Nükleer Santraller

Nükleer Santraller...

Hiroşima’ya ve Nagazaki’ye atılan nükleer bombalardan 6 yıl sonra 20 Aralık 1951’de ABD’li bilim insanları nükleer enerjiyi ...

Toprak Numunesi Alma

Toprak Numunesi Alma...

Toprak analizlerinin amacı; topraklarda bulunan besin maddesi miktarlarını tespit etmek suretiyle o topraklarda yetiştirilecek ...

  • Artık sadece yeşil kimliği ilan etmek, yeşil ürün üretmek yetmiyor. En önemlisi gerçekten yeşil olmak; yani hem üretilen üründe hem de ticari işletme olarak sürdürülebilir ve etik yani adil olmak…

     

    “Yeşil Pazarlama Manifestosu” kitabının yazarı John Grant, bu konunun ne kadar acil ve önemli olduğunu vurguluyor: “Eğer yeşil sorunlarla ilgilenmezsek 40-50 yıl içinde hiçbir pazar kalmayacak, dolayısıyla pazarlama da olamayacak!”

     

    John Grant, “yeşil sorunlar” denen tamamen geniş kitlelere kısa yoldan mesajı iletmek derdiyle bir kısaltmaya gidiyor. Demek istediği aslında iklim değişikliği, çevresel felaketler, türlerin yok oluşu, çevresel kirlilik ve açlık vs… Bu sorunlarla karşı karşıya olduğumuz bu günlerde nasıl yaşam biçimimizi, üretim ve tüketim anlayışlarımızı gözden geçiriyorsak, aynı şeklide pazarlama anlayışının da değişmesi gerektiği görüsünü savunuyor. Evet, pazarlama kelimesi çoğumuza antipatik geliyor olabilir. Ama ne yazık ki artık hayatımızın bir parçası. Her gün hepimiz onlarca pazarlama faaliyeti ve reklam ile deyim yerindeyse burun burunayız. Grant, “yeşil pazarlama” derken, ilk anda anlaşılacağı üzere “yeşil tüketici kampanyaları”ndan söz etmiyor. Bu tür kampanyalar artık çok gerilerde kaldı. Artık sürdürülebilir bir yaşam için, üretim gibi pazarlama da sürdürülebilir olmak zorunda.

     

    Grant, “Karbon ayak izlerinde gerekli görülen %70’lik düşüşe yaklaşmak için gerçekten cesur olmamız gerek” diyor ve ekliyor:
    “Yeşil olmak, sadece orta sınıf, liberal, eğitimli insanlara özgü değildir, bu herkesin sorunudur. Yeşil şeyleri normal yaşamın bir parçası haline getirmek bir görevdir. Bütün yük hükümetlerin, şirketlerin ya da STK’ların üzerinde değildir, hepimiz sorumluluğu paylaşmaktayız. Yeşil pazarlama şık, kışkırtıcı, merak uyandırıcı, eğlenceli, etkili ve yaratıcı olabilir. Hatta yeşil (değerli, hippi, doğal vs.) görünmek zorunda bile değildir.”

     

    Grant, yeşil pazarlamayı potansiyel bir çözümün parçası olarak sunuyor. Grant’e göre sadece yeşil ürün üretmek yeterli değil, daha fazla tüketimi öngörmeyen adil ve yeşil yaşam tarzını destekliyor, yerleştiriyor olmak gerek. Ayrıca yeşil konulara inanmak ve bütün organizasyonun etkinliklerinin bu temelde çalışmasını sağlamak gerek…

     

    Yazar bu noktada bir konuya dikkat çekiyor: Özellikle “…gibi yapmak” ve “yeşile boyamak” tan kaçınmak.. “Eğer yeşil pazarlama sadece kâr amaçlı olursa doğrudan sorgulanmayı hak ediyor demektir.’

     

    Yeşil Pazarlama Manifestosu, IPCC raporunu hatırlatarak küresel ısınmanın yol açtığı iklim değişikliğinin %95‘ten fazla insan faaliyetlerinden kaynaklandığını hatırlatıyor ve bunun temel olarak fosil yakıt kullanımından ileri geldiğini söylüyor ve Grant, “… her birey için kaynakların kullanımında %66-85 oranında düşüşe ihtiyaç var” diyerek sürekli tekrar ediyor: “Yaşam tarzlarımızın tanınmayacak derecede değişmesi gerekiyor.”

