Toprak Kirliliği

Toprak Kirliliği...

Toprak, ana materyal adını verdiğimiz kayaçların, organik atıkların uzun bir süreç içinde birçok fiziksel, ...

Flora ve Fauna Kaçakçılığ...

Bilim politikamızın yetersizliği, endemik türlerimizle ilgili kayıt tutulmaması ve istatistik oluşturulmaması, kaçakçılık konusunda gereken ...

  • Küresel ısınmanın hayatımıza etkileri arttıkça, sanayi toplumunda çok kısıtlı bir etki alanı olan “doğal ve çevre dostu ürün” konsepti, son derece hızlı bir biçimde geniş tüketici kitlelerine doğru yayılmaya başladı. ABD’de birkaç yıl öncesine kadar “küresel ısınma” konusunda toplumun farkındalığı %20’ler düzeyindeyken şu anda %80’lere yükselmiş durumda. Avrupa’da bu oran çok daha yüksek. Anlaşılıyor ki “küresel ısınma” kavramı, sıradan tüketici için, eskiden beri “bir avuç çevrecinin tekrarlayıp durduğu” çevre sorunlarından çok daha farklı bir yere yerleşti.

     

    Bir kere sorun, gelecekteki bir sorun olmaktan çıkıp güncel bir sorun haline gelmiş durumda! “İklim değişimi” tehlikesi ilk kez 1950’lerden ortaya atılmış bir fikir olsa da, tüketici gözünde bu kadar önem kazanması hiç kuşkusuz iklime bağlı çevresel felaketlerin, kıtlık ve açlık gibi tehlikelerin açık açık baş göstermesinden kaynaklanıyor.

     

    İklim değişiminin önemine tüketicilerden çok önce ikna olmuş ve stratejik önceliklerini buna göre belirlemiş, bu süreçte ciddi fırsatlar gören bazı büyük şirketlerin de bu bilinçlenme sürecini hızlandırdığını inkâr etmemek gerekiyor elbette. Ancak tüketicideki çevre bilincini artırmakla birlikte, bu konunun şirketlerin stratejik öncelikleri içinde yer almaya başlaması, aslında işin de, kafaların da biraz karışmaya başladığı noktayı oluşturuyor.

     

    General Electric, Tesco, HSBC, Siemens, Arcelor Mittal gibi çok büyük şirketler, üretimlerinde karbon salımını azalttıklarını, hatta “sıfır karbon” hedeflediklerini söyleyerek çevre konusunda rakiplerinden daha duyarlı olduklarını vurguluyorlar. Hatta GE gibi, daha da ileri giderek iletişim stratejilerini “ecomagination” [ge.ecomagination.com] gibi bir konsepte oturtan kuruluşlar da var. Arcelor Mittal gibi çelik üreticisi firmalar çelik kullanımının “sürdürülebilirliğe” olan katkılarını vurgularken Siemens geliştirdiği ürünlerle karbondioksit salımını azalttığını öne sürüyor. Otomobil üreticileri ise hidrojen kullanan hibrid araçların veya elektrikli taşıtların tasarımlarını geliştiriyor, denemelerini yapıyor. Kısaca büyük ölçekli şirketler, bir yandan yenilenebilir enerjiler ve sürdürülebilir kalkınmaya yönelik çalışmalarını büyük bir hızla sürdürüyor. Ama bir yandan da cirolarının önemli bölümünü hâlâ petrol ve gaz gibi eski enerjilere dayanan operasyonlardan elde ediyorlar…

     

    Peki bir yandan “daha az karbon” diye bağıran, bir yandan da attıkları her adımda atmosfere karbon salan bütün bu şirketleri tüketicileri kandıran, küresel ısınma korkusundan faydalanmaya çalışan birer sahtekâr olarak mı görmeliyiz? Bunu yapanların varlığını elbette inkâr edemeyiz. Ama çevreye yönelik tüm bu iddiaların tamamını da sahtekârlık olarak görmek mümkün değil. John Grant’ın Green Marketing Manifesto adlı kitabı “Green Washing” yani “yeşile boyama” veya “yeşil yıkama” nın bir yalan olduğunu ama buna bakarak “yeşil pazarlama” işini de bir yalan olarak görmemek gerektiğini söylüyor ve ekliyor; “Çünkü eğer daha sürdürülebilir bir yaşam istiyorsanız, bunu gerçekten yapmanız gerekir…” John Grant’a göre bundan 10 yıl sonra düşük karbon tüketimine yatırım yapan veya üretimlerini düşük karbon tüketimi üzerine kuran şirketler kazançlı çıkacak. Ünlü sosyolog Anthony Giddens da çevre teknolojilerinin önümüzdeki 20 yılda, hayatımızda bilişim teknolojilerinin yaptığı değişiklikten çok daha fazlasını yapacağını söylüyor. Yani şu andaki durum 20 yıl önce İT sektörünün durumuna benziyor.

     

    Bu öngörüler bizi çok temel bir ayırıma götürüyor; “Yeşil Pazarlama”, kulaktan kulağa pazarlama, doğrudan pazarlama, mass marketing ve benzeri pazarlama yöntemleriyle karıştırılmamalı! Yeşil pazarlama bir “pazarlama yöntemi” değil; değişen veya değişeceği kabul edilen tüketici tutumları doğrultusunda çevreye duyarlı, sürdürülebilir yaşama katkı sağlayacak ürün ve hizmet geliştirmek anlamına geliyor.

     

    Yani bugünkü pazarlama için veri kabul ettiğimiz “pazarlama eşittir yenilikçilik” formülü yeşil pazarlama için de geçerli. İşte tam bu noktada artık bir başka kavramı daha devreye almak gerekiyor. O da “yeşil inovasyon” veya “yeşil yenilikçilik”… Yani tüketicinin bir takım ihtiyaçlarını gidermek için ürün veya hizmet geliştireceksiniz ama geliştirdiğiniz ürün veya hizmet aynı zamanda küresel ısınmaya veya başka çevresel zararlara neden olmayacak.

     

    Elbette bunu başarmak bir süreç. Bazı firmalar bu işe gerçekten başladı, bazısı da “başlamış gibi” yapmaya devam ediyor. Bir bölümü yavaş, bir bölümü daha hızlı, bu sürece uyum gösterecek, bazılarının pek de “Yeşil Olmayan” faaliyetleri ekonomik açıdan gerekli olduğu için bir süre daha devam edecek. Ama sonuçta bu sürece kendini uyduramayan firmalar ortadan kalkacak. Zira günümüzde “…mış gibi” yapan firmaların bunu uzunca bir süre devam ettirebilmesi mümkün değil.

     

    Naked Company (Çıplak Şirket) ve Wikinomics kitaplarının yazarı Don Tapscott, değişen ekonomi ve değişen marka mimarisini anlatırken şeffaflığın önemine şu sözlerle dikkat çekiyor: “Müşteriler, ortaklar, tedarikçiler vs. vs. artık herkes sizi inceliyor. Eğer çıplak kalacaksanız fit olmak zorundasınız. Sahici olmalısınız, açık ve dürüst olmalısınız eğer böyle olmazsanız “gibi” yaparsanız hemen fark edilirsiniz.”

