• Tarım, gerek uygulama alanı olarak, gerekse kullandığı girdiler bakımından doğal sistemleri önemli düzeyde etkileme gücüne sahip yaygın bir sektör. Toprak, su ve biyolojik zenginlikler gibi tarımla doğrudan ilişkili doğal kaynaklar, bir yandan bu sektörü beslerken, diğer yandan tarımsal faaliyetlerden önemli düzeyde etkilenerek verimlilik, kalite ve tür zenginliği bakımından değişim gösterirler.

     

    Araştırmalar günümüze değin uygulanan tarımsal faaliyetlerin meydana getirdiği değişimlerin büyük ölçekte olumsuz olduğunu ortaya koymakta. Toprak sisteminin verimliliğini kaybetmesi, arazi sınıflarına uygun tarım tekniklerinin kullanılmayışına bağlı. Bu da toprağın erozyona duyarlı hale gelmesi ve çoraklaşmasıyla sonuçlanıyor. Öte yandan, denetimsiz gübre ve tarım ilacı kullanımı ile aşırı su tüketimi de toprak-su sistemi ve biyolojik çeşitliliğe de zarar vermekte.

     

    Politikaya kurban edilen sulak alanlarımızın öyküleri ne acıklıdır ve doğaya ne denli yabancı olduğumuzun göstergeleridir. Ülkemizde 100 hektarın üzerinde 75 önemli ve büyük sulak alan olduğu bilinmekte. Bunlar ve daha küçük ölçekli sulak alanlarımız biyolojik zenginliklerimizin önemli bir kısmı için doğal yaşam ortamı. Ancak geçmişteki yanlış politikalar ışığında tarım toprağı kazanmak amacı ile bu tür alanlara göz dikilmiş, hatta ilgili devlet kurumlarının yetki alanlarına bu tür alanları kurutmakla ilgili görevler konulmuş. Tarımsal sulama için sulak alanlardan yararlanmalarda, bu doğal çevreleri baraj gövdeleri gibi algılama yanılgısından ne yazık ki hâlâ kurtulabilmiş değiliz.

     

    Modern tarımın en önemli girdilerinden biri ticari kimyasal gübreler. Dünyada gübre tüketimi 1970’lerdeki 69 milyon tondan 1990’da 146 milyon tona yükseldi. Gelişmekte olan ülkelerdeki tüketim artışı ise %360. Ancak tarımda kullanılan gübrelerin yalnızca %50’sinin bitkilere yararlı olduğu, diğer kısmının yıkanma, yüzey akışı ve buharlaşma yolu ile topraktan uzaklaşarak diğer alıcı ortamlara ulaştığı bilinmekte. Aşırı gübre kullanımı alıcı ortamlarda sorunların ortaya çıkmasıyla doğrudan ilişkili. Halen dünya gübre tüketimi ortalama 116 kg/ha düzeyinde ise de Japonya, Hollanda, ABD ve AB ülkelerinin çoğunda bu değer yakın zamanlara kadar 100, 200 ve hatta 600 kg/ha düzeylerini aşmaktaydı. Gübrelerin bilinçsiz kullanımı çevre kalitesini şiddetle bozarken, gıdalardaki bazı maddelerin insan sağlığına olumsuz etkisi veya toprakların ağır metallerce kirlenmesi gibi sorunları da gündeme getirmekte.

     

    Ticari olarak satılan zararlılarla mücadele ilaçlarının (pestisitlerin) %90’ı tarımda kullanılmakta ve pestisitlerin %80’i gelişmiş ülkelerde tüketilmekte. Artık çok iyi bilindiği gibi bu kimyasalların büyük kısmı hedefine ulaşmamakta. İlaçlara direnç kazanan zararlı sayısının artışı kadar, çok sayıda başka canlı türünün yok oluşu modern tarımın neden olduğu ekolojik sorunların başında gelmekte. Avrupa’da ve Türkiye’de son otuz yılda aşırı pestisit kullanımı nedeniyle pek çok kuş türünde %90’lara varan bir nüfus azalması yaşandı.

     

    Ülkemizde tarımsal ilaç kullanımında üreticiler çoğunlukla dikkatli ve bilinçli değil. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığınca önerilmeyen veya yasaklanan pestisitler çeşitli bölgelerde hâlâ kullanımda. Uzun yıllardan beri ülkemizde ve dünyada kullanılan “metil bromid” buharlarının atmosferdeki ozon tabakasına olumsuz etki yaptığı anlaşıldıktan sonra kullanımına sınırlama getirildi ve 2009 yılında da kullanımdan tümüyle kaldırılması kararı alındı. Derin toprak katmanlarına ve yeraltı sularına da karıştığı belirlenen bu bileşik ayrıca kanserojen nitelikli bulundu. Kimyasal bileşiklerin kullanılmasıyla 60’lı yıllardan itibaren zararlılara karşı büyük başarılar sağlandı. Ancak bu başarılar madalyonun bir yüzü. Zira ekosistemde görülmeye başlanan dengesizlikler yanında, insan sağlığı bakımından risk taşıyan çok çeşitli kimyasal bileşiğin besin maddeleri yolu ile insanlara çoktan ulaşmış olması madalyonun diğer yüzünü oluşturuyor.

     

    Günümüzde ise genetik olarak değişime uğratılmış ürünler dünyadaki bazı tarımsal sorunlara karşı önemli bir çözüm olarak tanıtılmakta. Teknolojisini dünyaca büyük ticari firmaların elinde tuttuğu bu alan kamuoyunda hâlâ kuşku ile karşılanmakta. Biyoteknoloji firmaları ise ürünlerinin tarımda kirliliğe neden olan tarım ilaçlarını azaltacağını ve açlık sorununa bir çözüm sağlayacağını iddia etmekte.

     

    Tartışma ne yöne giderse gitsin, birçok bitkisel ürün günümüzde böceklere zehir etkisi oluşturan genleri kapsar şekilde geliştirilmekte ve ticari olarak pazarlanmakta. Örneğin Bacillus Thurigiensis (BT) isimli bir toprak bakterisinden alınan genlerin mısır, patates gibi bitkilere aktarımı yoluyla bu bitkilere zarar veren kelebek larvaları bu yapay bitkiler tarafından üretilen bir zehir yardımı ile öldürülmekte. Biyoteknoloji firmaları bu tür bitkilerin kimyasal ilaç gereksinimini azaltacağı için çevreye yararlı olacağını belirtmekte. Ancak bu durumdan doğada yaşayan çok sayıda başka böcek de olumsuz etkilenmekte. Zira “BT geni” içeren bu tür bitkiler kendi üzerindeki asalakları yiyen yararlı böcekleri de ortadan kaldırabiliyor. Kendilerine yararı olan böcekleri yok etmenin yanı sıra, bu böceklerle beslenen kuş ve memeli türlerini de olumsuz etkileyen “Genetiği Değiştirilmiş” canlılar, tüm besin zincirinin çökmesinde dahi etkili olabilirler.

     

    Endüstriyel tarım sisteminin dayanmış olduğu mekanizasyon ve geniş ölçekli üretim politikaları, geçen yüzyılın ikinci yarısında tartışma konusu oldu. Bazı alanlarda tek ürün yetiştirme ve toprakta organik madde bırakmama eğilimi nedeniyle toprak veriminde azalma gözlendi. Modern tarım uygulamalarının etkisiyle, yeraltı su rezervlerinde azalma, sahil bölgelerde akifer tuzlanması, sulanan tarım topraklarında tuzlanma, erozyon artışı gibi sorunlar ortaya çıktı.

     

    Tarımın endüstrileşmesi aynı zamanda kırsal peyzajda önemli değişimlere neden olmakta. Örneğin kırsal çevre, tarım arazisi kullanım sınırlarına kadar tekdüze tarlalar ile kesiksiz kaplanmakta. Endüstriyel tarım teknolojisi ile tarım yapmak için daha ihtisaslaşmış tarım uygulamaları gerektiğinden, giderek daha az çiftçi tarımla uğraşmakta. Hızlı gelişen teknolojiye adapte olamayan insanlar göç etmekte veya sahip oldukları kaynakları tarım dışı ekonomik alanlara terk etmekte.

     

    Ülkemizde 1950’li yıllardan sonra artan mekanizasyon ve nüfus sebebiyle daha önceleri kuralına uygun olarak işlenen I-IV. sınıf arazilerin yanında mera ve ormanlarda açılan araziler de işlenmeye başlandı. Böylelikle 1934 yılında 11.677.000 hektar olan tarım arazisi, 1955’te %100 artışla sağlıksız bir şekilde 22.808.000 hektara çıktı. Tarım arazileri günümüzde 27.699.004 hektara yükseldi. Bu gelişmelere bağlı olarak 1954 yılında 44.329.000 hektar olan çayır mera arazisi 1980’li yıllarda 21.101.000 hektara indi. Bu durum pek çok olumsuzluğu beraberinde getirdi. Örneğin meraların daralması ve hayvancılıkta gelişme çabaları sonucu meralarda yayılan hayvan yoğunluğu göreceli olarak üç katına çıktı ve aşırı otlatma sonucu ot verimi ve kalitesi düştü, 26 civarındaki çayır bitkisi türü beş altı türe indi. Meralardan tarla olarak açılan meyilli alanlarda yapılan tarım, erozyon artışına ve verim azalmasına sebep oldu.

     

    Tarım toprakları, tüm dünya ülkelerinin en yaşamsal ve “incinebilir” doğal kaynakları. En uygun koşullarda tarım yapılabilir nitelikte bir toprağın oluşması için 3 ile 12 bin yıllık bir zamana gereksinim olduğunun bilinmesi bu kaynağın kullanılmasında neden titiz davranılması gerektiğini ortaya koyar. Oysa ülkemizde günden güne güçsüzleşen toprak kaynaklarımıza karşı takındığımız bu kısa vadeli tavır, deyim yerindeyse gelecekle kumar oynamaktan başka bir şey değildir.

  • Bir yağmur damlası, sessizce düşer toprağa. Aslında bir bomba patlar toprakta ama siz duymazsınız. Binlerce tek hücreli sağa sola kaçışır, milyonlarca su molekülü, toprağın özü olan tozların arasında kaybolur. İnsanların dünyasına pek benzemeyen ve insanlarca pek de önemsenmeyen bambaşka bir süreç başlar. Moleküller bozulur, ayrışır, yerlerine yenileri oluşur, ayrışır… Sonra ot deyip geçtiğimiz mütevazı bir yabani bitkinin köklerindeki kılcal damarlar, suyla birlikte onları hazla ve sabırla emerler…

     

    Bu süreç, mavi gezegenimizin kabuğuna ilk yağmur damlası düştüğünden bu yana aynıdır. Toprağa yalnızca yağmur damlaları düşmüyor. Sessizce yağan başka maddeler de var. İnsanların fabrika ve laboratuvarlarda özenle hazırladığı bu maddeler, suyla karışıp toprağa düştüklerinde, onları emen otlar kuruyup yok oluyor. Onlara bulaşan böcekler, böcekleri yiyen daha başka böcekler ve canlılar, sessizce ölüyorlar. Bu maddelerle beslenmiş canlıları, yiyen insanlarda kanser oluşumları gözleniyor. Tarım zararlılarıyla kimyasal savaş deniliyor bu yapılana…

     

    Uygarlığın son 60 yılda geliştirdiği bu kimyasal maddeler, günümüzde enine boyuna sorgulanmaya başlandı. Verimlilik, sağlık, üretim artışı adına yapılan bu savaşın ortaya çıkarttığı olumsuzluklar bilim adamlarını kaygılandırıyor…

     

    Kimyada tarım zararlılarını ve her türlü hastalık yayıcı canlıları kontrol etmek amacıyla kullanılan maddelere “pestisit” adı verilir. Pestisitler, kullanıldıkları zararlı türüne bağlı olarak adlandırılırlar.

     

    Örneğin zararlı ve hastalık yayıcı böcek, sinek gibi canlılara karşı kullanılan pestisitlere “insektisit” denilir. Tarım ve ormancılıkta zararlı bitkilere karşı kullanılanlara “herbisit“, mantarlara karşı kullanılanlara “fungusit“, kemirgenlere karşı kullanılanlara “rodentisit”, salyangoz ve sümüklüböceklere karşı kullanılanlara “mollusit“, toz böceklerine karşı kullanılanlara “akarisit“, solucan gibi zararlılara karşı kullanılanlara da “nematosit” denir. Sayılan pestisit türlerinin ilk ikisi, hemen hemen tüm dünyada oldukça yaygın. Bunlara oranla fungusitler biraz daha az, son üç tür pestisit ise çok daha az kullanıyor.

     

    Dünyada ilk olarak 1939 yılında yaygın bir biçimde kullanılmaya başlayan pestisitlerin kullanım amaçları herkesçe hemen hemen bilinmektedir. Bugün tüm dünyadaki tarım potansiyelinin %30 kadarı, tarım zararlıları tarafından yok edilmekte. Sivrisinek, çeçe sineği gibi zararlılardan kaynaklanan salgın hastalıklar da az gelişmiş ülkelerde hâlâ salgınlara neden olmaktalar. Bu tür olayların önüne geçebilmek amacıyla 1939 yılında ilk olarak DDT kullanıldığında, bu alanda bir çığır açıldığı sanılmıştı. Çünkü kısa dönemde oldukça olumlu sonuçlar alınmıştı. Gerçekten de kimyasal özellikleri bakımından DDT incelenirse, ilk bakışta çok yararlı ve masum bir insektisit gibi görünür.

     

    DDT, kimyasal olarak oldukça kararlı (sağlam) bir maddedir. Suda çözünmediği için uygulandığı yerde son derece kalıcıdır, 20 yıla kadar kaldığı kanıtlanmıştır. En önemlisi ise “kısa zaman içinde” insan ve memeli hayvanlar için toksit (zehirli) etkileri oldukça azdır. Tüm dünya, bu yüzden DDT’yi 1939’dan 1960’lı yılların başına kadar yoğun bir şekilde kullandı ve yaklaşık yeryüzüne bu zaman içinde 2 milyon 500 bin ton DDT atıldı. Gözle görünür bazı yararlar sağlandığı inkar edilemez. Örneğin 1948 yılında 2 milyon 800 bin sıtma olayı kaydedilirken bu sayı 1963 yılında 17’ye indi, ancak Dünya Sağlık Örgütü’nün 1964 yılında DDT uygulamasını bir süre durdurmasından sonra, beş yıl içinde tekrar 2 milyon 500 bin sıtma olayı gözlendi. Bunun anlamı şudur: DDT, ancak uygulandığı yılda, kısa süre içinde etkili olmakta, kalıcı etkisi uzun süre içinde zararlılarda değil, gelişmiş canlılarda görülmektedir.

     

    DDT’ye karşı ilk başkaldırı, 1962 yılında çağdaş çevreciliğin en önemli isimlerinden olan Amerikalı kadın yazar Rachel Carson’un Silent Spring (Sessiz İlkbahar) adlı kitabında görüldü. Kitap, o yıllarda DDT’nin zehirli etkileri tam anlamıyla bilinmediğinden, zararlarını ekolojik açıdan anlatıyordu.

