünebiliyor musunuz?” şeklinde verdiği cevap kalkınmanın bedelini en iyi özetleyen ifadelerden biridir.

     

    Gandi, 1948 yılında hayatını kaybetti ve onun ölümünden tam 65 yıl sonra, Hindistan, Çin ile birlikte, dünyanın en yüksek hızla büyüyen ekonomilerinden biri haline geldi. Bu iki ülkedeki kişi başına düşen ekonomik çıktı miktarı 20 seneden az bir süre içerisinde iki katına çıktı. Büyüme oranları ise, Avrupa ve Kuzey Amerika’da Sanayi Devrimi süresince görülenin büyümenin neredeyse iki katına eşdeğer geldi. Ayrıca hesaplamalar, 2020 yılında, Çin ve Hindistan’ın Brezilya ile birlikte toplam ekonomik çıktısının Kanada, Fransa, Almanya, İtalya, Birleşik Krallık ve ABD’nin toplam üretiminden fazla olacağı yönünde.

     

    Ancak tıpkı Gandi’nin yıllar önce söylediği gibi, milyarları aşan nüfuslarıyla Çin ve Hindistan’ın sürdürülebilir olmayan yöntemlerle kalkınması hem kendileri, hem de dünya için tehlike arz ediyor. Kendileri için çünkü; bu iki ülkede kirlilik ve iklim değişikliğinin olumsuz etkileri yüzünden bir yıl içinde yaklaşık 2,5 milyon insan hayatını kaybediyor ve bulundukları coğrafi konumlardan dolayı, iklim değişikliğinin ve kirliliğin etkilerine en hassas bölgelerde yer alıyor. Dünya için çünkü; bu iki ülke dünyayı en çok kirleten üç ülkenin içinde yer alıyor ve dünya ile kıyaslandığında küresel karbondioksit emisyonlarının % 30’unu salgılıyor.

     

    Her ne kadar, son yıllarda Çin ve Hindistan çevre yasalarını sıkılaştırarak geçmişe kıyasla sanayilerini bir ölçüde kontrol altına almaya çalışsa da, gelir seviyesindeki artıştan ötürü, bu iki ülkenin vatandaşları, nüfus yoğunluğu da göz önüne alındığında, daha fazla tüketiyor. Yani bu sefer sanayi değil de bireyler çevreyi kirletiyor.

     

    Bir anda zenginleşen Güneydoğu Asya toplumun tüketim çılgınlığının önüne nasıl geçileceği de gizemini koruyor. Aynı zamanda geçmiş yıllarda yaşanan tahribat, günümüzde de etkisini yoğun olarak gösteriyor, bu da alınacak önlemleri zorlaştırıyor.

     

    Doğa uyum sağlayamıyor

    Hayvanlar ve bitkilerin, insanlara kıyasla yükselen sıcaklıklara uyumu daha zor olduğundan ‘Yeni Dünya’da kara hayvan ve bitkilerinin üçte birinin hayatını kaybedebileceği Doğu Anglia Üniversitesi tarafından 48.786 farklı hayvan ve bitki türü incelenerek gerçekleştiren bir araştırmada ortaya koyuluyor. Tıpkı bir zincir etkisi yaratarak, doğal ekosistemde gözlemlenen kayıp doğrudan tarımı, hava kalitesini, su kaynaklarını ve turizmi olumsuz etkileyerek insanlara gelecekte zor günler yaşatabilir.

     

    En çok hayvan ve bitki kaybının Kuzey ve Orta Afrika, Orta Amerika, Orta Asya, Güneydoğu Avrupa, Amazonlar ve Avustralya’da gerçekleşeceği tahmin ediliyor. Bu bölgelerdeki bitki nüfusunun % 57’sinin, hayvan nüfusunun ise % 34’ünün ortadan kaybolacağı öngörülüyor. İlginç olarak da hayvan türlerinin % 4’ünün artan sıcaklıklardan fayda sağlaması ve nüfuslarını % 50 arttırması bekleniyor.

     

    Eğer ‘Yeni Dünya’ yaşadığımız doğayı faciaya sürükleyecekse ve insanların yaşamlarına son verecekse, mevcut döngüden, küreselleşmeden ve kalkınma biçiminden rahatsız olmak, bunu derinlemesine sorgulamak ve buna çareler üretmek zorundayız. Çevresel tehditleri engellemek için alınacak önlemlerin ertelenmesi ne yazık ki gelecekte karşılayacağımız bedeli arttırıyor. Bu dünya bizim tek evimiz, bu yüzden raydan çıkan deneyi bir an önce sonlandırmamız, kontrol altına almamız, görünen felakete dur dememiz ve acil çözümler getirmemiz gerekiyor.

     

    Örneğin, hayvan ve bitki türleri üzerinde gerçekleştirilen araştırmada, atmosferdeki karbondioksit yoğunluğunun Sanayi Devrimi öncesinin % 2 üstüne çekildiği takdirde, hayvan ve bitkilerde görülecek kayıpların % 60 azaltılabileceği de vurgulanıyor. Tabii ki kalkınma ve refah seviyesinin yükselmesi devam edecek, ancak belirli bir kontrol altında. Çünkü tüketimin bu denli artması, bize daha iyi bir yaşam sunmak, daha özgür ve daha mutlu olmamızı sağlamak yerine bizi düşük ücret karşılığında uzun saatlerce çalışmaya maruz bırakabilir.

     

    Kirliliği ve iklim değişikliğini azaltmanın yolları da, fosil yakıt kullanımını azaltmak, enerji tüketiminde verimliliği arttırmak, atık yönetimi planları uygulamak, ihtiyaçtan fazlasını tüketmemek; kısacası çözüm yollarının hepsi aslında sorunun kendisinde yatıyor. Doğal kaynaklara adaletli davranarak aynı zamanda yeryüzünün hassas dengesini sağlayabiliriz. Sonuç olarak; temiz ve yaşanılabilir bir çevre ayrıcalık değildir, insanların en doğal bir hakkıdır.

Yazar

Daha yeşil ve güzel bir Dünya için yola çıkan Yeşil Aşkı, herkesi Dünya’ya zarar vermeden, çevre dostu ve sürdürülebilir bir yaşama davet ediyor. Bütün gayemiz; temiz bir çevre, yaşanabilir bir dünya ve yeşil gören gözlerdir. Yeşil görmeyen gözler, Renk zevkinden mahrumdur.
Twitter Facebook Google+ Linkedin YouTube
Önceki Yazı:Şehirlerde Hava Kalitesi Yönetimi
Sonraki Yazı:Nükleer Enerji

Yorumlar

Bu yazıya 1 yorum yapılmış.

  1. Ebru

    Biz tükettikçe hayatımız da doğal kaynaklarımız da yavaş yavaş tükeniyor.

SİZ DE CEVAP YAZABİLİRSİNİZ

Bu yazı hakkında görüşünüzü belirtin.

Copyright © 2013 - 2017 • Tüm Hakları Saklıdır.