     

    Grant’in de dediği gibi yılda beş kez uçağa binmeye, su gibi benzin yakmaya, evimizde daha fazla kimyasal temizlik ve kozmetik kullanmaya, cep telefonlarını, bilgisayarları çöpe atmaya, kilometrelerce öteden gelen yiyecekler yemeye daha fazla dayanamayız… “Sürdürülebilir ve gerçek bir gelişme sağlamak için tüketici imaj oluşumunun durması gerek… Yeni lüksler yaratmak (uzun süreli yoga kaçamakları, etik safari tatilleri) kesinlikle ileri götürmez… Savurganlığı, açgözlülüğü ve bencilliği ortadan kaldırırken yerine bir şeyler eklememiz gerekir. Yeşil (ve sürdürülebilir) ürünler sadece sorumlu değildir; onlar daha iyidir, daha dayanıklı, ucuz, güzel, sağlıklı, sosyal gruplara uzanmakta, bir şeylere ait olmaktadır. Geleceğin yeşil ürünleri, hizmetleri ve işletmeleri hayat dolu ve heyecanlı biçimde yaratıcıdır. (…) İnsanı 50 yıl içinde en kötüyü bekleyen bir tükenişin içine terk edemeyiz.

     

    Bunun üstesinden geleceğiz. Acı ve mücadele dolu olacaktır ama dünya o zaman eskisinden daha iyi olacaktır…”

  • Küresel ısınmanın hayatımıza etkileri arttıkça, sanayi toplumunda çok kısıtlı bir etki alanı olan “doğal ve çevre dostu ürün” konsepti, son derece hızlı bir biçimde geniş tüketici kitlelerine doğru yayılmaya başladı. ABD’de birkaç yıl öncesine kadar “küresel ısınma” konusunda toplumun farkındalığı %20’ler düzeyindeyken şu anda %80’lere yükselmiş durumda. Avrupa’da bu oran çok daha yüksek. Anlaşılıyor ki “küresel ısınma” kavramı, sıradan tüketici için, eskiden beri “bir avuç çevrecinin tekrarlayıp durduğu” çevre sorunlarından çok daha farklı bir yere yerleşti.

     

    Bir kere sorun, gelecekteki bir sorun olmaktan çıkıp güncel bir sorun haline gelmiş durumda! “İklim değişimi” tehlikesi ilk kez 1950’lerden ortaya atılmış bir fikir olsa da, tüketici gözünde bu kadar önem kazanması hiç kuşkusuz iklime bağlı çevresel felaketlerin, kıtlık ve açlık gibi tehlikelerin açık açık baş göstermesinden kaynaklanıyor.

     

    İklim değişiminin önemine tüketicilerden çok önce ikna olmuş ve stratejik önceliklerini buna göre belirlemiş, bu süreçte ciddi fırsatlar gören bazı büyük şirketlerin de bu bilinçlenme sürecini hızlandırdığını inkâr etmemek gerekiyor elbette. Ancak tüketicideki çevre bilincini artırmakla birlikte, bu konunun şirketlerin stratejik öncelikleri içinde yer almaya başlaması, aslında işin de, kafaların da biraz karışmaya başladığı noktayı oluşturuyor.

     

    General Electric, Tesco, HSBC, Siemens, Arcelor Mittal gibi çok büyük şirketler, üretimlerinde karbon salımını azalttıklarını, hatta “sıfır karbon” hedeflediklerini söyleyerek çevre konusunda rakiplerinden daha duyarlı olduklarını vurguluyorlar. Hatta GE gibi, daha da ileri giderek iletişim stratejilerini “ecomagination” [ge.ecomagination.com] gibi bir konsepte oturtan kuruluşlar da var. Arcelor Mittal gibi çelik üreticisi firmalar çelik kullanımının “sürdürülebilirliğe” olan katkılarını vurgularken Siemens geliştirdiği ürünlerle karbondioksit salımını azalttığını öne sürüyor. Otomobil üreticileri ise hidrojen kullanan hibrid araçların veya elektrikli taşıtların tasarımlarını geliştiriyor, denemelerini yapıyor. Kısaca büyük ölçekli şirketler, bir yandan yenilenebilir enerjiler ve sürdürülebilir kalkınmaya yönelik çalışmalarını büyük bir hızla sürdürüyor. Ama bir yandan da cirolarının önemli bölümünü hâlâ petrol ve gaz gibi eski enerjilere dayanan operasyonlardan elde ediyorlar…

     

    Peki bir yandan “daha az karbon” diye bağıran, bir yandan da attıkları her adımda atmosfere karbon salan bütün bu şirketleri tüketicileri kandıran, küresel ısınma korkusundan faydalanmaya çalışan birer sahtekâr olarak mı görmeliyiz? Bunu yapanların varlığını elbette inkâr edemeyiz. Ama çevreye yönelik tüm bu iddiaların tamamını da sahtekârlık olarak görmek mümkün değil. John Grant’ın Green Marketing Manifesto adlı kitabı “Green Washing” yani “yeşile boyama” veya “yeşil yıkama” nın bir yalan olduğunu ama buna bakarak “yeşil pazarlama” işini de bir yalan olarak görmemek gerektiğini söylüyor ve ekliyor; “Çünkü eğer daha sürdürülebilir bir yaşam istiyorsanız, bunu gerçekten yapmanız gerekir…” John Grant’a göre bundan 10 yıl sonra düşük karbon tüketimine yatırım yapan veya üretimlerini düşük karbon tüketimi üzerine kuran şirketler kazançlı çıkacak. Ünlü sosyolog Anthony Giddens da çevre teknolojilerinin önümüzdeki 20 yılda, hayatımızda bilişim teknolojilerinin yaptığı değişiklikten çok daha fazlasını yapacağını söylüyor. Yani şu andaki durum 20 yıl önce İT sektörünün durumuna benziyor.