     

    Gerçekten de DDT’nin ekolojik etkileri konusunda yaşanmış pek çok olay var. Örneğin Borneo Adası’nda yaşananlar… 1960’lı yıllarda Dünya Sağlık Örgütü, Borneo’da sıtmaya karşı yoğun olarak DDT kullandı ve sivrisineklerin tamamına yakın kısmını öldürmeyi başardı. Ancak bu arada eşekarıları ve diğer avcı uçucu böcekler de öldü, DDT her yere bulaştı. Eşek arıları, tırtıl ve diğer yer böceklerini yiyen dengeleyici canlılar olduklarından, Borneo’da o yıl tırtıl ve böcek popülasyonu şiddetle arttı. DDT’li yüzeylere sürünen bu böcekleri ve ölmüş böcekleri yiyen kertenkelelerle kuşlar, kısa sürede öldü. Bu kertenkeleleri yiyen birçok kedi de yok oldu ve DDT’den daha az etkilenen farelerin popülasyonu normalin çok üstünde arttı. Bu beklenmedik gelişmeler üzerine Borneo hükümeti, komşu ülkelerden kedi istemek zorunda kaldı.

     

    1960-1974 yılları arasında yapılan araştırmalar, DDT’nin daha tehlikeli özelliklerini ortaya çıkardı. Bunlar maddeler halinde şöyle özetlenebilir;

    • Birçok böcek, ilk uygulamalarda DDT’den etkilenseler de daha sonra DDT’ye karşı bağışıklık kazanıyorlar.
    • İlkel canlıdan gelişmiş canlıya uzanan ilişki ve besin zincirinde DDT “biyolojik birikimi’nin“ şiddetle arttığı gözlendi.
    • En önemlisi uzun zaman içinde DDT’nin insan ve memelilerde kanser yapıcı (karsinojen) etkileri olduğu kanıtlandı. Bir başka deyişle böceklerin DDT’ye karşı bağışıklık kazanmaları tespit edilirken, gelişmiş canlılarda bu türde bir bağışıklık gözlenemedi.
    • DDT’nin son olumsuz etkisi ise az önce Borneo örneğinde belirttiğimiz gibi ekolojik sistemi aşırı etkilemesi. Tüm bu sonuçlar nedeniyle ABD ve birçok gelişmiş ülke, 1972 yılından itibaren DDT’nin ülkelerinde kullanımını yasakladı. Buna karşın bilimsel temeli olan yeni pestisitler üretmek ve yeni çözüm yolları arayışına da girdiler. Birçok yeni ve farklı pestisit ürettiler. Bugün pestisit olarak tarım sektöründe kullanılan kimyasal maddeleri, aşağıdaki tabloda olduğu gibi basitçe sınıflandırabilip açıklayabiliriz;

     

    İnsektisitler Herbisitler
    Kalıcı Etkisi Olan Kalıcı Etkisi Olmayan Klorofenil Yapılılar Bipiridil Yapılılar Triazin Yapılılar
    Bunlar DDT benzeri klorlu organik maddelerdir. Eldrin, dieldrin klordan, gammekzan hektaklor, lindan, mireks gibi toksik (zehirli) etkileri fazla olmayan maddelerdir. Ancak biyolojik birikim bunlarda çok fazladır ve kolay parçalanmazlar, yok olamazlar, uzun süre içinde kansere sebep oldukları kesin olarak kanıtlanmıştır. Bu grup, 3-4 günden 50-60 güne kadar toprakta ışık, havadaki oksijen ve bakteriler tarafından parçalanırlar. Malathion, parathion, diazinon, basudin, DOVP, karbaril, guthion gibi organik fosfor bileşikleridir. Toksik (zehirli) etkileri diğer insektisitlere göre oldukça fazladır. Atrazin gibi maddelerdir. Biyolojik birikimlerine rastlanmamıştır. Ancak uygulamadan kısa süre sonra çiftlik hayvanlarının kan ve sütlerinde gözlenmiştir. Uzun süre içindeki etkileri henüz bilinmiyor. Paroquat, diquat gibi toksik (zehirli) maddelerdir ve hücre zarlarını parçalarlar. Ülkemizde çok kullanılan 2.4-D 2, 4, 5-T, PCP gibi klorlu organik maddelerdir. Son derece kalıcı etkileri vardır. Ayrıca toprakta parçalanarak çok toksik TCDD maddesinin oluşumuna neden olurlar. TCDD, son yıllarda kimyasal silah olarak öne sürülen bir madde.

     

    Bu tabloda yer alan kalıcı olmayan insektisitler, kalıcı etkisi olan insektisitlere alternatif olması bakımından, 1970’li yıllardan sonra çok fazla miktarlarda üretilmiş kimyasal maddelerdir. Kimya endüstrisi tarafından üretilen tüm pestisitler arasında toksik ve karsinojen (kanser yapıcı) etkisi olmayan yoktur. Hemen hemen çevre dostu olan herkesin ağzında dolaşan biyolojik birikme (biyoakümülasyon), kalıcı pestisitlerde kolayca tayin edilebildiği halde, kalıcı olmayanlarda mevcut analitik cihazlarla kolayca takip edilememekte. Ancak bu durum, kalıcı olmayan pestisitlerin biyolojik birikim yapmadığı anlamına gelmemelidir. Çünkü bu pestisitler toksik maddelerdir, hiçbir etkileri olmadığını varsaysak bile ekolojik dengeleri etkilediği gerçektir. Bundan dolayı gelişmiş ülkelerde 1980’li yıllardan bu yana pestisit kullanımı gitgide azaltılıyor. Kimyasal maddeler yerine daha farklı yöntemler geliştiriliyor.

     

    Türkiye’de 1985 yılında DDT kullanımı yasaklanmış olmamakla birlikte, kontrol dışı DDT kullanımı sürüyor, bunun yanı sıra kalıcı olmayan pestisit kullanımı ise tüm hızıyla devam ediyor. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın verilerine göre bugün Türkiye’de, yaklaşık olarak hektar başına 1,3 kg kadar pestisit kullanılmakta. Bu değerler ABD’de 2,2 kg, Avrupa Birliği ülkelerinde 3-3.5 kg olarak verilmekte. Fakat bu ülkelerdeki kullanım teknikleri ve kullanılan pestisit türleri ile Türkiye’dekiler oldukça farklıdır. Türkiye’de zamanlama ve uygulamadaki mekanizasyon konusunda ciddi yanlışlıklar bulunuyor. Bu rakamsal değerleri karşılaştırarak “Türkiye’de pestisit kirlenmesi gelişmiş ülkelerden azdır” demek doğru olmaz.

     

    Çünkü ABD’de 1975 yılından sonra insektisit ve 1982 yılından sonra herbisit kullanımında oldukça büyük azalmalar vardır.

     

    Bu arada 1980 sonrasında ABD ve diğer gelişmiş ülkelerde “pest management” adı altında yeni bir uzmanlık alanı doğdu ve kimyasal maddelere alternatif olacak biçimde, bilimsel tabanı olan yeni kontrol yöntemleri ortaya çıktı. Bu yöntemlere örnek olarak şunlar verilebilir:

     

    • Genetik mühendisliği sayesinde bazı yeni genetik yapıda bakteriler üretilmekte ve bu bakterilerin ürettiği doğal toksinler, zararlıları kontrol altında tutabilmektedir.
    • Başka bir yöntemle büyüme hormonları ile oynayarak veya feromonlar kullanarak yalnızca zararlı türünü son derece seçici olarak kontrol altında tutmak mümkün olmaktadır.
    • Zararlı türleri yiyen avcı böceklerin geliştirilmesidir.
    • Bir diğer yöntem, erkek böceğin üreme organları radyasyon ile köreltilmekte ve bu böcekler ortalığa salınarak yeni kuşakların meydana gelmesine mani olunabilmektedir.
    • Bunların yanı sıra doğal maddeleri kullanarak “glifosat” adı altında yeni tür herbisitler de üretiliyor. Bu tür herbisitler, istenen bitkilerin dışındaki bitki türlerini seçici olarak yok edebiliyor.

     

    Bu yeni yöntemlerin neler getirip neler götüreceği, ancak önümüzdeki yıllarda uygulamalardan sonra gözlenebilecek. Ancak DDT’den alınan derslerden dolayı bu uygulamaların zararlı olabilecek etkilerini önceden kestirebilmek mümkün.

     

    Türkiye’de genel olarak uygulama biçimi, kullanım yeri ve pestisitin seçiminde hatalar yapılmakta. Bu nedenle sürekli topraklarımız, akarsular ve göllerimiz, hatta yeraltı sularımız devamlı kirlenmektedir. İzotop izleme yöntemleri ile yapılan araştırmalar, tarlada daha yaprak döneminde mısırlara püskürtülen fosforlu ve kalıcı olmayan türdeki insektisitin bu tarladan elde edilen mısırdan elde edilmiş mısır özü yağına kadar ulaştığını göstermektedir. Buna rağmen Pestisit analizleri HPLC (yüksek basınçlı sıvı kromatografisi), MS/MS (tandem kütle spektrometresi) gibi son derece pahalı ve gelişmiş analitik cihazlarla yapılabilmektedir. Bu cihazlar, çok az sayıdaki araştırma laboratuvarında bulunmaktadır.

     

    Üreticileri yalnızca birim alandan daha fazla mahsul almak ilgilendiriyor. Ayrıca çeşitli amaçlarla ithal edilen veya yerli sanayinin ürünü olan yaklaşık 4996 çeşit ruhsatlı tarım ilacının bulunduğu bir ülkede yaşıyoruz. Bu nedenlerle tüm çevre dostlarına çok daha fazla sorumluluk düşüyor. Hiç olmazsa mevcut ekolojik dengeleri koruyabilmek için kimyasal maddelerin daha fazla topraklarımızda birikmesine mani olmamız gerekiyor. Bunun için de yapılması gereken işlerden bir tanesi, tüm çevremizi bilinçli pestisit kullanmaya zorlamak. Özellikle zamanlama ve uygulama biçimi üzerine bütün kullanıcıların uyarılıp bilgilendirilmesi gerekiyor .

  • Çöl dediğimizde insanın aklına ilk olarak kum tepelerinin oluştuğu, üzerinden deve kervanlarının geçtiği, sarı, kızıl ve kahverenginin birbirine karıştığı uçsuz bucaksız bir coğrafya gelir. Biraz doğruluk payı olsa da bu imge, ucuz Hollywood filmlerinin ve günümüzdeki bilimsellikten uzak iletişim bombardımanının insan zihnine yerleştirdiği bir imgedir. Çünkü yeryüzünde yalnız kum çölü yoktur. Birçok çöl tipi vardır. Çöller, tuzlu normal toprak, taşlık, kayalık veya buz çölleri biçiminde de olabilir. Bir başka deyişle çöller, “organik yaşamın tüm boyutları ile gerilediği” ortamlardır.

     

    Bugün çöller ve çölleşme yarası almış bölgeler, tıpkı kanserli bir hücre gibi, sinsice yayılma eğilimindedir. Günümüzde gelişmekte olan 103 ülke, çölleşme tehdidi ile karşı karşıya. Önemsemeyebilirsiniz ama sorun, yeryüzünde 1 milyar insanın yaşamını ve geleceğini tehlikeye sokuyor. Dolayısıyla bu ülkeler ve insanlarla ilişkideki diğer ülkeleri ve insanları da…

     

    Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP), çölleşmenin dünyadaki yıllık maliyetini 42 milyar dolar olarak hesaplıyor. Bu maddi kaybın ötesinde çölleşmeden etkilenen toplumlar için açlık, yoksulluk, göç ve hastalıklar da kaçınılmaz sonuç olarak karşımıza çıkıyor.

     

    Çölleşme, küresel ısınma ve biyolojik zenginliğin kaybı gibi sorunları da beraberinde getiriyor. Toprağın uygun olmayan yöntemler ile kullanılması, sanayi faaliyetleri, ormansızlaşma, bitki örtüsünün yok edilmesi, bütün kıtalarda çölleşmeye yol açıyor ve bu süreci hızlandırıyor.

     

    Bu nedenle, çölleşme ve kuraklık, dünya ülkelerinin büyük bir bölümünde küresel mücadele ve işbirliğini zorunlu kılmakta. Bu zorunluluktan yola çıkan Birleşmiş Milletler, sorunu ilk defa 1977 yılında Nairobi’de yapılan Çölleşme Konferansı’nda global ölçekte ele aldı ve dünya gündemine taşıdı.

     

    “Toprak aşınması” olarak da tanımlanan erozyon ise, bugün dünyada çölleşmenin en önemli nedeni. Toprağın aşınmasını önleyen bitki örtüsünün yok edilmesi sonucu koruyucu örtüden yoksun kalan toprak, su ve rüzgar etkisiyle aşınıp taşınıyor.

     

    Erozyon olayının temelinde insan unsuru ve onun doğaya, ormanlara ve otlaklara karşı olan olumsuz davranışları yatmakta. Dünyamız her yıl 7 milyon hektardan daha fazla, yani yaklaşık İrlanda büyüklüğünde bir alanı erozyonla kaybediyor. Türkiye topraklarının da %85’inde orta, şiddetli ve çok şiddetli erozyon hüküm sürüyor. Bu da 63 milyon hektar genişliğinde bir alan anlamına gelmekte. Son yıllarda hemen hemen her yağıştan sonra görülen sel, taşkın, toprak kayması ve çığ olayları, bu boyutta yaşanan erozyonun sadece bir sonucu. Bugün erozyon ile kaybettiğimiz topraklar Türkiye’yi yakın bir gelecekte baştan başa çöle dönüştürecek boyutta. Türkiye’nin toprak kaybının yılda 1 milyar 400 milyon ton olduğu tahmin ediliyor. Oysa bilimsel verilere göre 1 cm toprağın oluşması için 300 ile 1000 yılın geçmesi gerekiyor.

     

    Vaktiyle bütün dünyada 8.8 milyar hektar olduğu tahmin edilen ormanların bugün üçte birinden fazlası insani nedenlerle yok edildi. Bugün karaların ancak üçte birinin ormanlarla kaplı olduğu belirtiliyor. Dünyamız saatte 3000 dönüm, dakikada 50 dönüm orman alanını her gecen gün biraz daha artan bir hızla kaybediyor. Bu tahminlere göre dünyamızdan her yıl 22-23 milyon hektar orman alanı eksilmekte. Gelecek yüzyılda, gelişmekte olan ülkelerde yaşayan insanların yarısından fazlası yakacak odun bulamayacak. UNEP Yetkililerince hazırlanmış raporlara göre tropikal ormanların %80’inin 2030 yılında ortadan kalkacağı tahmin ediliyor.

     

    Anadolu Yarımadası’nın ise milattan önce 10.000 yıllarında %72’si ormanlarla kaplıydı. Bugün bu oran %22’ye inmiş durumda. Bunun tam aksine, Anadolu Yarımadası’nda o tarihlerde %17 olan step alanı, bugün %35’e yükseldi.

