• Dünyadaki biyoçeşitliliğin büyük bir kısmını, oksijen ve su döngüsünün önemli bir parçasını, tatlı su kaynaklarının %20‘sini barındıran Amazon Yağmur Ormanları oluşturuyor. Dünyadaki karbon emisyonunun büyük kısmı okyanuslardaki planktonlardan sonra Amazon ormanlarında dönüştürülüyor. 400’e yakın yerli topluluğu bu ormanlarda barınıyor. Ve bu topluluklar 300 farklı dil konuşuyor. Ancak WWF’ye göre Amazon ormanları, dakikada 4 futbol sahası büyüklüğünde yok olma hızıyla 2030’a kadar %55’ini kaybetme tehlikesiyle karşı karsıya.
     
    Ekvador Amazonları’nın ise her yıl 200 bin hektarlık bölümü altın ve petrol arama ve çıkarma faaliyetleri, kerestecilik, tarım ve hayvancılık için alan açma nedeniyle tahrip ediliyor. Yapılan araştırmalar kesilen ya da tahrip edilen yağmur ormanlarının asla aynı biyoçeşitlilik düzeyine ulaşmadığını ve orman ekosisteminin ciddi ölçüde fakirleştiğini gösteriyor. Kesilen bölgelerde yeniden oluşan ormanlar eskisi kadar çok çeşit barındırmayan farklı ekosistemlere dönüşüyor.
     

    850 bin varil petrol, 87 bin varil zehirli su

     
    Bugün Ekvador Amazonları’nın kuzeyinde 3208127 hektarlık alanda yani ülkenin tamamının %10’una yakın bir bölümünde petrol arama ve çıkarma faaliyeti sürdürülüyor ve bu çalışmalar 1964‘den beri devam ediyor.
     
    Ekvador’da her gün 850 bin varil yani yaklaşık 143 milyon litre petrol çıkartılırken günde 87 bin varil yani yaklaşık 15 milyon litre zehirli formasyon atık suyu da nehirlere salınıyor. Bu yaklaşık çıkarılan her 100 litre petrol için 1 litre zehirin nehirlere salınması demek! Şu ana kadar sadece Chevron-Texaco şirketi 18 milyar galon (81 milyar litre) zehirli formasyon suyunu doğaya salmış. 2006 verilerine göre, Ekvador’da en az 4.6 milyar varillik (800 milyar litre) petrol rezervi var.
     
    Bir bölgede petrol yatağı bulunursa ilk sondaj yapılıyor ve yatağın potansiyeli teyit edilirse, önce ağaçlar kesiliyor, sonra bölge buldozerlerle düzleştirilip gerekli altyapı inşa ediliyor ve ana sondaj başlıyor.
     
    Bir petrol kuyusu açıldığında petrol ile birlikte gaz ve su da çıkıyor. Ham petrol tankerlere depolanıyor ya da boru hatları aracılığıyla rafinerilere taşınıyor. Uluslararası kanunlara göre petrol ile çıkan zehirli suyun yeniden petrol kuyusuna pompalanması gerekse de şirketler bu işlem pahalı olduğu için suyu genelde nehirlere salıyor ya da havuzlara bırakıyor. Çıkarılan petrol taşınırken de sorunlara yol açmaya devam ediyor: Ekvador’daki ana petrol boru hattı şu ana kadar 75 kez patlamış. Petrol yakıldığında oluşan karbon emisyonunun yol açtığı kirlilik ise cabası… Petrol her ne kadar doğada oluşmuş bir hammade olsa da zehirli ve temizlemesi zor bir hidrojen karbon bileşimi.
     
    30 yıllık aralıksız petrol arama ve çıkarma faaliyetinden sonra Ekvador Amazonları ciddi derecede kirlenmiş durumda. Yapılan araştırmalar petrol çıkarılan bölgelere yakın yaşayan halkta kanser, dermatit ve diğer deri problemleri, mantar enfeksiyonları, baş ağrısı, mide bulantısı, tüberküloz, düşük yapma, kansızlık, mikosiz, idrar yolu enfeksiyonları, nöroloji, solunum, sindirim ve işitme problemlerinin belirgin bir şekilde daha yüksek olduğunu gösteriyor.
     