     

    Küresel ısınma tehlikesi, “bildiğiniz kapitalizmin” büyüme sürecini önemli ölçüde sekteye uğratacak gibi görünüyor. Çünkü şimdiye dek Kuzey Amerika ve Avrupa kıtasıyla sınırlı olan “tüketici”, artık Güney Amerika’ya ve Asya’ya doğru yayılıyor. Birkaç yüz milyon Çinli’nin bir o kadar Hintli’nin ve bir kadar Brezilyalı’nın bir Amerikalı veya bir Alman kadar karbon salımına neden olması şu sıralar Batılıların en büyük kaygısı. Nitekim Almanya Eski Dışişleri Bakanı ve Yeşiller Partisinin önde gelen isimlerinden Joschka Fischer İstanbul’daki bir konferansta bu kaygıyı açıkça dile getirmişti. Bugünkü sistem büyümeye devam etmek, varlığını sürdürmek istiyorsa, en azından karbon tüketimine dayalı ekonomik sistemi dönüştürmek zorunda. Bu, 20 yıllık bir gelecekte Anthony Giddens’ın işaret ettiği gibi yaşam tarzımızın kökten değişmesi, kentlerin, iş yapma biçimlerinin, ulaşımın, inşaattan gıdaya tüm sektörlerin, pazarın ve pazarlamanın yeniden tasarlanması demek…

     

    Ancak bu kadar büyük bir değişim dalgasını “tehlike” olarak görenler bu işten pek kârlı çıkmayacak. Joschka Fischer’ın dediği gibi bu değişimi bir fırsat olarak görenler yeni ekonomide kendilerine önemli yerler edinecekler. Ve unutmamak gerekiyor ki bu değişim yalnızca büyük firmaların, büyük devletlerin şekillendirdiği bir süreç olmayacak. Küçükler de bu süreçte önemli çıkışlar yapabilecekler.

     

    Anlatmak istediğim ise şu; dünyada çok büyük bir değişimin eşiğinde duruyoruz. Eski, alışık olduğumuz yaşam tarzımıza bağlanıp kalmak yerine artık yeşil yenilikçiliğin peşinde koşarsak, bu işten yaşamın her alanında kazançlı çıkmamamız için bir neden yok…

  • Sığmıyoruz: İnsan türü, günümüzde hızla çoğalıyor. Çoğaldıkça da gerekli gereksiz ihtiyaçları doğrultusunda doğal alanları istila ediyor. Birleşmiş Milletler’in tahminine göre nüfus artışı ve bu artışa karşılık veremeyen doğal kaynaklar nedeniyle 21. yüzyılın ilk yarısında dünyadaki açlık tehlikesinin boyutları, tahmin edilemeyen ölçülere ulaşacak. Açlık tehlikesi önlenemediği takdirde sekiz yüz milyon insanın öleceği, bunun iki yüz milyonunun beş yaşın altındaki çocuklar olacağı bildiriliyor.

     

    Kararıyoruz: Sahile yapılan otoyol, Türkiye’nin akciğeri denebilecek ölçüde “yeşil” potansiyele sahip Karadeniz Bölgesi’ni denizden kopararak, yalnızca “kara” yaptı. Doğanın on binlerce yılda oluşturduğu muhteşem bir dizge ve muhteşem bir güzellik, en fazla 50-60 yıllık bir ekonomik çıkar uğruna yok edildi. Ya sonrası? Daha bugünden erozyon, heyelan, yol yapımı, madencilik, nüfus artışı, plansız tarım ve ormancılık tehdidiyle bunalan bölgenin geleceği sizce nasıl olabilir?

     

    Çölleşiyoruz: Dünya ekonomisi, coğrafyası, iklimi ve toplumsal düzenleri sessiz bir krizin içinde. Tüketim alışkanlıkları yüzünden her geçen yıl doğal alanlardan elde edilen ürünlere talep artmakta. Daha fazla buğday, mısır, pirinç, şekerkamışı, meyve sebze, kereste elde etmek için bitme sınırındaki toprak daha fazla tahrip ediliyor. Bir yıl içinde sadece Türkiye’de 1.4 milyar ton toprak kaybediliyor. Dünyanın yeşil rengi sarardı. Ganj, Mississippi, Huang Hi, Nil, Amazon, Mekong gibi dünyanın en büyük ırmakları başta olmak üzere tüm akarsular sapsarı akıyor. Bir süre sonra yerkabuğunda kara toprak kalmayacak.

     

    Biyolojik Kıyamet: Dinozorların yok olduğu 65 milyon yıl öncesinden bugüne, yeryüzünde bu büyüklükte bir tür çeşitliliği kaybı yaşanmadı. Çağdaş insanın gerçekleştirdiği canlı türü katliamı, yakın jeolojik devirlerde gözlenen tür kayıplarından 400 kat daha hızlı.

     

    Son 100 yılda yaklaşık 30 bin bitki türü yok oldu. Günümüzde her gün üç canlı türünün soyu tükeniyor. 1950 ile 1980 yılları arasındaki otuz yıllık kısa dönemde dünya ormanlarının %25’i yok edildi. Yeryüzündeki yaşamın 500 milyon yıllık tarihinde hiçbir canlı türü, biyosferi bu ölçüde tahrip etmedi, tahrip edebilecek güce ulaşmadı.

     

    Deniz Bitti: Denizlerdeki doğal yaşam tablosu giderek kararıyor. Tanımlanabilen 24 bin türle omurgalıların en kalabalık ailesi olan balıklar hızla azalıyor. Yaşama alanlarının başta kirlilik olmak üzere birçok nedenden değişimi, yok edilen kıyı ekosistemleri, büyük bir hızla tahrip edilen mercanadalar ve aşırı avcılık balıkları ve diğer deniz canlılarının soyunu tehlike altına sokuyor. Denize atılan küçük bir naylon torba bile, onu denizanası sanan bir deniz kaplumbağasının midesine inerek ölümüne neden oluyor. Şu anda dünya denizlerindeki tüm balık türlerinin üçte biri yok olma tehdidiyle karşı karşıya… Bir düşünün: Çok değil, 25-30 yıl öncesinde deniz kaplumbağalarının, Akdeniz foklarının yaşadığı Marmara Denizi’nde kaç balık türü kaldı?

  • Dünyanın 19. yüzyıldan sonra yaşadığı değişimler doğayı, olanaklarından yararlanmamız, engellerinin ise hakkından gelmemiz gereken bir “şey”e dönüştürdü. Ucu bize dokunmadıkça bir canlının soyunun tükenmesine tepki vermiyoruz. Oysa evrenden silinen her canlı küçük bir kıyamet meydana getiriyor.