     

    Bu öngörüler bizi çok temel bir ayırıma götürüyor; “Yeşil Pazarlama”, kulaktan kulağa pazarlama, doğrudan pazarlama, mass marketing ve benzeri pazarlama yöntemleriyle karıştırılmamalı! Yeşil pazarlama bir “pazarlama yöntemi” değil; değişen veya değişeceği kabul edilen tüketici tutumları doğrultusunda çevreye duyarlı, sürdürülebilir yaşama katkı sağlayacak ürün ve hizmet geliştirmek anlamına geliyor.

     

    Yani bugünkü pazarlama için veri kabul ettiğimiz “pazarlama eşittir yenilikçilik” formülü yeşil pazarlama için de geçerli. İşte tam bu noktada artık bir başka kavramı daha devreye almak gerekiyor. O da “yeşil inovasyon” veya “yeşil yenilikçilik”… Yani tüketicinin bir takım ihtiyaçlarını gidermek için ürün veya hizmet geliştireceksiniz ama geliştirdiğiniz ürün veya hizmet aynı zamanda küresel ısınmaya veya başka çevresel zararlara neden olmayacak.

     

    Elbette bunu başarmak bir süreç. Bazı firmalar bu işe gerçekten başladı, bazısı da “başlamış gibi” yapmaya devam ediyor. Bir bölümü yavaş, bir bölümü daha hızlı, bu sürece uyum gösterecek, bazılarının pek de “Yeşil Olmayan” faaliyetleri ekonomik açıdan gerekli olduğu için bir süre daha devam edecek. Ama sonuçta bu sürece kendini uyduramayan firmalar ortadan kalkacak. Zira günümüzde “…mış gibi” yapan firmaların bunu uzunca bir süre devam ettirebilmesi mümkün değil.

     

    Naked Company (Çıplak Şirket) ve Wikinomics kitaplarının yazarı Don Tapscott, değişen ekonomi ve değişen marka mimarisini anlatırken şeffaflığın önemine şu sözlerle dikkat çekiyor: “Müşteriler, ortaklar, tedarikçiler vs. vs. artık herkes sizi inceliyor. Eğer çıplak kalacaksanız fit olmak zorundasınız. Sahici olmalısınız, açık ve dürüst olmalısınız eğer böyle olmazsanız “gibi” yaparsanız hemen fark edilirsiniz.”

     

    Küresel ısınma tehlikesi, “bildiğiniz kapitalizmin” büyüme sürecini önemli ölçüde sekteye uğratacak gibi görünüyor. Çünkü şimdiye dek Kuzey Amerika ve Avrupa kıtasıyla sınırlı olan “tüketici”, artık Güney Amerika’ya ve Asya’ya doğru yayılıyor. Birkaç yüz milyon Çinli’nin bir o kadar Hintli’nin ve bir kadar Brezilyalı’nın bir Amerikalı veya bir Alman kadar karbon salımına neden olması şu sıralar Batılıların en büyük kaygısı. Nitekim Almanya Eski Dışişleri Bakanı ve Yeşiller Partisinin önde gelen isimlerinden Joschka Fischer İstanbul’daki bir konferansta bu kaygıyı açıkça dile getirmişti. Bugünkü sistem büyümeye devam etmek, varlığını sürdürmek istiyorsa, en azından karbon tüketimine dayalı ekonomik sistemi dönüştürmek zorunda. Bu, 20 yıllık bir gelecekte Anthony Giddens’ın işaret ettiği gibi yaşam tarzımızın kökten değişmesi, kentlerin, iş yapma biçimlerinin, ulaşımın, inşaattan gıdaya tüm sektörlerin, pazarın ve pazarlamanın yeniden tasarlanması demek…

     

    Ancak bu kadar büyük bir değişim dalgasını “tehlike” olarak görenler bu işten pek kârlı çıkmayacak. Joschka Fischer’ın dediği gibi bu değişimi bir fırsat olarak görenler yeni ekonomide kendilerine önemli yerler edinecekler. Ve unutmamak gerekiyor ki bu değişim yalnızca büyük firmaların, büyük devletlerin şekillendirdiği bir süreç olmayacak. Küçükler de bu süreçte önemli çıkışlar yapabilecekler.

     

    Anlatmak istediğim ise şu; dünyada çok büyük bir değişimin eşiğinde duruyoruz. Eski, alışık olduğumuz yaşam tarzımıza bağlanıp kalmak yerine artık yeşil yenilikçiliğin peşinde koşarsak, bu işten yaşamın her alanında kazançlı çıkmamamız için bir neden yok…

Copyright © 2013 - 2017 • Tüm Hakları Saklıdır.