    Harvard Üniversitesi’nce yapılan bir araştırmada içme ve kullanma sularından alınan 33 örnekte ham petrolde bulunan toksik bir madde olan polisiklik aromatik hidrokarbon aranmış. Bu toksik maddeden 1 litre suda 28 nanogram bulunması, içenler için kanser riski anlamına geliyor. Ekvador Amazonları’ndan alınan içme suyu örneklerinde litrede 33-2793 nanogram, kullanma suyunda litrede 40-1486 nanogram polisiklik hidrokarbona rastlanmış. Bir aydan fazla petrol temizleme faaliyetlerinde çalışanlarda nöroloji, solunum, sindirim ve işitme sorunlarına rastlanıyor. Bugün Ekvador halkının petrol arama ve çıkarma çalışması yapılan bölgelere yakın yaşayan bölümünün %75’i petrol formasyon atık suyu tarafından kirletilen suyu kullanmak zorunda.
     
    Ekvator’da 1990’lara kadar petrol Chevron-Texaco’nun açtığı 378 kuyudan çıkartılmış. Chevron-Texaco 1994’te altyapısını ulusal Petro Ecuadora’ya devretmiş. Şu anda ise başta ulusal Petro Ecuadora ile birlikte 20’ye yakın petrol şirketi arama ve sondaj çalışmalarına devam ediyor.
     
    Ülkenin gayrisafi milli hasılasının neredeyse yarısı (%43) petrolden gelirken petrol şirketleri son zamana kadar petrol gelirlerinin yalnızca %20’sini devlete vermiş. Petrolün ilk çıkarılmaya başladığı yıllardan sonra oluşan kısa bir zenginlik süreciyle birlikte oluşan orta sınıf istikrarlı bir şekilde devam etmemiş. Petrol geliri genelde bir grup ayrıcalıklı kişinin ve şirketin kasasına girerken, petrol gelirlerine rağmen 1990’dan günümüze kadar 13 milyon nüfuslu Ekvador’u yaklaşık 1.5 milyonu daha iyi bir yaşam sürebileceklerini düşündükleri ülkelere göç etmiş.
     

    Petrol kazaları

     
    Ekvador Amazonları’nı korumaya adanmış kuruluşlardan olan Jatun Sacha Vakfı’nın başkanı Alejandro Suarez, sık rastlanan petrol boru hattı kazalarının birinde bir ailenin evi tamamen kullanılmaz hale gelirken kaza anında evde bulunan kişilerin de hastaneye kaldırılacak derecede ciddi yaralandığını anlatıyor. Suarez, “Ofislerinin güvenliğinde kullanılan bir köpek için ayda 1000 dolar harcayan, petrol şirketleri aileye 180 dolar tazminat verdi” diyor.
     
    Petrol şirketleri genellikle çevreyi kirletmeleri durumunda kullanılmak üzere bankaya çok düşük bir teminat yatırıyorlar. Ancak çevreye verdikleri zararın giderilmesi için gerekli miktar yatırılan bu teminatın çok üstünde. Bugün Ekvador’a petrol çıkarılan bölgelerdeki nehirlerin %60’ı kullanılmaz durumda. Suarez’e göre şu ana kadar doğa ve halk sağlığına verilen zararın parayla tazmin edilmesi mümkün değil.
     

    Yerli halk örgütleniyor

     
    Amazonlarda yaşayan yerli toplulukların binlerce yıldır sahip oldukları toprakları yasal olarak geri almak ve bu toplulukları korumak için çalışan bir organizasyon olan Corcka’nın başkanı Rayu Fredy Alvarado Grefa, son zamanlarda yerli halkların daha iyi bir örgütlü yapılanma içine girdiğini söylüyor. Başkent Quito’da yapılan büyük yürüyüşte yerli halkların sözcüleri yüzyıllar boyunca topraklarının sömürüldüğünü, kirletildiğini ve şimdiye kadar yönetimde temsil edilmediklerini dile getirerek başkan Rafael Correa’dan yerli halkların temsil edildiği bir devlet ve anayasa talep etti. 2007’de Ekvador’un Amazon halklarını temsilen Amazonu Savunma Birliği’nden avukat Pablo Fajardo Mendoza ve aktivist Luis Yanza, Chevron-Texaco firmasına Amazon ormanlarına şu ana kadar 18 milyar galon (81 milyar litre) zehir boşaltarak ve açıkta 1000’e yakın zehirli atık havuzu bırakarak doğaya ve yerli halklara verdiği zarar için 16 milyar dolarlık tazminat davası açmış. Şirket 428 ölümlü kanser vakasına neden olmak ve formasyon suyunu kuyulara geri pompalamayarak haksız kazanç sağlamakla da suçlanıyor.
     