     

    Her insan bir ağaç tepesinde uyur. Tedirginlik veren bir durumdur bu, uykularımız ağaçtan düşmenin korkusuyla gölgelenir. Bazen rüyalarımızda düştüğümüzü görürüz. Tutunacak bir şey yoktur, ayaklarımız boştadır, zemin hızla bize yaklaşmaktadır. Derken sıçrayıp uyanırız, yatağımızda olduğumuzu görüp rahatlarız. Ama tek­rar uykuya daldığımızda yine o ağaçtayızdır. Ve düş­me korkusu yine belirir.

     

    Ara sıra bizi ziyaret eden bu kâbustan Jack London “Adem’den Önce” romanında bahsediyordu. Bu kor­ku atalarımızdan devraldığımız bir mirastır romana göre. Düşme olasılığı sürekli ve yoğun bir endişe olarak ağaçlarda uyuyan ilk insanların içine öyle yer­leşmişti ki türümüz buna karşı hâlâ tetiktedir. Roma­nın kahramanı ise iki kişilikli bir adamdır. Aslında bir modern çağ insanıdır ama rüyalarında tarih önce­si atalarımızdan birinin hayatını yaşar. Meyve toplar, ırmakta yüzer, yırtıcı hayvanlardan kaçar. Bu iki ya­şam birbirinden çok farklıdır elbette. Ama türümüz açısından ne ve kim olduğumuzla ilgili küçük bir ay­rıntı, bir düşünce iki adamı yer yer birbirine bağlar.

     

    Günümüzde doğadan uzak yaşıyoruz. Çevremiz­le aramıza giren bu mesafe mekânsal olduğu kadar zihinseldir de. Doğa artık uzak bir memleket gibidir. Geriye sadece dalları arasında uyuduğumuz bir ağaç kaldı. Düşlerimizde büyüyen, uyanık halimizin haber­dar olmadığı bir ağaç.

     

    Çevre niçin sosyolojinin ilgi alanına girmeli? Bu soruyu sosyolog Anthony Giddens soruyor ve yine kendisi yanıtlıyor: Çevre üzerindeki etkimizin kökle­ri toplumdur ve sonuçlarının çoğu da toplumsaldır. Bu tür bir bağlantı şimdiye kadar genellikle gözden kaç­tı. Doğayla ilişkimizin teknik bir mesele olduğu, bilim adamları, teknisyenler ve çevre gönüllülerin ilgi alanına gir­diği düşünüldü. Oysa insanoğlu doğanın yaratıkların­dan biri değil mi? Doğal çevremiz sosyolojinin ilgi ala­nına girmeyecek de ne olacak?

     

    Doğaya bakışımızda sanayi devrimi ve hızlı kent­leşmeden sonra radikal bir dönüşüm oldu, “biz” ve “doğa” ayrımı belirdi. Çevremiz, olanaklarından ya­rarlanmamız, engellerinin ise hakkından gelmemiz gereken bir “şey”e dönüştü. Sürekli ekonomik büyü­me hedefi birçok şey gibi doğayı da kendine yakıt yap­tı. Artık doğa da ekonomik açıdan faydalı olan ve ol­mayan yönlerine göre değerlendiriliyor. Böyle bir an­lam kayması bizi çok ciddi sonuçlarla karşı karşıya bırakabilir. Bir bitkinin ya da hayvanın soyunun tü­kenmesine bir zayiat, gelişme için katlanılabilecek bir kayıp olarak bakmak mümkün mü? Bu soruya bi­rileri bizim adımıza yanıt verdi ve “mümkün” dedi.

     

    Evimizden çok uzaktaki tarlalarda yetişen ürünle­ri yiyoruz. Yüzlerce kilometre uzaktaki bir barajın elektriğini kullanıyoruz. Böyle olmaması gerektiği ko­nusunda ısrar etmek şu devirde gerçekçi olmaz el­bette. Ama bunun dezavantajlarını da iyi belirlemek gerekir. Bu tür dolaylı ve uzun mesafeler aşan ilişki­ler bazı şeyleri, örneğin sorumluluk hissini gözden ka­çırmamıza neden olabilir. Hele kültürel anlamda da bu tür mesafeler oluşturuyorsak işler iyice zorlaşır. Yoksa bir canlının soyunun tükenmesinin kötü bir şey olduğuna nasıl ikna edilebiliriz? Oysa bu durum bir “küçük kıyamet”tir. Düşünün, bir canlı evrenden si­liniyor. Her şey var, ama o yok. Bir tür kıyamet değil mi bu? Peki modern insanın buradaki yanıtı “ama bu­nun bana zararı yok” mu olacak?

     

    Dünyanın 19. yüzyıldan sonra yaşadığı süreç­lerin ortak adı olarak modernizm, bireyi ve toplumu daha öncekilere hiç benzemeyen koşullarla karşı karşıya bıraktı. Bu dönemle birlikte doğa, insan faaliyetlerinin yoğun baskısı altında kal­maya başladı ve insanla ilişkisi içerik değiştirdi. Bu ha­reketli yılların düşünür ve sanatçılarını incelersek doğanın sesinin giderek kısıldığını, bir özleme dönüş­tüğünü görürüz. Son yirmi yıldır ise adeta bir “tü­ketim devrimi” yaşıyoruz. 20. yüzyılın ikinci yarısın­da naylon kullanımı beş kat, hava yoluyla seyahat 33 kat arttı. Sosyolog Anthony Giddens işte bundan bah­sediyor. Ekolojik bir felaketin eşiğine geldiğimizi, bu­nu göz önüne almadan yaşam biçimlerimize dair hiç­bir yeni fikrin üretilemeyeceğini söylüyor.

     

    Günümüzde çevre sorunları üzerinde -en azından geçmişe kıyasla- çokça duruluyor. İyi niyetli ve anlam­lı çabalar gerçekten az değil. Ama bu tartışma günlük hayatımıza ne kadar giriyor? Kimse “doğa önemsiz­dir, yiyip bitirelim” demez elbette. Ancak doğal çev­re çoğumuz için bizden “dışarıda” bir nesne, sadece korunması gereken bir güzellik olarak kalmaya devam ettiği sürece, oluşturduğumuz kıyımın da sonu gelmez.

     

    Önceki yüzyıllarda doğa, insanların düşünce dün­yası üzerinde büyük etkiye sahipti ve her türlü felsefi arayışın önemli ayaklarından birini oluşturuyordu. Arap bilgini İbni Haldun, doğa gözlemlerinden çok çarpıcı ve onu bu konuda ilklerden biri yapan sonuç­lar çıkarmıştır. İbni Haldun (1332-1406 yılları arasın­da yaşadı) doğanın sürekli değiştiğini, hiçbir şeyin sabit kalmadığını görmüştü. Ona göre değişme, Yaratıcı’nın bütün varlıklar için koyduğu bir yasaydı. Ta­rihe de böyle bakmamız gerektiğini söyledi ve tarih alanında olayları anlatmak yerine olayları düşünmek gerektiğini ileri sürdü. Yazar Orhan Hançerlioğlu’na göre İbni Haldun tarih felsefesinin ve “İlmi Ümran” adını verdiği sosyolojinin temellerini atmış sayılabilir.