     

    Hititlere ait kültür varlıklarından ve Asur kitabelerinden bugün step olan İç Anadolu’nun vaktiyle ormanlarla kaplı olduğunu, Van yöresinde günümüzden 3500 yıl önce “saz toplulukları kadar sık ormanların bulunduğunu” öğreniyoruz.

     

    Ormanlarımızı bugün de ne yazık ki, orman yangınlarıyla, orman alanlarından tarla ve yerleşme amacı ile açmalarla, aşırı ve kanunsuz faydalanmalarla her geçen gün artan oranda kaybediyoruz.

     

    Türkiye nüfusunun tarımla uğraşan %45’i milli gelirden %15 gibi küçük bir pay alıp fakirlik içinde yaşıyor. Bu kısım, çok düşük üretim yapıyor ve milli gelire çok az katkıda bulunuyor. Tarımın üretim gücü giderek artacak yerde düşüyor. Her yıl yapılan yatırımlardan tarıma ayrılan pay giderek azalıyor. Tarımsal üretim nüfus kadar artamıyor. Türkiye’de, özellikle son yüzyılda, tarım toprakları bir yandan hızlı nüfus artışı, teknolojik gelişme, endüstriyel yaygınlaşma ve bir yandan da bilinçsiz kullanım ve ona bağlı olarak ortaya çıkan erozyon, tarımsal amaç dışı kullanımlar, çoraklaşma ve kirlenme nedeniyle giderek daralmakta.

     

    2050’li yıllarda suyun petrol kadar, hatta daha önemli stratejik bir madde olacağı kesinleşti. Kar ve yağmur sularıyla birlikte toprak da erozyon nedeniyle boşa akıp gitmekte. Oysa kar ve yağmur sularımızın boşa akıp gitmesi önlenerek doğal su kaynaklarına indirilmesi, depolanması ve bu kaynakların düzenli ve sürekli beslenmesi gerekmekte. Ancak bu, bitki örtüsü ve toprak olmadan mümkün değil. Bitki örtüsünün ortadan kalkması ise bilindiği gibi erozyonun en önemli nedeni.

     

    Erozyon ile birlikte akarsularla sürüklenen topraklar bir taraftan denizlere ve göllere taşınırken diğer taraftan da baraj göllerinde birikmekte. Böylece trilyonlarca masrafla inşa edilen, sulama ve enerji amaçlı bu yapıların ekonomik ömürleri iyice kısaltmakta. Küçük bir göl olan Tortum Gölü’ne yılda ortalama 2.5 milyon ton alüvyon (bereketli üst toprak) gelmekte ve her yıl gölün 15-20 metrelik bir bölümü kara haline dönüşmekte. 1936 yılında işletmeye açılan Ankara Çubuk 1 Barajı da bu şekilde dolmuş durumda. Fırat Nehri üzerinde havzadan aşağıya doğru Keban, Karakaya ve Atatürk barajları yer alıyor. Bu barajlara Fırat Nehri ile onun küçüklü büyüklü yan kollarından ve yamaç arazilerden her yağıştan sonra önemli miktarda toprak taşınıyor. Keban’ın işletmeye alındığı 1974 yılından günümüze kadar geçen sürede baraj tabanında en az 693 milyon ton toprak birikmiş olduğu hesap ediliyor.

     

    Erozyonun neden olduğu en büyük zarar, oluşması için binlerce yıl gereken canlı örtü toprağı yok etmesi. Aşırı ve düzensiz otlatma nedeniyle meraların kaybı, hayvancılıkla temin edilecek büyük istihdam ve gelirden mahrumiyetle eşanlamlı. 1982-1992 yılları arasında hayvansal ürünlerde ihracatımız 3 kat azalırken, ithalatımız 250 kat arttı.

     

    Tarım alanları ve meraların verimsizleşmesi, hem büyük sosyo-ekonomik sıkıntılar yaratıyor, hem de kentlere göçe neden oluyor. Jeolojik dengelerin ve iklimin bozulması ile doğal varlıkların kaybını da unutmamak gerekiyor.

     

    Erozyon ve çölleşmenin tamamen sosyo-ekonomik bir olay olduğu konusunda hemen hemen bütün dünya görüş birliği içerisinde. Uzmanların görüş birliği içerisinde olduğu diğer bir konu da, dünyanın her köşesinde yaşanan ve biz Türk’lerin Orta Asya’dan göçüne de neden olan büyük göçlerin geçmişte yaşanan nüfus patlamaları arasındaki sıkı ilişkidir. Uzmanlar, uygarlıkların çöküşünün daima bir nüfus patlaması ile birlikte yaşandığına dikkat çekiyorlar.

     

    Nitekim bugün ülkemizde yaşanan yaygın erozyon ve çölleşme ile yine ülkemizin bir gerçeği olan aşırı nüfus artışı ve kırsal kesimlerden büyük şehirlere doğru yaşanan göç arasında da sıkı bir ilişki olduğu açık. Bugün ülkemizde köylerden kentlere göç edenlerin sayısı 12 milyon 600 bindir. Çölleşme nedeniyle köylümüz sık sık ürün alamama ya da verim azalmasıyla karşılaşıyor. Bu da gelirinin azalması ve ailesi için daha az besin anlamına geliyor. Topraklarında iş olanaklarını kaybeden bu insanlar, her şeylerini geride bırakarak büyük şehirlere göç etmeye başlıyorlar. Oysa büyük şehirde onları daha kötü yaşam koşullan ve işsizlik bekliyor.

     

    Doğal zenginliklerin korunması ve geliştirilmesi için, erozyonla mücadelenin hükümetlere göre değişmeyen bir devlet politikası haline gelmesi birinci koşul. Ayrıca sorunun çözümü için, teknik ve bilimsel yönden yeterli bir kadronun görevlendirilmesi ve donatılması güçlü mali kaynağın tahsisi gerekmekte. Toprağı ve merayı aşırı ve düzensiz kullanan, bitki örtüsünü tahrip eden vatandaşın bu konuda çağdaş bilince kavuşturulması da son derece önemli. Vatandaşı, milletvekillinden yasal tavizlerle, seçim aflarıyla bu tahribi kolaylaştırmasını istemek yerine, alternatif geçim sahaları talep edecek bilince getirmek, kaçınılmaz hale gelmiş durumda. Maden ocaklarında, yol ve su yapılarında, erozyona meydan vermemek üzere önceden gerekli önlemlerin alınması gerekiyor. Erozyonun gerçek durumunu ve hızını en son teknik yöntemlerle tespit etmek ve buna göre çeşitli çözümler oluşturmak; aktif mücadele için havza bazında entegre çalışma yapmak üzere, gerekli bütün imkan ve yetkilerle donatılmış bir tek otoriteyi öngören yasayı çıkarmak gerekiyor. Her şeyden önce bu sorunun ülkemizin en önemli sorunlarından biri olduğunu bilmek ve bir vatandaş olarak buna sahip çıkmak gerekiyor .

  • Ülkemizde tekstil ve konfeksiyon sektörleri oluşturduğu istihdam, dış ticaret potansiyeli, GSYH içindeki payı gibi parametrelerle ilk sıralardadır ve ülke ekonomisi içinde güçlü bir etkiye sahiptir. Günümüzde, çevreye dost ürünler satın almak isteyen ‘çevresel farkındalık’ sahibi yeni nesil tüketicilerin isteklerinin karşılanması, küresel rekabet koşullarında bu sektörlerin sürdürülebilirliği için büyük önem taşımaktadır.

     

    2009’da 27 AB ülkesinde 26 500’ü aşkın kişi ile gerçekleştirilen anket sonuçlarına göre, ‘çevresel etki’ ürün satın almada kalite ve fiyattan sonra 3. en önemli faktördür. Katılanların %72’si ise ürünün karbon ayak izini gösteren etiketin zorunlu olması gerektiğini düşünmektedir. Bu yeni tüketici grubunun iş dünyası üzerindeki etkisini Climate Change Capital başkan yardımcısı James Cameron şöyle özetlemektedir: ”İş dünyası iklimsel değişiklik gerçeğinin farkına varmaya başlamıştır. Bu durum ekonomik bir fırsatı temsil eder; sürece uyum gösterenler ayakta kalacak ve geleceğe dönük tahminde bulunanlar başarılı olacaktır.” Tüketici bilinci, tekstil ürünlerinde çevreci metodları uygulamak ve “Yeşil Pazar”dan pay almak için bir fırsat olarak görülmelidir.

     

    Tekstil üretim ve kullanım aşamalarının çevresel etkilerinin azaltılması, yeni bir pazara girmenin de anahtarıdır. Sanıldığının aksine, çevresel uygulamalar maliyeti arttırıcı bir unsur değildir. Mevcut En İyi Teknikler (MET-BAT) enerji ve sudan tasarruf sağlayacağı için maliyetler düşmektedir. Son dönemdeki birçok fuar gibi, Uluslararası Tekstil Makinaları Fuarı (ITMA) da, firmalara enerji ve su tasarrufu sağlayan yeni makinalarını tanıtma imkanı vermiştir. Firmalar, flotte (kumaşın maruz kaldığı kimyasal çözelti) oranı 1:3.7 gibi düşük makinaları, biyobozunur kimyasalları, PLA gibi biyobozunur lifleri, enerji tüketimi düşük makinalarını ön plana çıkarmıştır. Tekstil dünyası hızlı bir şekilde yeni döneme uyum sağlamaktadır. Ülkemizde bu konuda yapılan çalışmalar henüz çok sınırlı olsa da, sektöre özel yayınlanan tebliğ ve müşteri talepleri sektörü zorlamaktadır.

     

    Temiz üretim ve örnek projeler

     

    Türkiye’nin ihracat yaptığı başlıca ülkeler, yeşil-bilinçli tüketicinin bulunduğu ülkelerdir. Bu durum Türkiye tekstil ve konfeksiyon sektörü tarafından bir avantaj olarak değerlendirilmelidir. Türkiye’nin önemli rakipleri Çin ve Hindistan, AB’nin uyguladığı çevre yasaları nedeni ile ihracatta ciddi sıkıntılar yaşamaktadır. Türkiye, AB yasalarına uyum sağlama sürecinde olduğu için avantajlı konumdadır. Türk tekstil ve konfeksiyon sektörü, maliyetler açısından rekabet edemediği bu ülkelerle, yeni çevre mevzuatı nedeni ile yeşil pazarda rekabet edebilir durumdadır.

     

    Uludağ Tekstil İhracatçıları Birliği (UTİB) ve Bursa Tekstil ve Konfeksiyon ve ARGE Merkezi (BUTEKOM) sektörde öncü ve örnek çalışmalar yapmayı hedeflemiş ve ilk olarak 2010’da Bursa Eskişehir Bilecik Kalkınma Ajansı (BEBKA) desteği ile, firmalarda üretimde ve ürünlerde çevresel değerlendirme yapılması ve Eko-Etiket alınması için altyapı oluşturan bir proje gerçekleştirmiştir. Proje kapsamında bilinçlendirme seminerleri düzenlenmiş, üç model firmada Yaşam Döngüsü Analizi (Life Cycle Assessment-LCA) yapılmış ve 5 firmanın Eko-Etiket alt yapısının hazırlanması desteklenmiştir. Proje sonucunda firmalar üretim ve ürünlerine dair ayrıntılı bir envantere ulaşmış ve Eko-Tasarım konusunda adımlar atmıştır.

     

    Projede yapılan çalışmalarda sektöre özel şu sonuçlara ulaşılmıştır:

    • Tekstil prosesleri bütüncül yaklaşımla değerlendirilmelidir. Yaşam Döngüsü Analizi bu amaçla uygulanan bir metodtur. Çevresel açıdan en problemli proses olarak değerlendirilen yaş işlemler, uygun çalışma koşulları gerçekleştirildiğinde, örneğin dokumadan daha temiz bir proses olabilmektedir.
    • Tüm prosesler değerlendirildiğinde, enerji tüketiminin en önemli çevresel etki kaynağı olduğu görülmüştür. En önemli etki, kömür gibi yenilenemeyen kaynaklardan elde edilen elektriğin çevresel etkisidir. Tekstil prosesleri enerji yoğun proseslerdir. Firmalarda enerji tasarrufuna yönelik önlemler alınmalıdır. Düşük enerji tüketimli makineler kullanılmalı, atık ısı geri kazanımı uygulamaları mutlaka yapılmalıdır.
    • Kullanılan kimyasalların miktarından ziyade içeriği çevresel açıdan daha önemlidir. Solvent kullanımından kaçınılmalı, makine bakım yağları da dahil olmak üzere kullanılan yağların içeriklerine özellikle dikkat edilmelidir. AB Eko-Etiket alımında yasaklanan veya sınırlanan kimyasallar referans alınabilir.
    • Tekstil ürünlerinin kullanım fazı (ütüleme, yıkama, kurutma), üretim fazından daha fazla enerji tüketmektedir. Bu nedenle, örneğin kolay kuruyan, kirlenmeye dirençli, kendi kendini temizleyebilen kumaşlar üretmek, yenilenemeyen kaynakların korunmasına önemli katkılar sağlayacaktır.
    • Kullanılabilir tekstil atıkları mutlaka düzenli ağlar ile toplanarak geri kazanılmalıdır. Tekstil atıklarının geri kazanılması, hem toplam çevresel yükü azaltacak, hem de yenilenemeyen kaynakların korunmasına katkıda bulunacaktır.
    • Su tüketimi özellikle terbiye prosesleri açısından değerlendirilmesi gereken bir konudur. Yüksek su tüketimi, atık sıcak suların geri kazanılmaması önemli sorunlardır. Düşük flotte oranında çalışan proseslere geçilmesi su tüketimini azaltabilecektir.

     

    İlgili firmaların daha az hammadde ve enerji kullanarak, daha az atık oluşturarak ve zararlı kimyasalları kullanmayarak temiz üretim yapmaları yanında üretim ve enerji verimliliklerini yükseltmeleri için örnek modeller ortaya konacaktır.

     

    İki proje de, yeşil pazarın sunduğu fırsatlar, dünya piyasalarında çevresel etki farkındalığı ve yeşil pazara yönelim konularında sektörümüze destek olmaktadır. Son araştırmalara göre yeşil pazar hacmi 3.2 trilyon sterlindir ve bu rakam her yıl %4 oranında artmaktadır. ABD’li tüketicilerin %40’ı, Avrupalı tüketicilerin %50’si yeşil ürünlere önem vermektedir.

     

    Yaşam Döngüsü Değerlendirmesi (Life Cycle Assessment-LCA) metodolojisi

     

    Yaşam Döngüsü Değerlendirmesi (YDD), bir ürünün veya üretim prosesinin hammaddesinin elde edilişinden, kullanımından sonra bertaraf edilmesine kadar çevreye olan etkisinin değerlendirilmesi için kullanılan metodtur. Bir tekstil ürünü hammadde üretiminden itibaren, iplik, dokuma, örme, yaş işlemler (ön terbiye, boya, baskı, apre) ve konfeksiyon işlemlerinden sonra ürün haline gelmektedir. Bu proseslerin her birinin de hem alt prosesleri bulunmakta (çözgü hazırlama, haşıllama vb.), hem de prosesler çeşitlenmektedir (ink-jet baskı, rotasyon baskı vb.). Tekstil ürününün çevresel etkisi bütünü görmeden, yalnız belirli proseslere odaklanarak değerlendirilemez. YDD ile bir ürünün yaşamı boyunca havaya, sulara, toprağa, hammadde kaynaklarına, insan sağlığına ve topluma etkileri incelenmektedir. YDD analizleri, ürün geliştirme, stratejik planlama, kamu politikaları geliştirme, pazarlama gibi birçok amaç için kullanılmaktadır.