    Ekvador’daki petrol şirketlerinin konumlarının yeniden düzenleneceğinin açıklanmasının ardından Brazilyalı Petrobras, İspanyol Repsol, Çin konsorsyumu Andes Petroleum ve Fransız Perezco firması kontratlarını yeniden gözden geçireceklerini açıkladı.
     

    Yerliler için bir hiç, İspanyollar için herşey!

     
    Güney Amerika’da altının tarihi inkalar’dan öncesine kadar uzanıyor. Amazon yerlileri için pek bir şey ifade etmeyen bu parlak maden İspanyolların istilası ile birlikte değerinde mantıkla açıklanması zor bir sıçrama yaşamış.
     
    Altın temel bir ihtiyaç maddesi değil ve dünyanın şu anda var olandan daha fazla altına ihtiyacı yok. Dünyada çıkarılan altının az bir kısmı yatırım için satın alınıyor ya da iyi bir iletken olduğu için elektronikte kullanılıyor. Az da olsa tıpta da kullanımı var. Ancak çıkarılan altının %80’inden fazlası mücevhere dönüştürülüyor.
     
    Yeryüzünde var olan ve kullanılan altının 3/2’si yeni açılan madenlerden çıkarılıyor. Ancak çok az kişi bu altınların nereden geldiğini ve nasıl çıkarıldığını biliyor. Mücevherciler sattıkları, evlenecek çiftler aldıkları 10 gr’lık 18 ayar yüzüğün elde edilmesi için ortalama 20 ton atık oluşturulduğunu, ileride belki suyunu içmek zorunda kalacakları nehirlere ve yeraltı sularına zehir salındığını, havaya sülfür ve nitrojen oksit ile kurşun karıştığını, yerli halkların mekânlarından olduğunu, doğanın tahrip, insan haklarının ihlal edildiğini bilmeden bu alışverişi yapıyorlar.
     
    Endüstrileşmiş ülkelerin nüfusunun %15’i, tüm dünyada çıkarılan mineralin %60‘ını tüketiyor. Çin ve Hindistan gibi ülkelerin de tüketici kervanına katılmaları bu madenlere olan talebi yalnızca artıracağa benziyor. Kullanılan bu madenlerin çoğu mineral zengini Güney Amerika ve Afrika ülkelerinden sağlanıyor. Latin Amerika ürettiği minerallerin %15-20’sini tüketiyor gerisini ihraç ediyor.
     

    Bir gram altın için tonlarca atık

     
    Jatun Sacha Vakfı Başkanı Suarez’e göre altın madenciliği doğaya salınan zehirli kimyasallar ve ağır metaller açısından petrolden daha tehlikeli ve etkileri daha uzun sürüyor. Madencilik faaliyetleri bittikten sonra bile doğaya etkileri devam eden ağır metal ve kimyasalların yarattığı kirlenme bunların başında yer alıyor. En önemli olumsuz etkiler madenin çıkarılması aşamasında gerçekleşse de bazı arama faaliyetleri de doğayı olumsuz yönde etkileyebiliyor. Örneğin paletli sondaj aletlerinin maden ruhsatı verilen bölgelere taşınması ve bunun için yolların açılması, önceden yerleşime kapalı olan bu bölgeleri insan yerleşimine açıyor. Ve özellikle yüzeyde yapılan açık ocak yöntemi devasa katı atık yığınları oluşturuyor, erozyon ya da göçüklere neden olabiliyor.
     
    ABD’de altın çıkarma faaliyetinin en yoğun olduğu dönemde bir altın madeni 329 ton altın elde edebilmek için 540 milyon ton atık oluşturmuş. Yani çıkarılan katı materyalin yalnızca %0.00006‘sı altına dönüşmüş.
     