     

    İnsanın ihtiyaçlarıyla doğanın potansiyellerini uz­laştırmak gerçekten zor. Ama bilim ve teknolojinin zorunlu olarak doğayı tahrip edeceği de koca bir ya­nılgı. Sorun bizim bilim ve teknolojiyi kullanma biçimlerimizde ve ilerleme anlayışımızda. İnsanın yıkı­cı doğduğu, doğası gereği doğa düşmanı olduğu da yanlış. Bu anlayış bizi sadece “öyleyse tüketmeye de­vam edelim” sonucuna götürür.

     

    Dikkuyruklarla ilgili bir tartışma, doğayla ilişki­mizin nasıl da çetrefilleştiğine örnek olabilir. Dikkuyruk (Oxyura leucocephala) Avrupa’dan Pakistan’a uza­nan geniş bir coğrafyada yaşıyor ve Türkiye bu ku­şun en önemli yaşam alanlarına sahip. Bir süre önce onun çok yakın akrabası Amerikan dikkuyruğu (Oxyura jamaikensis) Avrupa’daki hayvanat bahçelerine ge­tirildi ama kaçmayı başararak İngiltere ve İspanya’daki doğal yaşam ortamlarına yayıldı. Yerli dikkuyruklarla rekabet etmeye, sayılarını azaltmaya başladı. Uzmanlar çare olarak jamaikensis’in sayısının kontrol edilmesi gerektiğine karar verdiler. Daha açıkçası bu Amerikalı tür “doğa korumacı avcı timleri” tarafından vurulacaktı.

     

    Sebep mantıklı gibi görünüyor. Nadir bir yerli tü­rün kurtarılması için yabancı türün bir şekilde devre­den çıkarılması gerekiyor. Ama bu durumdan Ame­rikan dikkuyruğu sorumlu değil. İnsanın hatası, neden başka bir canlının hayatına mal olmalı? Yakında bu ya­bancı buraya da gelebilir ve Anadolu dikkuyruklarının soyunu tehlikeye sokabilir. O zaman biz ne düşünece­ğiz? Üzerlerinde mecburen bir kontrol kurmamız ge­rektiğini mi, yoksa kararı doğaya bırakmayı mı?

     

    Doğa ise bu tür sorular yaratmaz. Oysa dünyada neden olduğumuz değişiklikler, bizi üzerimize düşme­yen konularda kararlar vermek zorunda bırakıyor. Ama el sürmeyi başaramadığımız bir şey hâlâ var: Bir ağaç düşlerimize girip bize kim ve ne olduğumuzu ha­tırlatmayı sürdürüyor. İnsan var oldukça o da var olacak. Ama nasıl bir doğada yükseleceği biraz da bi­zim rüyaları gerçekleştirebilme yeteneğimize bağlı.

  • Hukuk, insanların birbirleriyle ve çevrelerindeki her şeyle ilişkilerini düzenleyen kurallar sistemi olduğuna göre, çevre sorunlarının ve çevre ile ilgili her türlü çalışmanın da hukuk kuralları ile düzenlenmesi kaçınılmazdır. Sağlıklı ve güzel bir çevrede yaşamak, temiz hava solumak, temiz su içmek ve kullanmak, tabiatın nimetlerinden yararlanmak, gürültüden uzak bir ortamda bulunmak da kişilerin hakkıdır. Kişilerin her türlü haklarını koruma ve düzene koyma sorumluluğunu taşıyan hukuk, çağımızın bu sorunlarına da etkili düzenlemeler getirmek zorundadır.

     

    Çevre gibi geniş bir kavramı, havayı, suyu, toprağı, yeşil örtüyü, atıkları, gürültüyü, ulaşımı ve yeryüzündeki bütün canlıları ele alan bir disiplini düzene koymada hukukun fonksiyonu, sadece kanun, tüzük, yönetmelik gibi kuralları ortaya koymaktan ibaret değildir. Toplumun ihtiyaçlarına tam anlamıyla cevap verecek düzenlemeler yapılırken, bu çok yönlü konudaki gelişmeleri izlemek, aksayan noktaları düzeltmek, boşlukları doldurmak hukuka ve hukukçuya düşen bir görevdir.

     

    Çevre Hakkı kavramı, çevre hukukunun temelini meydana getiriyor. 1950 tarihli Belediye Kanunu, “Belediyelerin Vazifeleri” bölümünde 5 görev saymaktadır ki, bunların büyük bir kısmı, çevre ile ilgilidir. Yine 1930 tarihli Umumi Hıfzıssıha Kanunu’da çevre sağlığı ve düzeni ile ilgili hükümler taşımaktadır. Bu iki kanun’da günümüzden asırlar önce bu konuların, “çevre” kelimesi kullanılmasa da kamu otoritesine görevler verdiğini gösterir ve kamu otoritesine verilen görevler de kişilere tanınan hakları ifade eder.

     

    Hak, hukuk sistemi içinde kişiye bazı şeyleri yapabilme, isteyebilme yetkisinin tanınmış olmasıdır. Anayasa’ya göre, 18 yaşını bitiren kişi, seçme hakkına sahiptir. Diğer bir ifadeyle, 18 yaşını bitiren kişi, kanunların aradığı diğer bazı teknik şartlara da uymak kaydıyla, seçilecek kişileri seçme yetkisi tanınmış olan kimsedir. Hukuk sistemi, ona bu yetkiyi tanımıştır. Kişi, seçim sandığına gidip kendisine tanınan yetkiyi, hakkı kullanabilir.

     

    Anayasa’da “Temel Haklar ve Ödevler” başlığı altındaki üçüncü bölüm, “Sosyal ve Ekonomik Haklar” başlığını taşımaktadır ve burada kıyılar, toprak, tarım, konut gibi çevreyle çok yakından ilgili maddeler bulunmaktadır. Bu bölümdeki 56. maddeye baktığımızda, “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.” dendiğini görüyoruz. Demek ki, Türk hukuk sistemi de anayasanın getirdiği bir düzenleme ile çevre hakkı denen bir hakkın varlığını kabul etmiştir, kişilerin çevre hakkını tanımıştır.

     

    Çevre haklarının veya çevre konusundaki isteklerin onaya çıkışındaki nedenler şu şekilde sıralanabilir: Hızlı nüfus artışı, doğal varlıkların tahribi ve azalması, düzensiz kentleşmenin ve endüstrinin getirdiği baskılar ve sağladığı modern imkânlar yanında teknolojinin yol açtığı sıkıntılar… Bu sıkıntılara örnek olarak hava kirliliği, motorlu araç sayısındaki artış, park etme zorluğu ve gürültü gösterilebilir.