     

    YDD analizine başlarken önce hedef ve kapsam belirlenmektedir. Bu sınırlar içinde her basamak ayrıntılı olarak incelenmekte, giren ve çıkan tüm madde ve atıklar kayıt altına alınarak envanter tablosu oluşturulmaktadır. Daha sonra bu tabloya göre sarfiyat ve atıklar değerlendirilerek prosesin çevreye etkisi -genellikle bilgisayarlarla- hesaplanmaktadır. Sonuçlar yorumlanarak analizin amacına göre kararlar alınmaktadır.

     

    Tekstil üretimi ve kullanımı aşamasında YDD analizi yapılırsa; sentetik hammadde üretiminde yenilenebilir kaynakların kullanılması, doğal hammadde üretiminde zararlı kimyasalların kullanılmaması, az kaynak tüketen, geri kazanılabilir/bozunabilir özellikte liflerin düşük enerji tüketimi ile çevreye zararlı emisyonlar üretmeden iplik haline getirilmesi, düşük enerji tüketen makinalarda kumaş haline getirilmesi, boyama/baskı/bitim işlemlerinde az su, az kimyasal, az enerji kullanılarak, yasaklı kimyasallar/boyalar kullanılmadan, deşarj sistemlerine düşük çevresel yükler getiren, atık suların arıtılarak deşarja gönderildiği sistemlerle renklendirilmesi ve düşük enerji tüketen sistemlerle dikilmesi ile çevresel etkiler azalacaktır. Tüm aşamalarda minimum maliyet ve maksimum verimlilik ve kalite temel gerekliliktir.

     

    Eko-Etiket

     

    Gelecekte tekstil sektöründe çevresel konuların sorunsuz aşılabilmesi için en iyi öneri firmalarda “Eko-Etiket” bulunmasıdır. Çevre konusunda etkin olan tüm testleri geçen ürünlere verilen bu etiket, bilinçli tüketici için en iyi referans olarak görülmektedir. AB ekoetiketi çok kapsamlı çevre kıstaslarına sahip olup kriterleri YDD ile belirlenmekte, yalnızca en çevre dostu ürünler tarafından taşınabilmektedir.

     

    AB eko-etiketi için üretimin yapıldığı Avrupa ülkesindeki yetkili kurula başvurulmakta, en geç 3 ay içinde firmalara cevap verilmektedir. Ülkemizde AB eko-etiketi verilmesiyle ilgili altyapı çalışmaları yürütülmektedir. Ürününe AB eko-etiketi almak isteyen Türk üreticilerin, başvurularını, o ürünü ihraç ettikleri ülkelerin birindeki yetkili kuruluşa yapmaları tavsiye edilmektedir. Başvuru yapan firma, ilgili ürünü için tüm koşulları sağlayamıyorsa, kurul tarafından 6 aylık bir uyum süreci tanınır.

     

    Tekstil giyim ve aksesuarları (mendil, eşarp, çanta, kemer vb.), iç mekan tekstilleri (paspas, kilim vb.), bunların yapımında kullanımı amaçlanan elyaf, iplik ve kumaşlar (dayanıklı, dokunmamış dahil) AB eko-etiketi alabilen tekstil ürün gruplarıdır.

     

    Temiz üretim kavramı ülkemizdeki birçok firma tarafından henüz yeterince anlaşılmamıştır. Çevre koruma bir külfet gibi algılanabilmektedir. Sektörün bilgilendirilmeye ve örnek modellere ihtiyacı vardır. Yapılması gereken, vakit kaybetmeden mevcut durumu analiz etmek ve iyileştirme çalışmalarını hızlandırmaktır. Böylece sağlanan verimlilikle hem daha az su, enerji, kimyasal sarfiyatı olacak ve maliyetler düşecek, hem de giderek büyüyen yeşil pazara girme ve rekabet etme fırsatı doğacaktır.

     

    Kaynaklar
    – Bursa Tekstil ve Konfeksyion Ar-Ge Merkezi, Bülten 1, Yıl 2012.
    – Türkiye’de Kalite Altyapısının Güçlendirilmesi Projesi, Andreas SCHERLOFSKY
    – T.C. Bilim, Sanayi Ve Teknoloji Bakanlığı, Tekstil, Hazırgiyim, Deri ve Deri Ürünleri Sektörleri Raporu, 2012/1
    – Tekstil ve konfeksiyon sektöründe ekoloji ve ekolojik etiketler, İTKİB Ar-Ge ve Mevzuat Şubesi, 2005.
    – Sürdürülebilir Kalkınma İçin Yaşam Döngüsü Değerlendirmesi ve Tekstil Sanayi, 2012, Fatma Gündüz Balpetek, Emel Alay, Esen Özdoğan, Ege Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Tekstil Mühendisliği Bölümü, İzmir/Türkiye.

  • Toprak, yeryüzünün en üst tabakasında bulunur. Bu tabaka, hava koşullarının da etkisiyle ufalanmış kaya parçalarından ve ayrışmış organik maddelerden, uzun sürede oluşur. Toprak; mineraller, su, oksijen, karbon dioksit, azot içerir ve canlılığın temelini oluşturur.

     

    Birçok bitki ve hayvan toprakta yaşar. Canlıların çürüme ve parçalanma süreçleri toprakta gerçekleşir. Toprak, yer altı sularını arıtır ve doğal bir filtre işlevi görür. Toprak sürekli bir oluşum ve zarar görme (erozyon) süreci içindedir.

     

    1-Toprağın Özellikleri Nelerdir?

     

    Toprak oluşumunda iklim, topoğrafya, ana kayanın özellikleri, bitkiler ve hayvanlar etkili olur. Toprağın oluşması uzun bir süreçtir. 30 santimetre kalınlığında bir toprak tabakasının oluşması 1000-10.000 yıl arasında bir zaman alır. Bu süreç o kadar yavaştır ki toprak yenilenemeyen bir kaynak olarak kabul edilir.

     

    Toprak, organik ve inorganik bileşiklerden oluşan hareketli ve yaşayan bir sistemdir. Toprakta, içinde su ve gazlar bulunan boşluklar vardır. Toprağı oluşturan maddelerin farklı bileşimleri toprağın çeşidini belirler.

     

    Ayrıca toprakta bakteriler, mantarlar, solucanlar ve kemirgenler gibi canlı toplulukları yaşar. Toprakta yaşayan canlılar;

    • Çürümüş organik maddelerle beslenen şapkalı mantarlar
    • Salyangozlar ve sümüklü böcekler
    • Tahtakurusu
    • Çatalkuyruklular
    • Toprak solucanı
    • İlkel solucanlar
    • Tırtıllar (ağustos böceği larvaları)
    • Karıncalar

     

    Toprak çeşitleri; kimyasal, fiziksel ve biyolojik özelliklerine göre farklılık gösterir. Silt: Toprağı oluşturan 0,02 – 0,002 mm büyüklüğündeki parçacıktır. Tın: Toprağı oluşturan 0,2 – 0,02 mm büyüklüğündeki parçacıktır.

     

    Toprağın oluşumunda iklim, bitki örtüsü ve toprakta yaşayan canlılar gibi etkenler rol oynar. Bu etkenler kayaçlarda ya da organik maddelerde çeşitli değişikliklere yol açarak toprağın oluşumuna katkıda bulunur. Bu etkenlerin herhangi birinde ortaya çıkan değişim toprakta da değişime neden olur.

     

    Toprak; önemli biyolojik, kimyasal ve jeolojik süreçlerin görüldüğü karmaşık bir sistemdir. Bir gram toprakta milyonlarca canlı bulunur ve bunlar ekosistemin devamlılığı açısından büyük önem taşır. Yapılan hesaplamalara göre bir hektarlık toprağın en üstte bulunan 30 santimetrelik bölümünde yaşayan bakteriler, mantarlar, solucanlar, tespih böcekleri, örümcekler ve kın kanatlılar gibi canlıların toplam ağırlığı yaklaşık 25 tondur. Salyangoz, fare ve solucan gibi canlılar, ekilebilir topraklardaki toplam hayvan ağırlığının %50-75’ini oluşturur.

     

    Solucanlar, toprağın oluşumunda önemli rol oynar. Ayrıca solucanlar toprağın havalanmasını sağlar. Böylece bitkilerin gereksinimi olan oksijenin topraktan alınmasını kolaylaştırırlar.

     

    Toprak, üzerinde bitkilerin yetiştirilebildiği bir alandır. Ayrıca dünyadaki tüm ekosistemlerin temel bir bileşenidir. Toprağın da su ve hava gibi korunması gereken bir ortam olduğu ancak son yıllarda anlaşılmaya başlanmıştır.

     

    Toprak, en önemli doğal kaynaklardan biridir. Toprağın kirlenmesi ve erozyona uğraması, bu doğal kaynağın yok olmasına ve veriminin azalmasına yol açar. Kaybedilen toprağın yeniden kazanılabilmesi için uzun yıllar geçmesi gerekir.

     

    Toprak, durağan bir ortamdır ve her tip kirlilik yapıcı maddenin biriktiği dev bir depoya benzer. Kirliliğe yol açan maddelerin toprakta kalma süreleri havada ya da suda kalma sürelerinden çok daha uzundur. Bu nedenle toprakta oluşan kirliliğin etkisi de daha uzun sürer.

     

    2- Toprağın işlevleri

     

    Toprağın en önemli işlevleri, yer altı sularını süzmek, bitkilerin büyümesi için gerekli besin maddelerini sağlamak ve farklı canlı türlerine yaşam alanı oluşturmaktır. Toprak, aynı zamanda güneş enerjisini yakalayan, depolayan ya da yansıtan bir ortamdır.

     

    Toprak, işlevlerini yüzyıllar boyunca herhangi bir sorun olmadan yerine getirmiştir. Ancak 20. yüzyılda sanayi etkinliklerinin artmasıyla toprağın bazı işlevlerinin gerçekleşmesi de güçleşmeye başladı.

     

    Günümüzde, kentleşmenin hızlanması, buna bağlı olarak sürekli yeni altyapı sistemlerinin oluşturulması, sanayinin gelişmesi, ulaşım ağlarının genişlemesi, daha çok atık üretilmesi, madencilik ve yoğun tarım etkinlikleri toprağın işlevlerini kaybetmesine neden olmaktadır. Toprak, genellikle insan etkinliklerinin olumsuz etkileri sonucu bozulur ve bazı işlevlerini gerçekleştiremez.

     

    Toprağın işlevlerini kaybetmesini engellemek ve sürdürülebilirliğini sağlamak biz insanlara bağlıdır. İnsanların topraktan yararlanırken aynı zamanda toprağın sürdürülebilirliğini de sağlamayı başarması, dünya üzerindeki tüm toprakları koruyabilmek açısından büyük önem taşır.

     

    2.1- Bitkisel Ürünlerin Kaynağı

     

    Toprak bitkilere besin, hava ve su sağlar. Ayrıca bitki köklerinin gelişmesine uygun bir ortam oluşturur.

     

    İnsan etkinlikleri sonucu toprağın yok olması ya da zarar görmesi, besin ya da kereste kaynağı olan bitkilerin üretiminde azalmaya yol açabilir. Toprağın asitlenmesi de kereste kaynağı olan ağaçların gelişimini engelleyen son derece olumsuz bir etkendir.

     

    Toprağın sıkıştırılması ya da erozyon, tarımda sürdürülebilirliği engeller. Ayrıca topraktan elde ettiğimiz ürünlerin de azalmasına neden olur.

     

    2.2- Doğal Filtre

     

    Toprak, doğal bir filtre işlevi görmesi nedeniyle zararlı maddelerin yer altı sularına ulaşmasını ve besin zincirine karışmasını engeller.

     

    Zararlı maddeler, toprakta mekanik olarak süzülür, emilir ya da çökelir. Bazı organik maddelerse ayrıştırılır ya da başka bileşiklerin oluşumuna katılır. Toprağın filtre işlevi, içme suyu kaynağı olarak kullanılan yer altı sularının korunması açısından çok önemlidir.

     

    Ayrıca toprak, yer altı sularını kimyasal maddelerden korumak ve ısı dengesi sağlamak bakımından tampon görevi de yapar. Toprağın bu özelliklerine bağlı olarak yapısında kirlilik yapıcı maddeler birikir.

     

    Tarımda kullanılan ilaçların %99’u toprakta zehirli olmayan bileşiklere dönüştürülür. Ancak kalan %1’lik miktar, yoğun kullanım alanlarındaki içme sularını tehdit etmeye yeterlidir. Topraktaki miktarı çok arttığında bu maddeler yer altı sularına karışır. Bu da canlılar açısından son derece tehlikelidir.

     

    Topraktaki mikroorganizmalar, sülfat ve nitratların yer aldığı doğal döngülerde ve organik maddelerin parçalanmasında da rol oynarlar.

     

    İnsan etkinliklerinin neden olduğu çevresel değişiklikler, zaman içinde toprakta kirlilik yapıcı maddelerin birikmesine neden olabilir. Sonuç olarak toprak, ekosistemlerin sürekliliğinin sağlanmasında rol oynayan temel bir etkendir.

     

    2.3- Canlılar İçin Yaşam Alanı

     

    Toprak, çeşitli canlı türleri ve mikroorganizmalar için yaşam alanı sağlar. Bu nedenle bir “gen havuzu” olarak da kabul edilebilir. Toprağın niteliğinin zayıflaması genellikle biyolojik çeşitliliğin azalmasına neden olur.

     

    Biyolojik çeşitliliğin azalmasına şunlar neden olabilir:

    • Bitkilerin aşırı miktarlarda toplanması ya da yakılması
    • Aşırı miktarda gübre ve tarım ilacı kullanılması
    • Atmosferdeki kirlilik sonucunda asitlenme oluşması

     

    Topraktaki biyolojik çeşitliliğin azalma derecesini kestirmek genellikle güçtür. Çünkü biyolojik çeşitliliğin azalmasına neden olan başka etkenler de vardır. Biyolojik çeşitlilikteki azalma, özellikle erozyon, toprağın sıkıştırılması ve kimyasal maddelerle kirlenmesi sonucu oluşur.

     

    2.4- Yapıların İnşa Edildiği Alan

     

    Toprak; yollar, evler, sanayi ve eğlence tesisleri vb. binaların yapıldığı ve atıkların bırakıldığı fiziksel bir ortamdır.

     

    Tarıma elverişli toprakların, yapılaşma ve altyapı sistemi oluşturma amacıyla kullanılmaması gerekir. Günümüzde birçok ülkede bu görüş benimsenmeye başlamıştır.