    Altının diğer maddelerden ayrıştırılması için kullanılan siyanür ve siyanürle birlikte maden filizinden ayrışan diğer ağır metaller çorbamsı yarı katı bir balçık halinde genellikle yakınlarda bulunan nehirlere ya da okyanuslara veriliyor ya da havuzlara depolanıyor. Atıkların bilinçli olarak gömülmesi, havuzlardaki sızıntılar ve kazalar, kirlenme vakalarına neden oluyor. (1995’te Guyana’nın Omai Altın madeninde bulunan atık havuzunun kırılması sonucu 3 milyar metreküp siyanürlü atık nehirlere karışmıştı.) Ayrıştırma sürecinden sonra bölgede bırakılan katı atık yığınları suyla temas ederek toprak, nehir ve yeraltı sularını kirletecek zehirli sıvılar üretiyor. Altının istenmeyen maddelerden ayrıştırılması oldukça fazla enerji gerektiriyor. Önce siyanürle liç edilen ya da yıkanan altın filizi daha sonra kalleme denilen yöntemle yüksek ısılarda ısıtılıyor. Bu yöntem azot ve sülfür dioksit ile kurşun gibi toksik maddeler açığa çıkarıyor ve havayı kirletiyor.
     
    Altın madenciliğinin yol açtığı kimyasal kirlilikle birlikte bu kirliliğin ne kadar sürdüğü de önemli. Bir altın madeninde madencilik faaliyetleri sona erse de yıllar sonra geride bırakılan atık nehir ve yeraltı sularına toksik maddeler ve ağır zehirli metaller salmaya devam ediyor. Örneğin, Kaliforniya’daki Iron Mountain madeni şu anda kullanılmasa da 3000 yıldan fazla bir süre daha çevredeki nehir havzalarını kirletmeye devam edecek.
     
    1 gr altın için tonlarca atık oluşturuluyor. 1 pirinç tanesi büyüklüğünde siyanür bir insanı öldürebilirken 1 gramın milyonda biri olan 1 mikrogramlık siyanür ise 1 litre suda çözüldüğünde 1 balığı öldürebiliyor. Hükümetlere verilen çok düşük paylar ise verilen zararın yanında bir hiç!
     

    Madenler için yerli halk tahliye ediliyor

     
    Ekvator’da yeraltı kaynakları devlete ait. Her ne kadar yasalara göre petrol ve madencilik faaliyetleri için bu faaliyetlerin gerçekleştirileceği bölgelerdeki halkın onayı gerekse de Correa dönemine kadarki hükümetler madencilik faaliyetlerine genellikle halka danışmadan izin vermiş.
     
    Dünya genelinde altın madenciliği faaliyetlerinde kârlı çıkan uluslararası madencilik şirketleri oluyor. Çok az bir pay alan merkezi hükümetler ise bu payın çok az bir kısmını madencilik faaliyetleri sonrasında ortaya çıkan ekonomik ve toplumsal sorunlarla boğuşan yerli halklara aktarıyorlar.
     
    2020 yılına kadar dünyada çıkarılan altının %50’sinin yerli halkların tahliye edilmesiyle elde edilmesi planlanıyor. Panama’da madencilik imtiyazı verilen toprakların %77’si yerli halkların yaşadığı arazilerde. Honduras’ta madencilik faaliyetleri için dakikada 220 milyar su kirletilirken, tarım sektörü su sıkıntısı çekiyor. Kolombiya’da ise tahliye edilenlerin %70’i madencilik bölgelerinden…
     
    2 Nisan 2008’de Ekvador’un Azuay Bölgesi’nde Kanadalı Altın Devi Lamgold’un açmayı planladığı endüstriyel altın madenini yerel su tedariğini kirleteceği gerekçesiyle protesto için Panamerikan otoyolunu kapatan yaklaşık 300 kişilik bir gösterici grubu göz yaşartıcı gaz ile dağıtılmış ve 17 kişi göz altına alınmıştı. Bu olayların ardından Rafael Correa 17 Nisan 2008’de yaptığı açıklamada yeni bir maden yasası çıkartılana kadar geniş çaplı maden arama faaliyetlerinin durdurulacağını açıkladı. Bu açıklamadan kısa bir süre sonra Anayasa Meclisi çıkardığı bir kararname ile ülkedeki madencilik imtiyazlarının çoğunu iptal etti, varolan projelerin büyük bir kısmını dondurdu, yeni imtiyazlar için moratoryum ilan etti ve yasamaya yeni bir madencilik yasası çıkarması için 6 ay süre tanıdı. Kabul edilen kararname su kaynaklarını olumsuz etkileyebilecek ve koruma alanlarında yapılan tüm madencilik faaliyetlerini yasaklıyor. 1990’dan beri Ekvador’da madencilik yasası ilk kez değiştirilecek. Correa kararnamenin ardından, “Şu an madenciliğe evet ya da hayır demeyi tartışmıyoruz. Sorunumuz ekonomik olan, halkın çıkarlarını gözeten ve ekolojik madenciliğin yöntemlerini bulmak” dedi. Ülke gelirinin büyük bir kısmı turizme dayanan Costa Rica’nın Cumhurbaşkanı da Haziran 2002’de ülkedeki açık ocak madenciliği için moratoryum ilan ederek önemli bir gerçeği dile getirmişti: “İleride ihtiyacımız olan tek yakıt ve altın, su ve oksijen olacak“.
     