     

    Çevre hakkının uluslararası düzeyde tanınmasını mümkün kılan en önemli belge ise, Birleşmiş Milletler’in 1972’de düzenlediği konferans sonunda yayınlanan Stockholm Deklarasyonu’dur. Bu deklarasyon, “İnsanın, şerefli ve huzurlu bir hayata izin verecek bir çevrede, özgürlük, eşitlik ve elverişli hayat şartları içinde yaşaması, temel hakkıdır” diyerek çevre hakkının, insan hakları kavramı çerçevesindeki yerini ve önemini açıkça dile getirmektedir.

     

    1983 yılında yürürlüğe giren Çevre Kanunu, genel tanımlara ve uyulması gereken kurallara işaret eden bir çerçeve kanunudur.

     

    Bu anlayışla, sorumluluk ve tazminat konularını da hükme bağlayan Çevre Kanunu, hava kirliliği, su kirliliği, toprak kirliliği, gürültü kirliliği gibi konulardaki teknik ayrıntıları ve kabul edilebilecek sınırları, yönetmeliklere bırakmıştır. Nitekim, Çevre Kanunu’nun kabulünden sonra yürürlüğe giren çok sayıda yönetmelik, diğer hukuk kaynaklarıyla birlikte, çevre mevzuatının esaslarını ortaya koymaktadır. Çevre Kanunu, çevreyi etkileyecek önemli bir yatırım veya faaliyet öncesinde, o yatırımın çevreye ne gibi etkiler yapabileceğini araştıran bir çalışma yapılmasını ve bir rapor hazırlanmasını da öngörmektedir.

     

    Çevre Kanunu’nun 30. maddesi, pek farkında olunmasa da, çevre hakkı kavramıyla ilgili çok ileri bir hüküm getirmiştir. Madde, “Çevreyi kirleten veya bozan bir faaliyetten zarar gören veya haberdar olan herkes ilgili mercilere başvurarak faaliyetle ilgili gerekli önlemlerin alınmasını veya faaliyetin durdurulmasını isteyebilir” demektedir. Bu madde, Türkiye’de kişilere tanınan çevre hakkını çok açık ve çok güçlü bir şekilde ifade etmektedir. Belirtilen bu hükme göre, Mersin’de oturan bir kişi, Bursa’da hava kirliliği olduğunu duysa, sadece bundan haberdar olsa, kendisi zarar görmese bile yetkili bir makama veya makamlara başvurarak, bunun durdurulmasını isteyebilir. Bunu isteme hakkını kanun, o kişiye tanımaktadır.

     

    Bu yıl, Çevre Kanunu’nun 32. yıldönümü… Aradan geçen sürede ülkemizde yaşanan gelişmeleri dikkate alarak, Çevre Kanunu’nu ve Türkiye’de çevre hukukunun gelişmesini toplu bir bakış açısıyla değerlendirmek yararlı olabilir. Bu noktada, Voltaire’in Felsefe Mektuplarındaki bir cümlesini hatırlamamak mümkün değil:
    “İnsanların yaptıkları kanunlarla, tabiatın kanunları birbiriyle ne kadar uyumlu olursa, yaşam da o kadar zevkli olur.”

  • Küresel iklim değişikliği günümüzdeki en önemli çevre sorunlarından biri ve başlıca sebebinin atmosferdeki karbondioksitin ve diğer sera gazlarının miktarlarındaki artış olduğu düşünülüyor. Son yıllarda atmosferdeki karbondioksit miktarını azaltmak için kullanılan yöntemler arasında en umut vaat edeni ise karbondioksit yakalama ve depolama yöntemleri.

     

    Karbondioksit yakalama ve depolama yöntemlerinde, karbondioksit salımına sebep olan süreçler sonucu açığa çıkan karbondioksit yeraltındaki jeolojik oluşumlarda depolanıyor. Bu amaçla çoğunlukla gözenekli yapıdaki kayaçlardan oluşan jeolojik oluşumlar tercih ediliyor. Ancak depolanan karbondioksitin tekrar yerin yüzeyine doğru hareket etmemesi için bu oluşumların üzerindeki kayaç tabakasının geçirimsiz olması gerekiyor. Yeraltındaki derin tuzlu su katmanları, tükenmiş petrol ve doğalgaz kaynakları, yeraltından çıkarılması teknik olarak mümkün olmayan kömür yatakları başlıca karbondioksit depolama alanları olarak kullanılıyor.

     

    Karbondioksitin yeraltında depolanma sürecinin kısa ve uzun dönemli etkilerinin anlaşılması, yöntemin uygulanabilirliğinin değerlendirilmesi açısından hayli önemli. Örneğin karbondioksitin yeraltındaki depolama alanında en az 1000 yıl saklanabilmesi için, tutulduğu kayaç katmanından sızma hızının yıllık binde birden az olması gerekiyor. Depolanma sürecinin verimi ise karbondioksitin yeraltında nasıl tutulduğuyla yakından ilişkili.

     

    Karbondioksit, depolanacağı kayacın yapısındaki boşluklara daha kolay nüfuz edebilmesi için, yeraltına çoğunlukla yoğunluğu ve akışkanlığı yüksek olan süper kritik halde gönderilir. Belirli bir sıcaklık ve basınç değerinin üstündeki koşullarda, sıvı halde mi gaz halde mi olduğu ayırt edilemeyen süper kritik haldeki akışkanların yoğunluğu sıvıların ki gibi yüksektir, ancak gazlara benzer şekilde kolay yayılırlar.

     

    Yeraltına gönderilen süper kritik akışkan haldeki karbondioksitin yoğunluğu genellikle jeolojik oluşumların yapısındaki tuzlu suyun yoğunluğundan düşüktür. Bu nedenle karbondioksit yeraltında geçirgenliği yüksek kayaç tabakasının üst kısımlarına doğru hareket eder. Eğer bu katmanın üstündeki kayaç tabakası geçirimsizse karbondioksit burada hapsolur.

     

    Bazı durumlarda ise karbondioksit yeraltına gönderildiğinde jeolojik oluşumların içindeki boşluklarda bulunan tuzlu suyun yerini alır. Ancak işlem durdurulduğunda yoğunluk farkı nedeniyle tuzlu su tekrar kayaçların içindeki boşluklara girmeye başlar. Bu süreçte karbondioksitin bir kısmı boşluklardaki suyun içinde hareketsiz bir şekilde hapsolabilir.

     

    Karbondioksitin bir kısmı ise yeraltındaki tuzlu suda çözünür. Çözünen karbondioksitin miktarı sıcaklığa, basınca ve tuzlu suyun yoğunluğuna bağlı olarak değişir. Tuzlu su, içinde çözünen karbondioksit miktarı arttıkça (yoğunluğu arttığı için) karbondioksitin depolanacağı kayaç katmanının alt kısımlarına çöker. Bu, karbondioksitin yeraltında uzun süre güvenli bir şekilde tutulmasını sağlayan bir süreçtir.