     

    2.5- Ham madde kaynağı

     

    Toprak; kömür, petrol gibi yakıtların yanı sıra, kil, çakıl, kum ve mineraller gibi ham maddelerin de kaynağıdır. Ancak bu ham maddeleri elde etmek amacıyla gerçekleştirilen madencilik etkinlikleri doğanın önemli ölçüde değişmesine neden olur.

     

    2.6- Mimari ve tarihî miras

     

    Toprak, aynı zamanda arkeolojik eserleri ve fosilleri içinde saklayan tarihsel bir yapıdır.

     

    3- Toprağa yönelik tehditler

     

    İnsan etkinlikleri kontrolsüz ve plansız bir şekilde gerçekleştirildiğinde, toprak büyük ölçüde zarar görür. Toprağın zarar görmesine neden olan bazı etkenler şunlardır:

     

    3.1- Erozyon

     

    Erozyon, toprağın tarım yapılan üst tabakasının su, rüzgâr, buz, yer çekimi ya da canlıların etkisiyle aşınıp taşınmasıdır. Toprağın bitki örtüsü bakımından yoksul olması erozyon oluşumunu kolaylaştırır. Erozyon, boyutları giderek artan önemli bir çevre sorunudur.

     

    Erozyon, topraklarımızın yok olmasına neden olan etkenlerin başında gelir. Ülkemizdeki erozyon, Avrupa’dakinden 12, Afrika’dakindense 17 kat daha fazladır. Erozyon, her yıl yaklaşık 500 milyon ton verimli toprağımızı kaybetmemize neden olmaktadır.

     

    Erozyon, toprağı yağmur ya da rüzgârın etkisine açık hâle getiren ya da yüzeyden akan suyun miktarını ve hızını artıran çeşitli insan etkinliklerinden kaynaklanabilir. Yamaçların sürülmesi, bitkilerin sökülmesi, teraslama yapılmaması, çok sayıda hayvan yetiştirme, yetersiz ürün yönetimi ve değişimi, toprağın ağır makinelerle sıkıştırılması gibi tarım uygulamaları erozyonu hızlandırır.

     

    Ayrıca ormanların yok edilmesi ve aşırı otlatma da erozyona yol açan temel etkenlerdendir.

     

    Suyun etkisiyle oluşan erozyon çok yaygındır. Su erozyonu, genellikle bitkilerin kök derinliğinin azalmasına, besinlerin sürüklenip gitmesine, organik maddelerin yok olmasına ve bazen de bitkilerin ve ağaçların kökünden koparak yok olmasına yol açar. Su erozyonunun bu tip etkileri tarım ürünlerinin verimliliğini düşürür. Erozyon nedeniyle ürün miktarı %30’a kadar düşebilir.

     

    Eğimli alanlardaki tüm topraklar erozyona açıktır ancak kumlu ve milli topraklar özellikle tehlike altındadır. Toprağın yapısı, içerdiği organik madde miktarı, geçirgenlik oranı, topoğrafya, iklim, bitki örtüsü ve insan etkinlikleri erozyonun oluşumunda belirleyici rol oynar.

     

    Erozyon, doğaya ve ekonomiye büyük zarar veren bir sorundur. Bu sorunu ortadan kaldırmaya yönelik çeşitli uygulamalar geliştirilmiştir. Örneğin, dönüşümlü tarım yapılması ve mekanik engellerin kurulması gibi. Birçok ülkede erozyonu önleme çalışmaları yapılmaktadır. Ancak bu çalışmalarda nüfus baskısı, ekonomik ve ekolojik etkenler de dikkate alınmalıdır.

     

    3.2- Asitlenme

     

    Toprağın asitlenmesi, fosil yakıtların yakılması ve çeşitli sanayi etkinlikleri sonucunda çıkan kükürtlü ve azotlu bileşiklerin atmosferdeki miktarının artmasına bağlı bir sorundur. Kükürtlü ve azotlu bileşiklerin atmosferdeki su buharıyla tepkimeye girmesi sonucu asit yağmurları oluşur. Asit, yağışlarla suya ve toprağa geçer. Suyun ve toprağın yapısında değişikliklere yol açar ve canlılar için tehlike oluşturur.

     

    Asitlenmenin çevre üzerindeki temel etkisi, asitli bileşiklerin topraktan yer üstü ve yer altı sularına karışmasıdır. Asitlenmenin yanında, demir, alüminyum, kalsiyum, magnezyum ve bazı ağır metal iyonlarının varlığı da söz konusuysa toprak tampon olma işlevini yerine getiremez.

     

    Kumlu toprakların tampon oluşturma kapasitesi daha düşüktür. Bu nedenle toprağın asitlik derecesindeki (pH) küçük bir değişiklik bile toprağı kirletici bir etkene dönüştürmeye yeter. pH çok düşük olduğunda ağır metallerin artma tehlikesi de vardır.

     

    Toprağın asitlenmesi planlı gübreleme ve kireçleme (kireçleme, toprağın pH’sini artırabilir ancak toprağın biyolojik yapısı üzerinde olumsuz etkileri de olur.) yapılarak kontrol altına alınabilir. Ancak bu tip uygulamalar toprağın tampon oluşturma işlevini azaltır. Bu nedenle toprağın asitlenmesi tümüyle engellenemeyen çok ciddi çevresel tehlikelerden biridir.

     

    3.3- Sıkışma

     

    Toprağın sıkışması, ağır makinelerin belirli bir arazide uzun süreler boyunca tekrar tekrar kullanılması ve yağışlı havalarda büyükbaş hayvanların ıslak toprak üzerinde gezinmesi nedeniyle oluşur.

     

    Sıkışma, topraktaki boşlukları azaltır. Bu, bitki köklerinin daha az hava ve su alabilmesi anlamına gelir. Köklerin gelişimi güçleşir. Bunun sonucunda inorganik madde alımı azalır.

     

    Ayrıca sıkışma, yağmur sularının toprağa geçişini azaltır. Bunun sonucunda yüzeydeki fazla su, erozyonu ve toprağın üst tabakasının içerdiği besinlerin yok olma tehlikesini artırır.

     

    3.4- Tuzlanma

     

    Tuzlanma, uygun olmayan yöntemlerle ya da denizden alınan tuzlu suyla sulama yapılması gibi nedenlerden kaynaklanabilir. Bu uygulamaların toprakta yaşayan canlılar ve ürün verimliliği üzerinde olumsuz etkileri vardır.

     

    Tuzlanmanın geri dönüşü mümkündür. Ancak tuzlanma görülen toprakların tarıma elverişli hâle getirilmesi çok pahalıya mal olur.

     

    3.5- Kirlilik

     

    İnsan etkinliklerinin birçoğu toprağın kirlenmesine yol açar. Metaller, organik kimyasal maddeler, yağlar, ziftler, pestisitler, patlayıcı ve zehirli gazlar, radyoaktif maddeler, yanıcı maddeler ve asbest toprakta kirliliğe yol açabilir. Bu maddeler, genellikle sanayi ve evsel atıkların çöplüklere denetimsiz bir şekilde atılmasından kaynaklanır. Ayrıca çöp alanlarının denetimsiz bırakılması da toprakta kirliliğe yol açtığından son derece tehlikelidir.

     

    3.5.1- Ağır metaller

     

    Kadmiyum, kurşun, krom, bakır, çinko, cıva ve arsenik gibi ağır metallerden kaynaklanan toprak kirliliği çevre açısından büyük bir tehlikedir.

     

    Ağır metaller toprakta doğal olarak vardır. Ancak aşağıdaki etkenler ağır metallerin miktarının artmasına neden olur:

    • Sanayi (demir kullanmayan sanayi tesisleri, enerji santralleri, demir, çelik ve kimya sanayileri)
    • Tarım (kirli suyla sulama ve yapay gübrelerin kullanımı gibi)
    • Atıkların yakılması
    • Fosil yakıtların yakılması
    • Kara yolu trafiği

     

    Tarım yapılan toprakların ağır metallerle kirlenmesi ürün miktarının azalmasına yol açabilir. Ayrıca bu metaller tarım ürünlerinde yüksek miktarlarda birikebilir ve besin zincirlerine karışabilir. Bu durum da canlıların sağlığı açısından tehlikelidir.

     

    Çayır ve bozkırların olduğu alanlarda, ağır metaller daha çok en üstteki birkaç santimetrelik bölümde birikir. Bu metaller, otlayan hayvanlar tarafından topraktan doğrudan alınır.

     

    Ağır metaller zehirlidir ve topraktaki canlılık etkinliklerini engeller. Bu metaller, toprakta onlarca hatta yüzlerce yıl kalabilir.

     

    Ağır metallerin salımının azaltılması, bunların atmosferde ya da toprakta birikmesini önlemenin en kolay yoludur.

     

    Toprağın asitlenmesini azaltmaya yönelik önlemler de ağır metallerin toprakta birikmesini azaltabilir. Ayrıca tarım alanlarında, ağır metal oranı düşük gübrelerin, inorganik böcek ilaçları yerine organik olanlarının kullanılması da toprağın asitlenmesinin azalmasına yardımcı olabilir.

     

    3.5.2- Tarım ve organik maddeler

     

    Tarım ilaçları toprakta yaşayan canlıları doğrudan etkiler. Ancak bu tip maddelerin toprakta birikmesi, bunların yer üstü ve yer altı sularına karışarak kirlilik oluşturmasına da neden olabilir. Kirliliğe yol açan organik maddeler, atmosferde birikerek yağışlar yoluyla doğrudan toprağa geçer.

     

    Organik maddeler arasında yağlar, ziftler, klorlu hidrokarbonlar ve dioksinler bulunur. Bu tip organik maddeler o kadar çeşitlidir ki bunların topraktaki varlıklarını belirlemek ve izlemek çok zordur.

     

    Tarım ilaçları ekinleri korumak ve daha nitelikli ürün elde etmek için (genellikle zararlı mantar, yabani ot ve böceklere karşı) kullanılır. Ancak bazı tarım ilaçları çok tehlikelidir. Çünkü bunlar hedef alınmayan canlıları da etkiler.

     

    Tarım ilaçlarının kullanılması, şu sorunlara yol açabilir:

    • Fiziksel ve kimyasal bozulmalara bağlı olarak toprakta yaşayan canlıların yok olmasına
    • Ekinlerde verimin önemli ölçüde düşmesine
    • Yer altı sularına zehirli kimyasal maddelerin karışması ve içme suyu kaynaklarının kirlenmesine

     

    Uygulamalarda ve yasalarda yapılacak bazı iyileştirmelerle tarım ilaçlarının zararları azaltılabilir. Bunlar:

    • Çok sayıda canlıyı etkileyen tarım ilaçlarının yasaklanması
    • Tarım zararlılarını yok etmede birden fazla yöntemin bir arada kullanılması
    • Zararlılarla mücadelede biyolojik mücadele yöntemlerine başvurulması
    • Zararlılarla mücadelede biyoteknolojideki gelişmelerden yararlanılması

     

    3.5.3- Nitratlar ve fosfor

     

    Azot ve fosfor, tüm canlılar için gerekli temel elementlerdendir. Bu elementler, toprağı ve ürünleri doğrudan etkiler. Bitkiler için önemli besin maddeleri olmalarına karşın topraktaki miktarlarının normalin üzerine çıkması, yer altı sularının kirlenmesine yol açabilir. Bu elementlerin toprağa karışma miktarı toprağın çeşidine, iklime ve tarım uygulamalarına bağlıdır.

     

    Fosfor: Fosfor, besi hayvanlarının çok olduğu bölgelerde toprağın üst tabakalarında birikir. Fosfora doymuş topraklarda, özellikle yer üstü sularında ve yer altı sularının üst tabakalarında fosfor miktarı artar ve sonuçta ötrofikasyon oluşur.

    Azot: Nitrat kirliliği, uluslararası boyutta bir sorundur ve genellikle yoğun tarım etkinliklerinin yapıldığı bölgelerde ortaya çıkar. Bu sorunu azaltmaya yönelik tarım uygulamaları şunlardır:

    • Daha az çeşitlilikte besin maddesi gerektiren ürünlerin seçilmesi
    • Gübrenin doğru zamanda (büyüme mevsiminde) kullanılması
    • Hayvan gübrelerinin kullanımında gelişmiş yöntemlere başvurulması
    • Hayvan otlatma mevsiminin kısaltılması
    • Çayır ve mera kullanımının düzenlenmesi

     

    3.5.4- Radyoaktif maddeler

     

    Toprağın sezyum-137, stronsiyum-90 ve bazı plütonyum izotopları gibi radyoaktif maddelerle kirlenmesi, özellikle Çernobil kazasından beri kamuoyunun bu konudaki kaygılarını iyice artırmıştır.

     

    Toprağın üst tabakalarındaki radyoaktif maddeler bitkilerin ve hayvanların radyasyona maruz kalmasına neden olur. Radyoaktif maddeler, toprak aracılığıyla besin zincirlerine katılır ve beslenme yoluyla insanlar ve hayvanlar tarafından alınabilir. Ayrıca rüzgârla havalanan toz parçacıkları da solunumla canlıların bedenlerine girebilir.

     

    3.5.5- Sonuçlar

     

    Sanayi tesislerinin yol açtığı toprak kirliliği insan sağlığı, ekosistemler ve ekonomi açısından ciddi bir tehlike oluşturmaktadır. Toprak kirliliğinin olası etkileri şunlardır:

    • Kirlilik yapıcı maddelerin toprak yüzeyine, yer altı ve yer üstü sularına salınması
    • Kirlilik yapıcı maddelerin bitkiler tarafından emilmesi
    • İnsanların kirlenmiş toprakla doğrudan temas etmesi
    • Toz parçacıklarının ya da uçucu maddelerin solukla alınması
    • Çöp alanlarında biriken gazların patlaması
    • Yer altı boru hatlarının ve diğer yapı elemanlarının yıpranması
    • Tehlikeli atık akıntılarının oluşması
    • Arazi kullanımının toprağın yapısına uygun şekilde gerçekleştirilmemesi.

     

    4- Türkiye’deki toprak sorunları

     

    Toprak, sınırlı bir doğal kaynaktır. Ülkemizde bu değerli kaynak çeşitli sorunlarla karşı karşıyadır.

     

    4.1- Toprak kirliliği

     

    Türkiye’de toprak temel olarak tarımdan, evsel ve sanayi kaynaklı atıklarla kirlenmektedir. Hava-su-toprak ilişkisi göz önüne alındığında, toprak kirliliğinin hava ve su kirliliğiyle birlikte düşünülmesi gereklidir.

     

    Türkiye’de sanayi atıklarının belirli bölgelere kontrolsüz bir biçimde atılması sonucunda toprak kirliliği ciddi boyutlara ulaşmaktadır. Örneğin, yoğun pirinç üretiminin yapıldığı Edirne Meriç Havzası’nda gübre, ilaçlama ve sanayi atıklarından kaynaklanan toprak kirliliği söz konusudur. Araştırmalar, burada yetiştirilen pirinçlerin bir bölümünde ağır metallerin ve kadmiyum gibi sağlığa zararlı maddelerin bulunduğunu ortaya koymaktadır.