    Küresel madencilik şirketlerinin stratejileri

     
    Ekvador’da yerli halkları korumaya adanmış olan Ali Supay organizasyonundan Javier Mazeres’e göre IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar büyük çaplı madenciliği finanse ederken ülke yasalarını da bu faaliyetleri kolaylaştıracak şekilde değiştiriyor. Daha sonra gerek hedef ülkelerde anlaştıkları hükümetler aracılığıyla gerek kendi faaliyetleri ile madenciliğin ekonomik büyüme, istihdam getireceği vaatlerinde bulunarak halkın desteğini almaya çalışıyorlar. Madencilik şirketlerinin en temel stratejisi madencilik yapılacak yöre halkı içinde kutuplaşma ve sürtüşme oluşturmak…
     
    Madencilik şirketleri madencilik yapılacak bölgede yaşayan kişilere, ailelere ya da topluluklara çeşitli hediyeler veriyor ya da çeşitli projeler başlatıyorlar. Ekvador’un bazı yörelerinde spor üniformaları, tavuk, bisküvi ve çikolata dolu hediye kutuları bile bazen madencilik yapılacak bölge halkının madencilik şirketleri hakkındaki düşüncelerini olumlu yönde etkilemeye yetiyor. Bazen de alınan bir bilgisayar yeterli oluyor. Böyle durumlarda hediyeleri kabul edenler ile kabul etmeyenler arasında sürtüşme doğabiliyor.
     
    Ekvator’da eskiden kişi başına 100 hektar alan düşerken şu anda beyazların istilası ile başlayan, kerestecilik, petrol ve madencilik faaliyetleri gibi endüstriyel faaliyetler nedeniyle 1 kişi 1 hektar alana sıkışmak zorunda bırakılmış. Eskiden bu geniş alanlarda avcılık ve toplayıcılıkla kendi kendilerine yetinen toplulukların çoğu şimdi içme suyunu damacanadan almak zorunda ya da tuttuğu balığı zehirli olduğu için yiyemiyor. Bu nedenle kimi topluluklar ya ormanın daha derinliklerine çekilmek zorunda kalmışlar ya da dış dünya ile mecburen iletişime geçmek zorunda bırakılmış. Bu ise dışardan gelen etkilere açık olmalarına neden olmuş. Kültür ve gelenekleri bozulmaya başlamış. Alvarado “Amazonlar’da geleneklerinden gittikçe uzaklaşan, hatta yerli olmaktan utanan, tüketim kültürünün parçası yeni bir nesil oluşuyor” diyor. Alvarado’ya göre yerli toplulukların küresel şirketlerin izlediği bu stratejinin tuzağına düşmemesi için kendi aralarında birlik olmaları ve birlikte hareket etmenin tüm toplulukların yararına olacağını anlamaları gerekiyor. Bu gerçekleştirildiği zaman madencilik faaliyetlerinin çoğunu dondurup yeni bir madencilik yasası için hükümeti ikna etmek mümkün.
     
    Ekvador eskiden tarımsal ürünlere dayalı bir ülkeyken petrol ve altın çıkarılmaya başladıktan sonra ekonomisi gitgide petrole ve altına dayalı olan bir ülke haline gelmeye başlamış. Çıkarılan petrol ve altınla doğru orantılı olarak halkın refah düzeyinde bir yükselme olmamış.
     