     

    Karbondioksitin yeraltında en kararlı şekilde depolanmasını sağlayan mekanizma ise yeraltındaki tuzlu suda çözünen karbondioksitin kayaçların yapısındaki minerallerle tepkimeye girmesi sonucu katı karbonat bileşiklerinin oluşmasıdır. Ancak karbondioksitin karbonat bileşiklerine dönüşmesini sağlayan tepkime genellikle yavaş gerçekleşir. Hızı sıcaklığa, basınca, kayaçların yapısındaki minerallerin türüne, asitlik derecesine, yeraltı suyunun bileşimine bağlı olarak değişen bu süreç, karbondioksitin yeraltında binlerce yıl tutulmasını sağlayabilir.

     

    Yeraltına gönderilen karbondioksitin jeolojik oluşumların içindeki suyla tepkimeye girmesi sonucu karbonik asit oluşur. Zayıf bir asit olan karbonik asit ortamın asitlik derecesinin artmasına yani pH’sının düşmesine neden olur. Bu sırada ortamda karbondioksitin ve karbonik asidin yanı sıra bikarbonat ve karbonat iyonları da bulunur. Karbonat iyonunun ortamdaki artı yüklü iyonlarla (örneğin kalsiyum, magnezyum ve demir iyonlarıyla) tepkimeye girmesi sonucu farklı karbonat bileşikleri oluşabilir. Ortamın asitlik derecesi bu süreçte gerçekleşen tepkimelerin hızını belirgin şekilde etkiler.

     

    Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nden araştırmacılar ise Ocak ayında Proceedings of the Royal Society A dergisinde yayımlanan araştırmalarında daha önce tahmin edilenden daha az miktarda karbondioksitin yeraltında katı haldeki karbonat bileşiklerine dönüştüğünü belirledi.

     

    Karbondioksit yeraltına gönderildiğinde büyük oranda kayaçların içindeki tuzlu suyun yerini alır. Bu süreçte kayaçların yapısında karbondioksit ve tuzlu su oranlarının yüksek olduğu bölgeler oluşabilir. Karbondioksit tuzlu suyun içinde hızlıca çözündüğü için oluşan karbonik asit ortamın asitlik derecesinin artmasına neden olur. Tuzlu su miktarının fazla olduğu bölgelerin asitlik derecesi ise düşüktür.

     

    Araştırmacılar karbondioksitin katı karbonat bileşiklerine dönüşme sürecini ayrıntılı olarak incelediklerinde, sürecin beklenenden yavaş gerçekleşmesine neden olan bir mekanizma keşfetti. Tek bir karbondioksit baloncuğuna odaklanan araştırmacılar, karbondioksitin katı halde bileşikler oluşturmasını sağlayan tepkimenin sadece baloncukların yüzeyinde gerçekleştiğini belirledi. Bu durumun, baloncuğun çevresinde karbonat bileşiklerinden meydana gelen katı bir kabuk oluşmasına neden olarak, karbondioksitin tamamının tuzlu suyla etkileşmesini engellediği düşünülüyor. Dolayısıyla yeraltına gönderilen karbondioksitin ancak küçük bir kısmı katı karbonat bileşiklerine dönüşebiliyor.

     

    Şu an yapım aşamasındaki projelerin tamamı hizmete girdiğinde, her yıl atmosfere salınan karbondioksitin %0,1’inin karbondioksit yakalama ve depolama yöntemleri ile atmosferden uzaklaştırılabileceği düşünülüyor. Bu oranın gelecek 40 yıl içinde %20’ye kadar çıkabileceği tahmin ediliyor. Ancak yöntemin endüstriyel ölçekte verimli bir şekilde kullanılabilmesi için karbondioksitin yerin altında uzun süre kararlı bir şekilde saklanabilmesi gerekiyor. Bu nedenle karbondioksitin yeraltında depolandığı jeolojik oluşumlarla nasıl etkileştiğinin anlaşılması hayli önemli.

  • Türkiye adeta bir anıt ağaç müzesi. Anadolu’da mistik, folklorik, tarihsel nedenlerle zarar görmeden varlığını sürdüren pek çok anıt ağaç bulunuyor. Ama ne yazık ki büyük çoğunluğu bilimsel ölçütlerle tespit edilip koruma altına alınmamış durumda. İnsan ve doğanın tarihine tanıklık eden bu “yeşil devler”in yok olmaması için hızlı ve geniş çaplı çalışmalara acele ihtiyaç var.

     

    Çağımızda doğal dengenin bozulması pahasına gerçekleştirilen endüstrileşme süreci, neden olduğu çevre sorunları ile günümüz insanında yeşili koruma tutkusunu ön plana çıkarmış bulunuyor.

     

    Bir taraftan endüstriyel kuruluşların bacalarından yükselen zehirli gazların getirdiği asit yağmurları, diğer taraftan akarsulara bırakılan katı ve sıvı atıklar ile bozulan çevrede, bu kuruluşlara hammadde ve enerji sağlama uğruna tüketilen doğal kaynaklar, dünyamızın sahip olduğu yaşam olanaklarını giderek kısıtlıyor.

     

    Teknolojinin getirdiği çevre sorunları nedeniyle, yeşil dokusu ve doğal yapısı henüz bozulmamış alanların mevcut halleriyle korunması ve gelecek kuşaklar için saklanması önemli bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Bu amaçla dünyanın hemen her yerinde birçok dernekler kurulmakta ve gerek yurtiçinde, gerekse yurtdışında insanlar arasında bir dayanışma zemini oluşturulmaya çaba harcanmakta. Anıtsal niteliğe sahip ağaçlar ve orman parçaları da bu anlamda korunacak doğal mirasın en güzide öğelerini oluşturuyorlar.

     

    Tarihsel çağlar içinde çeşitli uygarlıklara sahne olan yurdumuzun sahip olduğu arazi ve iklim özellikleri, çok sayıda ağaç türünün yayılıp gelişmesine olanak vermekte. Bu nedenle ülkemiz dünyanın en zengin flora merkezlerinden birisidir. Otsu ve odunsu bitki olarak dokuz binin üzerinde tür, Anadolu topraklarında doğal olarak yetişir. Bu zenginliğin yanında bir önemli özellik daha var: Floranın %30 kadarı endemik türleri oluşturur; yani, üç bin kadar bitki türü, tüm dünyada yalnız Anadolu’da yetişir. Bu bitki zenginliği, Türkiye’nin dünya üzerindeki coğrafi konumu ve morfolojik yapısının ortaya çıkardığı iklim çeşitliliğinden kaynaklanır. Ayrıca, Anadolu’nun genelde son buzul çağının etkisinde kalmamış olması da, tür zenginliğinin devamlılığını sağlayan önemli bir nedendir.