     

    Toprak kirliliği, bitkilerin sağlıksız olmasına ve ölmesine yol açar. Bitkiler, toprağı tutan bir güç oluşturur. Bitkilerin azalması, erozyon olasılığını artırır ve toprağın daha fazla zarar görmesine neden olur. Türkiye’de bu bakımdan ciddi sorunlar vardır. Bir an önce önlemlerin alınması; su-hava-toprak dengesinin korunması ve canlıların zarar görmemesi açısından çok önemlidir.

     

    Türkiye’de toprak kirliliğinden en fazla etkilenen bölge, kontrolsüz ve hızlı sanayileşme nedeniyle Marmara Bölgesi’dir.

     

    4.2- Erozyon

     

    Toprağın niteliğinin bozulması ve buna bağlı olarak bitki örtüsünün azalması (ormanların yok olması, tarım alanı ya da yerleşim yeri açmak için doğal bitki örtüsünün yok edilmesi) sonucunda erozyon oluşur.

     

    Türkiye’de temel olarak iki tip erozyondan söz edilebilir: Su erozyonu ve rüzgâr erozyonu. Her iki tip erozyon sonucunda da seller oluşabilir. İnsanların yaşadıkları yerler zarar görebilir, toprak, can ve mal kaybı olabilir.

     

    Türkiye’nin yeryüzü yapısı, iklim, uygulanan yanlış tarım yöntemlerine bağlı olarak bitki örtüsünün bozulması ve toprağın niteliğinin zayıflaması, mera ve ormanların aşırı zarar görmesi, toprakların çoğunun erozyona duyarlı olması nedeniyle yüksek düzeyde erozyon oluşmaktadır. Yapılan araştırmalar ülkemiz topraklarının yaklaşık %73’ünde erozyon oluştuğunu göstermektedir. Ülkemizde her yıl yaklaşık 500 milyon m3 toprak erozyon yoluyla kaybedilmektedir.

     

    4.3- Toprağın korunması

     

    Erozyonla mücadele çalışmaları dünyada ve ülkemizde yakın tarihlerde başlamıştır. Toprağın korunması, toprak kirliliğinin azaltılması ve önlenmesi amacıyla çeşitli ulusal programlar yürütülmektedir. Bu programlar çiftçilerin toprak kaybı ve bu sorunun önlenmesi konusunda eğitilmesi, aşırı eğimli bölgelerde teraslama gibi yöntemlerin uygulanmasının desteklenmesi, ormanların korunması ve yeniden kazanılması gibi çalışmaları içermektedir. Çeşitli kuruluşlar bu önemli konuyla ilgili ciddi ve geniş çaplı araştırmalar yapmaktadır. Konya-Karapınar rüzgâr erozyonunu önleme çalışması bu konudaki örnek çalışmalardan biridir.

     

    Türkiye Erozyonla Mücadele Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma (TEMA) Vakfı ile Toprak, Gübre ve Su Kaynakları Merkez Araştırma Enstitüsü, toprak korunması konusunda önemli çalışmalar yürütmektedir. Toprak kirliliğini azaltmayı ya da toprağın verimini artırmayı amaçlayan UNESCO “Biyosfer Rezervleri Projesi” kapsamında Orman Genel Müdürlüğü, Doğal Hayatı Koruma Derneği gibi kuruluşlar önemli doğal alanların korunmasına yönelik ortak çalışmalar yürütmektedir. Ayrıca Türkiye’de Birleşmiş Milletler “Çölleşme ile Mücadele Sözleşmesi” kapsamındaki “Çölleşmeyle Mücadele Ulusal Eylem Planı” hazırlanmış ve uygulamaya konulmuştur.

     

    4.4- Yasalar ve uygulamalar

     

    Türkiye’de toprak kirliliği konusundaki yasal düzenlemeler, “Toprak Kirliliğinin Kontrolü Ve Noktasal Kaynaklı Kirlenmiş Sahalara Dair Yönetmelik”, “Evsel Ve Kentsel Arıtma Çamurlarının Toprakta Kullanılmasına Dair Yönetmelik”, “Tarımsal Kaynaklı Nitrat Kirliliğine Karşı Suların Korunması Yönetmeliği” ve “Kentsel Atıksu Arıtımı Yönetmeliği” kapsamındadır.

     

    Ülkemizde erozyonun önlemesine ilişkin ilk yasa, 1937’de çıkarılan “Orman Kanunu”dur. Ancak yasa, 1950’ye kadar uygulamaya geçirilmemiştir.

     

    Toprağın etkin olmayan biçimde kullanımı, örneğin tarıma uygun verimli topraklara inşaat yapılması, toprak kaybının en büyük nedenlerinden biridir. Bu nedenle çeşitli konulardaki yasalar “Toprak Koruma ve Arazi Kullanım Kanunu”, “Havza Islahı Yasası”, “Mera Kanunu” ve şehir planlama, inşaat, sanayi ve kalkınma konulu yasalar da dahil, toprağın etkin bir şekilde yönetilmesiyle ilgilidir. Ancak yasalar, gereğince uygulanamamakta ve bu da toprağın sürekli kaybedilip kirlenmesine yol açmaktadır.

     

    5- Biz neler yapabiliriz?

     

    Toprağın kirlenmesine yol açan etkenler ortadan kalktıktan sonra toprağın özellikleri, zaman alsa da normale dönebilir ya da toprak uygun şekilde işlenerek biraz olsun iyileştirilebilir.

     

    Kirlilik kaynaklarını azaltmak, toprağın ve yer altı sularının kirliliğini önlemek açısından çok önemlidir. Kirliliği önleme çalışmaları, toprak ve yer altı sularının korunmasına yönelik uygulamaların yanı sıra sanayi atıklarını azaltmaya yönelik uygulamaları da içermelidir.

     

    Kirlenmiş toprakları iyileştirmek için toprağın kazılması, yıkanması ve boşaltılması gibi çeşitli yöntemlere başvurulabilir. Ancak bu yöntemlerin maliyeti çok fazladır. Toprakta kirlilik yapıcı maddelerin hareketini engelleyen katkı maddelerinin kullanılması gibi yeni yöntemler daha düşük maliyetli ve etkilidir.

     

    Politika, yasalar ve uluslararası iş birliği: Havadaki zehirli maddelerin neden olduğu asitlenme ya da kirlenme gibi ülkelerin sınırlarını aşan birçok sorun, yalnızca ilgili ülkelerin ortak çabalarıyla çözülebilir. Avrupa’da bu amaçla çeşitli uygulamalar başlatılmıştır. Toprağı korumak için gerçekleştirilen ulusal ve uluslararası çabalar belirli kurallara uygun olmalıdır:

    • Toprağın korunması için iyileştirmeden çok, kirliliği önlemeye ağırlık verilmelidir.
    • Toprağın işlevlerinden yararlanmaktan çok, bunların korunmasına önem verilmelidir.
    • Arazi kullanımı toprağın yapısına uygun şekilde gerçekleştirilmelidir.
    • Geçmişte ortaya çıkmış zararlar giderilmeli, ancak korumaya yönelik önlemler de alınmalıdır.
  • Organik gıdalardan sonra organik tekstil ürünlerinin hızla yaygınlaşmasında, gelecek kuşakları da düşünen sürdürülebilir üretim akımı yanında, sağlıklı ve güvenli giyinme konusunda artan tüketici bilincinin etkisi büyüktür. Organik tekstil ürünleri önce özellikle bebek olmak üzere çocuk kıyafetlerinde, daha sonra bayan ve son olarak da erkek giyiminde tercih edilmeye başlanmıştır. Ev tekstili, sağlık ve kişisel bakım ürünlerinde de dikkate değer bir kullanım söz konusudur. Japonya, ABD ve Batı Avrupa’da birçok mağazada organik tekstil ürünleri satılmaktadır. İnternet üzerinden yapılan organik tekstil satışları da yaygınlaşmıştır. Ülkemizde tüketici ilgisi henüz gelişmiş ülkeler kadar olmamakla beraber, son yıllarda bir organik tekstil pazarının oluştuğu görülmektedir. Organik tekstil ürünleri daha pahalı olmasına rağmen tercih edilebilmektedir.

     

    Organik tekstiller, organik olarak yetiştirilmiş hammaddelerden (liflerden), zararlı kimyasallar ve boyalar kullanmaksızın, çevreye ve çalışanlara saygılı şekilde üretilen tekstil ürünleridir. Bir tekstil ürününün organik olduğunun göstergesi, uluslararası kabul gören bir organik tekstil standardına göre üretilmiş olduğuna dair etikettir. Organik tekstil üretimi için öncelikle tekstilde kullanılan doğal lif hammaddelerinin organik tarım kurallarına göre üretilen sertifikalı lifler olması gerekir. Genetiği değiştirilmiş organizma (GDO) içermeyen tohum ve ırklardan, sentetik ilaç ve hormon kullanmaksızın, tamamen doğal yöntemlerle; çalışanlara saygılı, çevreyi ve hayvanları koruyarak yetiştirilen organik lifler kullanılmalıdır. Bu yönüyle organik tekstil üretimi, organik lif tarımının devamı niteliğindedir ve organik lif tarımını tamamlayan, destekleyen bir süreçtir.

     

    Organik tekstillerin kapsamı ekolojik tekstillerden geniştir. (Oekotex Standard 100 gibi) bazı ekolojik tekstillerde ürünün üzerinde zararlı kimyasal/ kalıntı bulunmaması yeterlidir; bazılarında buna ek olarak ekolojik yöntemlerle üretilme şartı vardır. Buna karşılık organik tekstil üretimi, kullanılan hammaddenin organik tarımla yetiştirilmiş olmasından başlayarak, tüm üretim, depolama ve dağıtım süreçlerini de içine alacak şekilde ekolojik ve sosyal kriterleri kapsamaktadır.

     

    Organik tekstillerde kullanılan lifler

     

    Organik tekstil denilince ilk akla gelen organik pamuk ve dolayısıyla pamuklu organik tekstiller olmaktadır. Bunda, pamuğun ilk organik tarımı yapılan ve en fazla üretilen doğal lif olmasının etkisi vardır. Maalesef, doğal ve sağlıklı bir lif olarak bilinen pamuğun konvansiyonel tarımı dünyanın en zehirli ve tahripkar tarımıdır. Öyle ki, dünyadaki tarım alanlarının yaklaşık %2.4’ünde pamuk ekimi yapıldığı halde, tarımda kullanılan böcek ilaçlarının (insektisid) %16’sı pamuk tarımında kullanılmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerde ise tarım ilaçlarının (pestisid) %50’sinin pamuk tarımında tüketildiği tahmin edilmektedir. Bunlar özellikle tarım çalışanları için ciddi sağlık riskleri taşıyan ve ekosistem için de son derece zararlı ilaçlardır. Dolayısıyla, pamuğun organik olarak yetiştirilmesi diğer lif bitkilerine göre daha büyük bir önem arz etmektedir. Organik tarımla yetiştirilen ilk lif bitkisinin pamuk, ilk organik tekstillerin de bunlardan üretilen pamuklu ürünler olmasının nedeni budur.

     

    Organik olarak yetiştirilen keten, kenevir, jüt ve diğer bitkisel lifler ile; yün ve ipek gibi hayvansal liflerden de organik tekstil ürünleri üretilmektedir. Ancak, bunların miktarı organik pamuk ürünlerine göre son derece düşük kalmaktadır.

     

    Son yıllarda piyasada “organik bambu” olarak satılan ürünler de bulunmakla beraber, bu gerçekçi değildir. Zira, bambu lifleri doğrudan elde edilen doğal lifler değil; bambu bitkisinden elde edilen selüloz hammaddesinden üretilmiş rejenere selüloz esaslı yapay bir liftir. Üretiminde organik olarak yetişen bambu bitkileri kullanılmış olsa bile, lif üretiminde kullanılan kimyasal reaksiyonlar ve maddeler nedeniyle organik kabul etmek uygun değildir.

     

    Organik tekstil standartları

     

    Tüketiciye satın aldığı organik tekstil ürününün güvenilirliğini belgelemek ve organik olduğunu belgelemek amacıyla, organik tekstil işleme alanındaki başlıca standart birliklerinin ortak çalışmasıyla çıkarılan ve uluslararası kabul gören ilk standart, 2005’te yayınlanan, 2008, 2011 ve 2014’de revize edilen Global Organic Textile Standards (GOTS)’tır. En yaygın organik tekstil standardı olan GOTS, hammadde ve tekstil üretimi, etiketleme, ambalajlama, depolama, nakliye ve satış aşamalarındaki bütün faaliyetlerin çevresel ve sosyal sorumlulukla gerçekleştirilmesi için gerekli kuralları belirler. Standartta sosyal kriterler de önemli yer tutar; örneğin, sosyal ayrımcılık, zorla çalıştırma, aşırı çalıştırma, çocuk işçi çalıştırma yasaklanmaktadır. İki tür etiketleme yapılır:

     

    “Organik” etiketi: En az %95 sertifikalı organik lif içeren ürünler içindir. Kalan en fazla %5’lik kısım GDO’suz diğer konvansiyonel doğal lifler veya sentetik lifler olabilmektedir.

     

    “%x Organik Malzeme ile Üretilmiştir” etiketi: En az %70 sertifikalı organik lif içeren karışım ürünler içindir. Kalan en fazla %30’luk kısmın %10’a kadarının sentetik-rejenere lif olmasına izin verilmektedir. Ancak, çorap, tayt ve spor giyim ürünlerinde istisna olarak %25’e kadar sentetik-rejenere lif kullanımına izin verilir.

     

    Organik tekstil üretimi, GOTS tarafından yetki verilen bir sertifikasyon kuruluşundan alınan sertifika ile aynı kurumun uzmanlarının (sertifikerlerin) kontrolü altında, ilgili standartlara göre yapılır. Standart eklerinde belirtilen kurallara göre, yeşil-beyaz veya siyah-beyaz logo olacak şekilde iki tür etiket verilir.

     

    Uluslararası kabul gören bir diğer organik tekstil standardı da Organic Exchange (OE)’dir. OE standartları, sertifikalı organik pamuk kullanılarak yapılan tekstil ürünlerinin içindeki organik elyaf oranının izlenebilirliğini kontrol eder ve organik pamuk ekim alanlarının arttırılması amacına yöneliktir. Bu bağımsız standardın iki modülü bulunmaktadır:

     

    OE 100 Standardı: En az %95 sertifikalı organik pamuk içeren ürünler içindir. Kalan en fazla %5’lik kısım sentetikrejenere lif olabilmektedir.

     

    OE Blended Standardı: En az %5 sertifikalı organik pamuk içeren organik lif karışımlı tekstil ürünleri içindir.