    Mineral zengini gelişmekte olan ülkeler, iktisatçıların “doğal kaynak laneti” dediği dünyanın en düşük büyüme hızına ve gelir düzeyine sahipler. Harvard Üniversitesi iktisatçılarından Jeffrey Sachs ve Andrew Warner’in 1970’den 1990’a kadar maden ihraç eden 95 ülkeyi kapsayan araştırmaları yeraltı kaynakları ihracatına bağımlılık arttıkça kişi başına düşen gelirin azaldığını göstermiş.
     
    Sachs ve Warner’a göre altın madenciliğinin getirdiği kolay gelir, tarım ve üretim sektörleri gibi daha emek yoğun ve kapsamlı sektörlerdeki yatırım ve faaliyetlerini azaltıyor. Birçok endüstrileşmemiş ülke sadece hammade ihraç ettiği için aslında uzun dönemde daha fazla gelir ve iş sağlayacak katma değerli ürünler oluşturma olanağını devredışı bırakıyor. Ayrıca madencilik sektörü çok istihdam yaratan bir sektör değil. Örneğin Peru’da madencilik sektöründe çalışanların istihdamdaki oranı %0,9. Dünyanın en büyük altın madeni Peru’da Cajamarca’da bulunan Yanacocha altın madeni. Ancak buna rağmen Cajamarca ve çevresinde bulunan yöre halkının %77,4’ü açlık sınırında yaşıyor. Madenler yenilenemez kaynaklar, yani yerin altından yalnızca bir kere çıkarılır. Maden yatakları tükendikten sonra geriye kalan şey tam bir felakettir: Yıllarca çevreye kirlilik saçmaya devam edebilecek binlerce hektar atık dolu alanlar.
     
    2003’te Madencilik Siyaseti Merkezi’nin yaptığı araştırmaya göre ABD’deki madencilik şirketleri şu ana kadar verdikleri zararı rehabilite etmenin maliyeti olan 12 milyar doları hiçbir hükümete ödememiş. Ekvador’da ise şimdiye kadar hektar başına en fazla 16 dolar ödeyerek oluşturdukları diğer tüm sorun ve sorumluluklardan sıyrılmışlar.
     

    Altın almadan önce düşünün!

     
    Madencilik faaliyetleri düşünüldüğünde gerçek şu ki zararın tek sorumlusu madencilik şirketleri, endüstrileşmiş ülkeler ve onların oluşturduğu kurumlar değil. Özellikle şehirlerde yaşayan biz tüketiciler de sorumluyuz. Teneke kutulardaki gıdaları, alüminyum folyoları, birçok maden kullanılarak üretilen sayısız ürünü kullanan bizler değil miyiz? Cep telefonları 42, televizyonlar 35 ve bilgisayarlar 30’dan fazla mineral kullanılarak üretiliyor. Evlilik yüzüğümüz, dişimizin dolgusu, bilgisayarımızın telleri altından değil mi? Yatırım için altın alarak ona hak etmediği değeri veren bizler değil miyiz? Kuzey Amerika yerlilerinin 7 Gelenek İnancı’na göre yaptığımız her hareket 7 kuşak sonrası bile düşünülerek yapılmalıdır ki onlar da yaşamaya değer bir hayat sürebilsin.
     
    Umuyorum yaptığımız her hareketin sonuçlarını görerek hareket edebileceğimiz ve gerçekten değerli olan şeyleri unutamayacağımız günler de gelecek.

Yazar

Daha yeşil ve güzel bir Dünya için yola çıkan Yeşil Aşkı, herkesi Dünya’ya zarar vermeden, çevre dostu ve sürdürülebilir bir yaşama davet ediyor. Bütün gayemiz; temiz bir çevre, yaşanabilir bir dünya ve yeşil gören gözlerdir. Yeşil görmeyen gözler, Renk zevkinden mahrumdur.
Twitter Facebook Google+ Linkedin YouTube
Önceki Yazı:Yağmur Damlalarından Enerji Elde Edilecek
Sonraki Yazı:Oksijen OSGB Çevre Mühendisi İş İlanı

Yorumlar

SİZ DE CEVAP YAZABİLİRSİNİZ

Bu yazı hakkında görüşünüzü belirtin.

Copyright © 2013 - 2017 • Tüm Hakları Saklıdır.