     

    Yurdumuz ormanları, insanlığın bilinen tarihi boyunca üzerinde yaşayan kavimler tarafından sürekli tahrip edilmiştir. Ancak, Anadolu’nun değişik yörelerinde, yine de kimi mistik, kimi folklorik, kimi tarihsel, kimi de salt kesilip taşınmasındaki güçlükler nedeniyle zarar görmeden günümüze kadar gelebilmiş çok sayıda anıt ağaç ve orman parçası mevcuttur. Ülkemizde büyük çap ve boylara ulaşmış, tarihi olaylarda adı geçmiş ulu çınarlardan söz edilir. Örneğin 1096 yılında Haçlı kumandanlarından Godenfroy de Bouillon’un İstanbul’da Büyükdere Çayırı’nda, gölgesi altında karargâh kurduğu tarihi Büyükdere Çınarı (Platane de Godenfroy) bunlardan yalnızca birisi. Altı gövdenin birleşmesinden oluşan bu dev çınarın çevresinin 32 metre, boyunun ise 60 metre olduğu söylenir. 19’uncu yüzyılın sonuna kadar yaşadığı bilinen bu ağaç, ne yazık ki bugün yok. Gövde kovuğunda bir çay ocağının işletildiği ve çıkan bir yangında kül olduğu belirtiliyor. Kaynaklarda 2000 yaşında olduğu bildirilir.

     

    Anıt ağaçlar, ulusların folklorunda, mitolojilerinde de önemli yer tutar. Eski Türk destanlarında da bunu görmek mümkündür. Ünlü Türk destanı Oğuzname’de bir çift anıt ağacın Oğuz neslinin kökeni olduğu ileri sürülür. Efsaneye göre bir gece iki ağaç üzerine gökten kutsal bir ışık sütunu iner. Bir süre sonra ağaçlardan birinin gövdesi şişer, sayılı günlerin geçmesinden sonra bu ağacın gövdesinden, ağızlarında gümüş emzikler bulunan beş erkek çocuk görünür. Zaman içinde büyüyen çocuklar her iki ağacı kendi nesillerinin atası sayarlar… Aynı destanın bir başka bölümünde Oğuz Kaan’ın güzel eşini, göl ortasındaki bir ağacın kovuğunda bulduğu belirtilir. Anıt ağaçların güç, kudret ve zafer simgesi olarak algılandığına Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş destanında da şahit oluyoruz. Kuruluş yılları dönemine ilişkin hikâyelere göre, Osman Bey, Şeyh Edebalı’nın evinde bir rüya görür. Bu rüyada şeyhin koynundan doğan bir ay, Osman Bey’in koynuna girerek iri bir ağaç haline gelir. Daha sonra da bütün dünyayı kavrar… Folklorik açıdan olduğu kadar ülke tarihi için de son derece önemli olan bir anıt çam ise, Domaniç ilçesi Domur köyünde bulunan ve yakın zamanda devrilen “Mızık Çam”dır. Bu anıt 1988 yılında esen şiddetli bir fırtınada devrilmiştir. Yaşı 743 olarak hesaplanmıştır. Söylentiye göre Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey, küçükken oldukça huysuzmuş. Büyükannesi Hayme Ana, bu yaramaz torununu hoş tutmak için ona salıncak kurar ve ninniler söylermiş. Salıncak her zaman aynı ağacın dallarına kurulduğundan yıllar içinde bu ağaç Osman Bey ile özdeş hale gelmiş. Osman Bey’in eski huysuzluğunu vurgulamak için de adına Mızık Çam denmiş…

     

    Anıt ağaçların önemli bir bölümünün günümüze kadar yaşayabilmesi, bunların kutsal ve mistik mekânlarda yer almalarından ve bu yüzden saygı görmelerinden kaynaklanır. Örneğin Kahramanmaraş’ın Kaleköyü mezarlığında bulunan 40-50 metre boy ve 100-160 santimetre çaplı 90 adet civarındaki ağacın oluşturduğu anıt sedir ormanı, varlığını Kasım Dede adıyla anılan bir yatıra borçludur. Keza, Bolu-Saççılar ve Bursa-Armutköy mezarlıklarındaki 2.78 ve 2.72 metre çaplı devasa meşeler, Denizli-Tekeköy’deki 2.08 metre çap, 30 metre boy ve 1060 yıl yaşlı servi ile Antalya-İbradı’da ortalama çapı 2.5 metre civarındaki dev kestaneler ve daha nice örnek mezarlık içinde, cami avlusunda ve türbe yanlarında bulundukları için insanların zararlı etkilerinden kurtulabilmişlerdir.

     

    Bursa’nın ünlü çınarlarından olan Ulufeli Çınar, 18.2 metre çevresi ile hem görünüşü, hem de Osmanlı geleneklerinden birisine sürekli sahne oluşu ile anıtlaşmıştır. Tahta çıkan Osmanlı şehzadeleri, yeniçerilere dağıttıkları ulufeyi bu çınar altında vermeyi gelenek haline getirdikleri için, bu görkemli ağaç halk arasında Ulufeli Çınar adı ile anılır. İç kısmının çürümesine rağmen yaşamını halen sürdüren bu ağacın zengin ve güçlü bir devlet imajını gelecek nesillere aktarabilmesi için, içine yavru bir çınar dikilmiştir. Anıt ağaçlar ve anıt ormanlar üzerinde yapılan araştırma ve çalışmalardan söz etmek, “Neler yapılmalıdır?” sorusuna açıklık getirmek de istiyorum. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu’nun 28 Haziran 1988 günlü toplantısında, kurul üyeleri korunması gerekli doğa varlıklarından anıt ağaçların tanımı ve korunması hususunda aşağıdaki maddeleri karara bağlayarak yürürlüğe koymuşlardır: “Doğal yapısı, ölçüleri ve diğer özellikleri bakımından anıtsal nitelikler kazanmış bulunan ağaçlara Anıt Ağaç denilmesine,

     

    Buna göre:
    a- Tarihi olaylara bağlantısı bulunan yerli ve yabancı ağaç türlerinden herhangi birinin,
    b- Güzellik açısından plastik değerde bir görünüme sahip olan veya doğal görünümden esaslı şekilde sapma göstererek dikkati çekici biçimler (çatal, şamdan, kıvrık, yatay vb.) kazanmış ağaçların,
    c- Doğal yaşam tarzı bakımından benzerlerinden farklı gelişme nitelikleri gösteren ağaçların (aynı gövde ve kök üzerinde iki veya daha fazla türün bir arada yaşaması, garip kaynaşma ve birlikte yaşama örnekleri gibi),
    d- Endemik ve nesli tükenmeye maruz yerli ağaç türlerinden; Porsuk (Taxus baccata), Karaçam’ın endemik varyeteleri, Andız (Arceuthos drupacea), Finike ardıçı (Juniperus phoenicea), Kasnak meşesi (Quercus vulcanica), fiimşir (Buxus sempervirens), Huş (Betula alba, Betula medwediewii), Kazdağı göknarı (Abies equi-trojani), Sığla (Liquidambar orientalis), Toros göknarı alttürü (Abies cilicica), bazı Akaağaç tür ve alttürleri (Acer divergens, Acer hyrcanum subsp. sphaerocaryum, Acer monspessulanum subsp. oksalianum) ve benzeri ağaçların,
    e- Kent dokusunu tamamlayan, kent imajına etkisi olan grup, dizi veya tek ağaçları n 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nun 6. maddesi uyarınca ‘korunması gerekli anıt ağaç’ olarak tescil edilmelerine, bu ağaçlar ve koruma alanlarında yapılacak uygulamalar için ilgili koruma kurullarından karar alınması gerektiğine,
    f- Nesli tükenmekte olan sığla ağaçlarının doğal alanının tespit edilerek, bu alanlara yeni sığla ağacı dikmek suretiyle bu sahaların yeniden kazanılmasının Orman Genel Müdürlüğü’ne tavsiyesine,
    g- Ulaşım yolları ile meskûn yerler ve yakınlarındaki anıt ağaçların ilgili belediyeler ve mahalli orman teşkilatı tarafından korunmasına özen gösterilmesine, yaşlanmış veya hastalanmış ağaçların hazırlanacak teknik raporlar doğrultusunda kesilerek yerine yenisinin dikilebileceğine, karar verilmiştir.”