     

    Ülkemizde ve dünyada organik pamuk üretimi

     

    Organik pamuk üretimi dünyada ilk defa 1980’li yılların sonunda Türkiye’nin Ege bölgesi ile ABD’de başlamıştır. ABD’de başlangıçta hızlı artan organik pamuk üretiminin yavaşlamasıyla Türkiye 2000’de organik pamuk üretiminde 1.sıraya yerleşmiş ve 2006-2007 sezonunda dünya organik pamuk üretiminin %40’ını tek başına üretmiştir. 2007-2008 sezonunda Hindistan büyük bir artışla 1.sıraya ve Suriye 2.sıraya çıkınca Türkiye 3.sıraya düşmüştür. Textile Exchange (TE) tarafından yayınlanan 2011 Organik Pamuk Pazar raporuna göre, Çin 3.sıraya yükselerek ülkemiz (2010 üretiminde) 4.sıraya düşmüştür. Ancak aynı raporda ülkemiz organik pamuk üretiminin istikrarlı bir şekilde sürdüğü ülkeler arasında yer almaktadır.

     

    Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı Bitkisel Üretim Genel Müdürlüğü organik tarımsal üretim verilerine göre, 2009’da dramatik bir düşüş (11 897 ton) gösteren organik pamuk üretimimiz 2010’da toparlanma sürecine girmiş (18 042 ton) ve 2011’de büyük bir artış (33 606 ton) kaydetmiştir. Organik tarım üretiminin ağırlığı Ege’den GAP bölgesine kaymıştır. 2011 verilerine göre başlıca organik pamuk tarımı yapılan iller Urfa, Aydın, İzmir, Hatay, Denizli, Mardin, Manisa, Adana ve Adıyaman olup üretimin üçte ikisi Urfa’da gerçekleşmiştir.

     

    TE 2011 verilerine göre 23 ülkede ciddi organik pamuk tarımı yapılmaktadır. Dünya organik pamuk üretimi 2005’e kadar çok yavaş, 2005-2010 arasında ise özellikle Hindistan’daki büyük artışın etkisiyle %500 artmıştır. Ancak, 2010-11 sezonunda dönem itibariyle dünya organik pamuk üretiminin %68’ini elinde tutan Hindistan’da meydana gelen %47’lik düşüşünün etkisiyle %37’lik dramatik bir düşüş olmuştur.

     

    Ülkemiz organik pamuk üretimi son dönemde istikrarlı bir artış göstermektedir. Üretilen organik pamuğun büyük çoğunluğu “organik tekstil ürünü” haline getirilerek ihraç edilmektedir. Bu artışa paralel olarak, ülkemizde organik tekstil üretimi yapan firmalar ve organik tekstil üretimi de hızlı bir şekilde artmıştır. Tekstil alt sektörleri arasında en hızlı büyüme organik pamuklu mamullerde meydana gelmiştir.

     

    Organik tekstil pazarı

     

    Dünyada organik tekstil ürünleri pazarı da üretimi gibi çok hızlı büyümektedir. Bunda ünlü markaların organik ürün satış programları etkili olmaktadır. 6,8 milyar dolar satışın gerçekleştiği 2011 TE raporuna göre dünyada en fazla organik ürün satan ilk on firma şöyle sıralanmaktadır: H&M, C&A, Nike, Zara, Anvil Knitwear, prAna, Puma, Williams-Sonoma, Target, Otto Group. Bu firmaların organik ürün satış oranlarını daha da arttırmayı planladıkları belirtilmektedir.

     

    Önümüzdeki yıllarda, bir yandan organik tekstil ürünlerine olan tüketici talebinin artması, diğer yandan da ünlü markaların organik ürün satış hedeflerini yükseltmesiyle pazardaki büyümenin devam etmesi beklenmektedir. Buna karşılık geçen yıllarda organik pamuk üretiminde meydana gelen üretim düşüşleri nedeniyle fiyatlarda dalgalanma ve buna bağlı olarak pazarda zayıflama olabileceği düşünülmektedir. Organik pamuk üretimini artırmanın önündeki en önemli engel olarak genetiği değiştirilmemiş kaliteli pamuk tohumu temininde yaşanan zorluklar gösterilmektedir. Bu nedenle, organik pamuk üretimindeki yavaşlamanın kısa süre daha devam edebileceği, ancak zamanla bu sorunun aşılarak üretimin ve pazarın tekrar büyüyeceği öngörülmektedir. Ülkemizde ise, organik pamuk üretiminin istikrarlı artışı nedeniyle yerli organik tekstil üreticilerinin de büyümeyi sürdürmeleri beklenmektedir.

     

    Kaynaklar
    – Anonim, Organik Tekstil, Tekstil & Teknik, 272 (9), 2007, s. 10-20
    – Tarakçıoğlu I. Organik Pamuk ve Tekstil Sanayii, İTO Yayınları, 2008
    – Leech A. Have you cotened on yet?, The Organic Cotton Initiative, 2012
    – Global Organic Textile Standard (GOTS), Version 4.0, 2014
    – Organic Exchange, OE 100 Standard-Version 1.3, 2009
    – Organic Exchange Blended Standard-Version 1.3, 2009
    – Kuyumcu O. Organik Tekstiller ve Hazır Giyim, İGEME, 2010
    – Textile Exchange, 2011 Organic Cotton Market Report, 2012

  • Saksıda ıspanak, marul, roka, sap kereviz gibi türler daha rahat üretilmekle birlikte, dikkatli bir uygulama ile yazlık sebzelerden domates, biber, patlıcan da zahmetsizce yetiştirilebilir. Bu sebzelerin renk ve biçimleri süs bitkisi gibi görünmelerini de sağlar.
     
    Tohumdan ilk kez yetiştiricilik yapılacak ve organik sertifikalı veya yerel tür tohumlar isteniyorsa, tarımsal araştırma enstitüleri, ekolojik üretici birlikleri ve tohum dernekleri yardımcı olabilir. Organik pazarlardan alınan meyve ve sebzelerin tohumları da ekim için kurutup saklanabilir. Bahar aylarında tohum kendi büyüklüğünün üç katı derinliğe ekilir, tohumun üç katı kadar elenmiş toprak ile kapatıp bastırılır ve saksı altındaki deliklerden su gelinceye kadar ilk su verilir. Saksı harcı aşırı kumlu süzek bir topraksa çimlenmeye kadar ara sıra elle kontrol edilerek yağmurlama sulama şeklinde, tohumlar kaydırılmadan sulanabilir. Taze tohumlar 2-3 haftada çimlenecektir. Yaza geçerken yetiştirmeye karar verildiyse bu bitkilerin fidelerini bulmak mümkündür.
     
    Günümüzde çok farklı saksı ve kaplar bulunuyor: kendi sulama haznesini üzerinde bulunduran, akşam lamba gibi yanan, devrilmeye karşı şekillendirilmiş, atık malzemelerden yapılmış vb. Hem her boyutuna ulaşma kolaylığı, hem de maliyeti ve su tutma özellikleri açısından plastik saksılar üretimde en çok tercih edilenlerdir. Doğal olsun denirse ve dış kap kullanılmayacaksa kil saksı seçilebilir; ancak bunu kullanmadan bir gün önce mutlaka suya doyurmak gerekir, yoksa ilk suyu toprak saksı çekebilir. Bitki köklerinin saksı tabağındaki suya nüfuz etmemesi, zarar görmemesi ve hava alması için saksının en altına kiremit kırıkları yerleştirilebilir. Tek yıllık biber, domates, patlıcan gibi türlerin çoğunda 50×60 cm bir saksı yeterlidir. Minyatür biberler için 20×30 cm’lik saksılar da yeter.
     

    Biber

     
    Biberin anavatanının Amerika olduğu, buradan dünyaya yayıldığı kabul edilmektedir. Bazı araştırmacılar merkezin Brezilya olduğunu öne sürmüştür. 16. yüzyıl başlarında Amerika’dan İspanya’ya gelen biber, oradan Avrupa’ya yayılmış, aynı yüzyılın sonlarına doğru İstanbul’a getirilmiştir.
     
    Biber Solanaceae familyasının Capsicum cinsine ait bir kültür bitkisi olup iki ana tür grubuna sahiptir: Ilık iklimlerde tek yıllık Capsicum annuum, tropik iklimlerde ise çok yıllık Capsicum frutescens yetişir.
     
    Ülkemizde genellikle dolmalık biberler, sivri biberler, süs biberleri bilinmekle beraber domates biberleri de tanınmaya başlamıştır. Son yıllarda kalın etli biber çeşitlerinin çoğalması ve yerli biberlerle izolasyon mesafesinin korunmaması sebebiyle tozlanma gerçekleşmiş, ince kabuklu dolmalık ve eski sivri biberlerimize ulaşmamız zorlaşmıştır. Evde yetiştireceğiniz türün yerel olması bu bakımdan da önemlidir.
     
    Biber tohumu karanlıkta daha iyi çimlenir. En uygun çimlenme sıcaklığı 25-30°C’dir. Tohumlar nemsiz ve serin bir ortamda çimlenme kabiliyetlerini 2-3 yıl korurken acı biberde bu süre daha kısadır. Çimlenme yüzdesi ilk yıldan itibaren hızla düşer.
     
    Biber gün uzunluğuna karşı nötr olmakla birlikte ışık şiddetinden kısmen hoşlanır, ışık şiddeti düşük yerlerde bol yapraklı ve az tomurcuklu olur. Nemi sever, sürekli ve düzenli sulanmalıdır. Her sebzede olduğu gibi organik maddece zengin toprakta iyi gelişir. Erken mahsul düşünülürse kumlu-tınlı, bol ama geç mahsul düşünülürse kumlu-killi topraklar tercih edilir.
     
    Biberde sık görülen hastalık ve zararlılar: Biber mozaik virüsü, fusarium, çökerten ve kök boğazı çürüklüğü. Virütik hastalıklar özellikle meyvede anormalliklere neden olurken, fusarium, yapraklarda oluşan solgunluk ve saplar kesilince iletim dokularında görülebilen kahverengimsi yapılardan anlaşılabilir.
     

    Domates

     
    Domatesin anavatanı güney Amerika’dır. Bugün kültürü yapılan domateslerin ana tür Lycopersicon peruvianum ile birlikte Lycopersicon hirsitum ve Lycopersicon pimpinellifolium’dan faydalanılarak geliştirildiği bilinmektedir.
     
    Lycopersicon esculentum’un kromozom sayısı 12 olup Lycopersicon pimpinellifolium ile kolayca melezlenir. Lycopersicon hirsitum ile çaprazlansa da kısırdır. Lycopersicon peruvianum ve Lycopersicon esculentum döllenirse partenokarpik (döllenme meydana gelmeden oluşan) meyveler gelişir. Bu nedenle tohumluk olarak kullanılacak türün özelliklerini iyi bilmek gerekir. Domatesin meyvesi bir üzümsü meyvedir ve genellikle iki gözlü olarak gelişir. Tohumlar bu gözler içinde yer alan ve tohumların çimlenmesini de önleyen bir sıvı içinde yer alır.
     
    Bu botanik tasnif yanında, domatesler bitkinin sürgün boyunun kısıtlanması ve serbest kalmasına göre yer domatesi (bodur, yarı bodur) ve sırık domates, ayrıca sanayi ve yemeklik domates olarak da ikiye ayrılır. Yer domatesi, günümüzde daha çok sanayi domates tipi olarak seçilmekte, salça üretimi için yetiştirilmektedir. Sofralık üretimleri ise kısmen yapılmaktadır. Yer domatesinden farklı olarak, sırık domates sadece taze yemeklik olarak yetiştirilir.
     
    Domates tohumları uygun koşullarda 5-6 yıl canlılığını koruyabilmektedir. Tohumların 3-4 saat ıslatıldıktan sonra ekilmeleri çimlenmeyi kolaylaştırır. Tohumlar 2-3 cm derinliğinde ekilmeli, ekimi takiben hafifçe sulanmalıdır. Çimlenme için en uygun toprak sıcaklığı 14-15°C’dir ve tohumlar bu sıcaklıkta 8-12 gün içinde çimlenir. Ekimden 5-7 hafta sonra elde edilen fideler asıl yerine dikilebilir. Fideler başlangıçta desteksiz bir şekilde durabilirken, yer veya sırık çeşidi oluşuna göre farklı gövde gelişmesi gösterir. Yer tiplerinde uzama sınırlı olur; sırık tiplerde ise uzama sınırsız olduğundan bitki sürekli büyüyerek yeni sürgünler verir. Gövde yaşlandıkça selüloz miktarı artar ve dayanıklılık kazanır ama meyveleri taşıyacak güçte olmadığından desteklemek ve askıya almak gerekir. Domates yetiştiriciliğinde ‘topluca budama’ denen koltuk alma, yaprak alma ve uç alma işlemleri yapılmalıdır. Gövde ile yaprak sapı arasındaki gözlerde çıkan sürgünlere ‘koltuk’, bu sürgünlerin alınması işlemine de ‘koltuk alma’ denir. Böylece tek gövdeli olarak büyümesini istediğimiz bitkinin şeklini korumuş oluruz. Koltuklar 5-15 cm boya eriştiklerinde çekmeden yukarıdan aşağı itme ile koparılır. Erken koparıldıklarında yeniden çıkma ihtimalleri vardır; geç koparıldıklarında ise hem boşa besin maddesi tüketmiş olurlar, hem de bitkide açılacak yara yüzeyi artmış olur. İşlem sabah saatlerinde yapılmalıdır. Yaprak alma ile olgunlaşmaya başlayan salkımların havalandırma ve ışıklanması sağlanır. Uç alma planlanan son hasat tarihinden 5-6 hafta önce, bırakılacak son salkımın 3-4 yaprak üzerinden yapılır. Bu budama da meyvenin olgunlaşmasını hızlandırır.
     
    Yetiştirme alanı sınırlı olanlar az dallanan kiraz, erik, armut, yürek tipli ufak tür domatesler seçebilir. Bazı türler salkım şeklinde düzenli olarak hasat etmeye uygundur. Yerel türleri yetiştirmek isteyenler pembe domates gibi çeşitleri de tercih etmektedir. Domatesler türlerine göre 3-4 g ile 800-1000 g arasında çok farklı ağırlıklara sahip olabilir. Türe uygun genişlikte kap, humusça zengin bir toprak karışımı ve sağlam bir destek sistemi hazırlamak gerekir. Domates toprak isteği bakımından çok seçici değildir. Ancak hafif karakterli topraklarda ürün erken gelişir ve bitki daha kısa ömürlü olur; ağır killi topraklarda ise geç gelişir ancak hastalık ve zararlılara karşı daha dayanıklı olur.
     
    Domateste sık görülen hastalık ve zararlılar: Kurşuni küf hastalığı, bakteriyel kanser ve solgunluk hastalığı, mildiyösü hastalığı (yaprak ve gövdede üstten bakıldığında büyük soluk yeşil renkte, daha sonra esmerleşen sınırları belirsiz lekeler), yeşilkurt zararı (meyve üzerinde siyah hareli delikler) ve beyaz sinek (bitki özsuyunu emerek beslenen larva ve erginler).
     

    Patlıcan

     
    Patlıcanın anavatanı Hindistan’dır. 13. yüzyılda İspanya yoluyla Avrupa’ya girmiş, Amerika’da ise kıtanın Avrupalılarca keşfinden sonra yayılmıştır. Patlıcanlar üç ana grup altında toplanır. Bunlardan Solanum melongena var. Esculentum ve Solanum melongena var. İnsanum sebze olarak kullanılmasına karşın Solanum melongena var. Ovigerum süs bitkisi olarak tanınır ve değerlendirilir.
     
    Patlıcan sıcak iklim sebzesidir. İyi bir yetiştiricilik için 5-6 aylık bir vejetasyon dönemine ihtiyaç vardır. En uygun sıcaklık 25-30°C’dir. Gece sıcaklığı 15°C’nin altına düştüğünde meyve bağlamada problemler ortaya çıkar, bitki gelişimi zayıflar, meyvelerde renk açılmaları görülebilir. Tohumdan da yetiştirilebilir ancak vejetasyon süresi uzun olduğundan tohum ekimindense fideden yetiştirme tercih edilebilir. Tohum ekimi bahardadır. Tohumların ekimden önce nemli bir bez arasında 10-12 saat bekletilmesi çimlenmeyi kolaylaştırır. Hava ve toprak neminde (%60) iyi gelişir.
     
    Patlıcan killi topraklarda iyi gelişmez, ağır ve rutubetli topraklarda kök çürüklüğüne yakalanır. Tuza orta derecede hassastır. Besin maddelerince zengin, tınlı, tınlı-kumlu topraklarda iyi gelişir. İlk can suyundan sonra meyveler görülünceye kadar fazla su verilmez. Patlıcanda ilk hasattan itibaren ürün önce artar, bir süre sonra azalır. Bu azalma tarlada hava sıcaklığının yükseldiği haziran-temmuz aylarında meydana gelir. Azalan verim eylül ayından itibaren tekrar artar ve mevsim sonuna doğru tekrar düşme gösterir. Hasat süresini uzatmak için, budama meyve miktarının azaldığı evrede yapılır. Tacın bir miktar üstünden dallar kesilerek bitki sert bir şekilde budamaya tabi tutulur. Daha sonra bol su verilir ve gübrelenir.
     
    Patlıcanda sık görülen hastalık ve zararlılar: Külleme, beyaz çürüklük, kurşuni küf, fusarium, çökerten ve kök boğazı çürüklüğü, bozkurt (belirgin özelliği ön kanatlarda bulunan böbrek şeklinde lekeler; başlangıçta bitkilerin taze yaprak ve sürgünlerini yiyerek, ileriki dönemlerde yalnız geceleri beslenirler; toprağa yakın yerden kök boğazından kesmek veya kemirmek suretiyle bitkinin kırılıp kurumasına neden olurlar) ve yaprak galeri sineği (larvalar yaprakların iki zarı arasında kalan etli doku ile beslenir ve galeri oluşturur; zarar görmüş bölgeler sararıp kurur ve yapraklar dökülür). Az miktarda bitki yetiştiriliyorsa elle mekanik mücadele tercih edilmelidir. Gerektiği durumlarda il ve ilçe müdürlüklerinin ilgili birimlerinden veya uzman kişilerden ayrıntılı bilgi alınmalı, gereksiz yere ilaçlama yapılmamalıdır.

  • Modernliğin yarattığı eski toprak özlemi (nostalji) bitkilere ve bitkisel tedavilere ilgiyi arttırdı. Tabiata dönmek istiyoruz ama yaya değil; modern tıbbi yöntemlerden ve ilaçlardan deva bulamadığımızda bitkilere sığınıyoruz. Eskiden sağlıkta ve hastalıkta içselleşmiş bir olağanlıkla başvurulan bitkiler, bugün bizim için, zor zamanda olağanüstü beklentilerimize cevap verecek yeni keşfedilmiş bir hazine.
     
    Hem bitkilere itibar, hem ilaçlara meşruiyet kazandırmak için modern ilaçların bir bölümünün kökeninde bitkiler olduğu söylense de, tıbbi bitkilerdeki en etkin maddeler ilaç olarak sentezlenince ayarını tutturmamız, etkilerini kontrol altına almamız zor oluyor. Öte yandan, bitkilerin sağlık etkileri konusunda yapılan yeni çalışmalar modern insanın bilimsel kanıt ihtiyacını karşılıyor. Şehirleşmemiş dünya nüfusunun önemli bölümü zaten gönüllü veya mecburi olarak modern ilaçlar yerine yerel tıbbi bitkileri kullanıyor. Şehirlerde ise bir yandan ilaç, bir yandan tıbbi bitki tüketimi artıyor.
     
    Anadolu’da gıda, kozmetik ve ilaç olarak kullanılan 500 kadar bitkinin 350 kadarı tabiattan toplanıyor ve bunların çoğu ‘vahşi toplama’ yüzünden tükenme tehdidi altında. Bazı bitkilerin abartılı biçimde ‘ünlenmesi’, talebi, fiyatları ve tükenme riskini arttırıyor. Tarımı yapılan 30 kadar bitkide gübre, pestisit ve herbisit kirliliği riski var. Anadolu’da büyük şehirlerin aktarlarında satılan 300 kadar tıbbi-aromatik bitkinin bir kısmı ithal. Bitkilerin toksik madde emmeyecek yerlerde yetiştirilmesi, etken maddeden zengin zamanda hasat edilmesi, etken madde kaybı olmayacak şekilde kurutulması, uygun sıcaklık-nem-ışık-temizlik şartlarında saklanması, doğru isimlerle satılması ve miadı dolmadan tüketilmesi konusunda problemler var.
     
    Endemik bitki türleriyle ilgili kayıt tutulmaması ve flora kaçakçılığı konusunda tedbir alınmaması yüzünden, değer kazanan tıbbi bitki türleri kaçırılıyor, gen şifreleri çözülüyor, ıslah projeleriyle farklı özellikte bitkiler üretiliyor, ilaç sanayiinde kullanılıyor. İnsanlar tabii-kültürel miraslarını, çok-uluslu şirketler tarafından yeni keşfedilmiş gibi patentlenen ürünler halinde satın almak zorunda kalıyor. Biyo-korsanlar bitki türlerinin yerlerini ve geleneksel bilgileri köylerde ve yaylalarda yaşayan, kötü niyetten şüphelenmeyen veya bu işi geçim kaynağı haline getiren yerli halktan öğreniyor.
     

    Fito-şifacılar

     
    Artan tıbbi bitki ve doğal mamul ticareti dünya çapında şirketler doğurdu. Bunların bazıları ‘çok basamaklı piramit pazarlama’ denen bir sistemle satış yapıyor. Ürünlerin piyasada değil, şahıs-bayiler yoluyla satıldığı bu sistemde herkes hem ürüne abone ettikleri, hem de onların abone ettikleri oranında kazanıyor. Yabancı konukların da çağrıldığı, ürünlerin ve pazarlama yönteminin tanıtıldığı toplantılar evanjelik vaazları andıran bir atmosferde geçiyor. Çok kazananlar -benzer temalarla- bayi adaylarını özendirici konuşmalar yapıyor. Şahit olduğum örnekler: “Kiramı bile ödeyemezken şimdi tripleksimde hiç kullanmadığım odalar var”, “bir zamanlar duraklarda otobüs beklerken şimdi, çarptığım jipi daha iyisiyle değiştirmeyi düşünüyorum”, “en meşhur restoranlara gidiyorum ve menüdeki fiyat hanesine bakmıyorum”, “Bali’deki tatilden daha yeni döndüm, işte slaytları”. Yakasında büyük bir “kilonu kontrol et” rozeti taşıyan tesettürlü hanımlar dahil, adaylar bu konuşmaları kontrollarını kaybetmiş biçimde alkışlıyor ve konuşmacıdan imza almak için sahneye koşuyor.
     
    Türkiye’de son yıllarda, şifa amacıyla bitkilerin kullanılmasını öğütleyen insanlarımız çok popüler. Hastalara ‘gayr-i resmi’ teşhis ve tedavi yöntemleri uygulayanlara, şifa versin vermesin, ‘şifacı’, bitkisel tedavi uygulayanlara da ‘fito-şifacı’ diyebiliriz. Konuyu fito-şifacılarla sınırlı tutuyorum.
     
    Şifacılar bazı özelliklerine göre sınıflanabilir:

    • Hekim olmayanlar, hekim olanlar

    • Tıbbi tahlilleri, teşhisleri dikkate almayanlar (veya alıyormuş gibi görünenler), dikkate alanlar

    • Neyi ne oranda verdiklerini meslek sırrı sayanlar, verdiklerinin muhtevası belli olanlar

    • Vakaları kaydetmeyenler, kaydedenler (kayıtların nasıl kullanıldığı ayrı bir mesele)

    • Para alanlar, para almayanlar

    • Televizyon-radyo-kitap-dergi-broşür-websayfası ile tanıtım yapanlar, yapmayanlar
     
    Yukarıdaki özellikler farklı kombinasyonlarla biraraya gelebiliyor.
     
    Birçok şifacının, redaksiyona tenezzül etmedikleri, Türkçesi ve imlası kötü ama gösterişli kitapları ve websayfaları var. Yazılanlar genellikle başka kaynaklardan derleme. Subjektif olarak vaka tecrübeleri yer alıyor. Biyografilerini hedefe uygun biçimde kaleme alıyorlar. Bu yayınlarda, kendilerini ululayan hasta mesajlarını başarılarına delil olarak gösteriyorlar.
     
    Şifacıların bir kısmı, tanınınca kendi özel ürünlerini hazırlıyor veya imal ettiriyor. Reçete ettikleri bitkilerin satışını yapanlar, bunu, güvenilir bitki bulmanın zor olmasıyla açıklıyor. Önceleri, her hastanın farklı olduğu ve farklı bir tedaviye ihtiyaç duyduğu, hazır formüller olmadığı, dolayısıyla her vakanın bizzat değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürenler, hastaları çoğalınca, seri mamulleri satmayı daha kârlı ve zahmetsiz buluyor. Bazıları televizyon kanallarının reyting mücadelesinde rol alırken kürlerinin ve kitaplarının satışını da yapmış oluyor.
     
    Özellikle medyada sık görünen şifacılar muhtemel hukuki problemlerden korunmak için tedbirli davranıyor. Hekim olmayanlar hastalarına hekimlerin teşhis koymasını tercih edebiliyor, hekimlerin verdiği tedavinin bırakılmamasını öğütleyebiliyor. Verdikleri devaların ilaç değil, gıda desteği olduğunu söyleyerek kanuna aykırı fiil işlemediklerini vurguluyorlar. Şifacıların kendi aralarında da mücadele oluyor. Biri diğerlerinin hatalarını yayınlıyor; onları eski yanlış bilgileri tekrarlamakla suçluyor; bir başkası kendinden bilgi, fotoğraf veya hasta çalındığını söylüyor.
     
    Türkiye’de son yıllarda fito-şifacılara duyulan ilgide medyanın, özellikle televizyonun, en çok da kadın ve haber programlarının rolü var. Televizyonun özel dili zaten insanları havaya sokuyor. Telkin etkisini gözardı etmemek lazım. Programdan çok önce başlayıp program boyunca devam eden sesli ve yazılı anonslar o kadar çok “az sonra mucize tedavi” diyor ki, iyileşmek isteyen hastanın ayağına şifacı gelmiş gibi oluyor. İş, “az sonra” sunulan formülü uygulayıp “mucizeyi yaşadım” mesajını iletmeye kalıyor.
     
    Modern tıbbın hâkim olduğu coğrafyalarda insanları arayışa yönelten sebepler üzerinde durulmuştur: Modern teşhis-tedavi sürecinde hastaların hekimlerden ve diğer sağlık personelinden yeterli ilgiyi ve şefkati görememesi, hekimlerin hastaları yeterince dinlememesi, onlara yeterince dokunmaması… Modern yöntemlerin faydasız veya zararlı olabilmesi… Bazı hekimlerin tamahı… Bu yazıyı bir şifacı yazsaydı, modern tıp için kötü örnekler bulması hiç zor olmazdı. Ayrıca hükümetler, mesela bitkilerin tıbbi kullanımı konusunda politika oluşturmuyor, hekimler tıbbi bitkileri ilgilenmeye değer bulmuyor diye insanlar dertlerine deva sunan kişilere başvurmasın mı?
     
    Ama göz önündeki hangi şifacımız hangi hastaya ne kadar vakit ayırıyor? Onu ne kadar dinliyor? Çoğu zaman tedaviler, bazen teşhisler uzaktan belirleniyor. Pazarlanan ürün ve kitapları göz önüne alınca, maddi kazançlarının büyük miktarlara ulaştığını görmek sürpriz değil. Fito-şifacılarımız hem şifanın tabiatta olduğunu söyleyip tıbbı güya basitleştiriyor, hem de bu işin ilmini yaptıklarını söyleyerek uzmanlıklarına, kitaplarına, kürlerine muhtaç olduğumuzu hissettiriyor. Ahmet Haşim, Almanların titr merakını anlatırken nakleder: İki kapı olsa, birinde “cennet”, diğerinde “cennet hakkında konferans” yazsa, Almanlar ikinci kapıya hücum edermiş. Biz de, tabiatın kapısında duran ve içeride olağanüstü şeyler gördüğünü, bize de göstereceğini iştihayla anlatan kişiye mest oluyor, bahşiş vermeden giremiyoruz.
     
    Bitkilerin mucizevî etkisini düşündüğümüz kadar insandaki mucizevî gücü düşünmüyoruz. Bu güç yalnız sağlık halinde veya sağlığa kavuşurken değil, hastalanırken, hatta hastalıktan ölürken de kendini gösteriyor. Birçok  zaman, hastalık tablosunu oluşturan belirtiler ve bulgular, aslında iyileşme, denge bulma çabasının tezahürü. Bu durumda sentetik ilaç kullanmak kadar bitkisel drog kullanmak da uygunsuz; ‘doğal tedavi’ bitkilerle tedavi değil, dış katkılardan çok zihinsel katkının önem kazandığı, belki yaşama değişikliği yapmamız gereken bir ‘kendiliğinden iyileşme’ süreci. Ama bazen hastalık, önüne geçilmez biçimde hükmünü sürüyor ve hiçbir tedavi, işleyişi kadar çözülüşü karşısında da aciz kaldığımız organizmaya can katamıyor.
     
    Geleneksel kültürlerde, “kocakarı” veya büyük ana, bereketin kaynağıdır ve aslında dünyanın kendisidir. Bitkilerin dilinden anlayan, onlarla konuşan ve onlardan aldıkları sırlarla “kocakarı ilaçlarını” yapan insanlar, yeryüzünde kendilerinden çok daha tecrübeli olan bu varlıklara gönül borcu hisseder. Bugünkü piyasa ise bitkilerden çok bitkilerin suyunu çıkaranlara paye veriyor ve tevazuun köreldiği bu iddialı performans, orijinal olanı tahrip eden bir restorasyon gibi, geleneği karikatürleştiriyor, çarpıtıyor, karartıyor.

Sayfa 1 Toplam: 41234

Copyright © 2013 - 2017 • Tüm Hakları Saklıdır.