     

    Yüksek kurulun almış olduğu bu karar ile il ve ilçelerde dikim yolu ile geliştirilmiş veya doğal olarak yetişmiş ve “anıtsal niteliklere sahip ağaçların” 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nun 6. maddesi uyarınca “korunması gerekli anıt ağaçlar” olarak tescilleri için Bölge Koruma Kuralları’na başvurulması gerekiyor. Ülkemizde anıt ağaçlar ile ilgili çalışmaların çoğalmış olması sevindirici ve umut verici bir gelişme. İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi’nden Bahçeköy ekibi, “Marmara Bölgesinde ve Özellikle İstanbul’daki Tarihi ve Anıtsal Ağaçların Envanteri” adlı bir araştırmayı tamamlamıştır. Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Peyzaj Mimarlığı Bölümü’nden Bornova ekibi, “Ege Bölgesinin Tarihi ve Anıtsal Nitelikteki Ağaçların Tespiti ve Envanteri” adlı benzer bir çalışmayı gerçekleştirmiştir.

     

    Diğer taraftan Ankara Ormancılık Araştırma Enstitüsü’nün Araştırma Bülteni’nde, “Anıt Ağaçlar” başlığı altında, Milli Parklar Daire Başkanlığı’nca yürütülen çalışmalar sonunda “Tabiat Anıtları” statüsü altında yüz kadar anıt ağacın saptandığı bildirilmiştir… Çevre sorunlarının geniş halk kitlesi tarafından benimsenmesine koşut olarak, anıt ağaç ve orman parçalarının popülaritesi de her geçen gün artmaktadır. Ülkemizde arazi yapısı ve ulaşım yetersizliği nedeniyle henüz gidilememiş pek çok orman bulunuyor. Genellikle sarp yerlerde ve orman yayılış sınırlarına yakın yüksekliklerde bulunan bu alanlar içerisinde ulaştıkları yaş, çap ve boylar bakımından doğal anıt olabilecek pek çok ağaç ve orman parçaları mevcut…

  • Çevre Kirliliği

    Çevrenin bilinen pek çok tanımı vardır. Çevreyi; canlıların fiziksel, kimyasal ve biyolojik işlevlerini hayatları boyunca sürdürdükleri ortam olarak tanımlayabiliriz.

     

    Hava, su ve toprağın çeşitli insan faaliyetleri sonucunda niteliğinin bozularak yaşanırlığını yitirmesi, bitki ve hayvan topluluklarının yaşam ortamları değiştiği ya da insan gereksinimleri uğruna aşırı tüketildiği için yok olmaya başlaması, çevresel değerlerin zarar görmesine ve çevre kirliliğinin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

     

    Önceleri çevre kirliliği, daha çok politik ve sosyal sorunlara bağlı olarak gündeme geliyordu. Çoğu kez çevre kirliliği bu alandaki tartışmalarda önemini kaybediyordu. Çünkü endüstriyel gelişmenin insanlığa getirdiği olanaklar, çevre kirliliğinin arka planda kalmasına neden oluyordu. Hiç kuskusuz bu sebepsiz de değildi. Çünkü insanoğlu yaptığı aletleri kullanarak yaşamını kolaylaştırmış, yaşamına yeni biçimler kazandırmıştı.

     

    İnsanların doğa karşısında pek güçlü olmadıkları dönemlerde, ister istemez çevre kirliliği de bu dengeye bağlı olarak daha sınırlıydı. Endüstri ve teknolojinin gelişmesiyle insanlar büyük bir gücün sahibi oldular ve bu gücü çıkarlarına göre, hemcinslerine olduğu gibi, doğaya karşı da daha bir sistematik ve planlı bir şekilde kullanmaya başladılar. Otomatik çamaşır ve bulaşık makineleri, mikrodalga fırınlar, cep telefonları, televizyonlar, klimalar, bilgisayarlar, kara, hava ve deniz taşıtları gibi günlük araçların her biri yaşamımızı kolaylaştırmakta ve hayatımıza yeni biçimler kazandırmaktadır. İnsanoğlunun yaşamını kolaylaştırmak için üretilen bu ürünlerin kendileriyle birlikte getirdikleri olumlu olanakların yanında, çevre üzerindeki tahribatları görülmüyordu. Fakat ne zaman anlaşıldı ki hava, su, toprak, bitki ve hayvan türleri üzerinde önemli tahribatlar olmuş ve bazı hastalıklar bu tür tahribatların sonucudur, çevre kirliliği gündemin en temel sorunlarından biri olarak yerini aldı. Çevreciler ortaya çıkıp seslerini yükselttiklerinde, bir kısım devlet yöneticisi ve iş adamı bu tür hareketleri suçladılar ve dediler ki “sizler gelişmemizi istemiyorsunuz.“

     

    Doğrusunu söylemek gerekirse, bu tür suçlamalar insanların önemli bir kesimi tarafından da kabul görüyordu. Çünkü konu, istismar ve demagojilere açıktı. Fakat bu süreç uzun sürmedi ve çevre kirliliği kalkınmaya ilişkin tartışmaların temel sorunlarından biri haline geldi. Gerçi halen kimi devlet yöneticisi ve iş adamının suçlamaları sürüyor, ama bunlar eskisi gibi değil. Çünkü bu alandaki tahribatların insan yaşamı üzerindeki etkilerinden artık kuşku duyulmuyor.

     

    Özellikle büyük kentlerde ve sanayi bölgelerinde insan sağlığını ciddi boyutlarda tehdit eden ve 1970’lerden başlayarak geniş kitlelerin ilgisini çeken çevre kirliliği aslında yeni bir sorun değildir. Yeni olan, çevre kirliliğin tüm dünyada ulaştığı ciddi boyutlar ve insanların bu tehlikenin bilincine varmaya başlamalarıdır. Önceleri sadece kirlenme olarak algılanan ve uluslararası boyut kazanmadan yöresellik özelliği taşıyan çevre kirliliği, gün geçtikçe hızla çoğalmış, sınır tanımaz özellikte oluşuyla da yöresellikten kurtulup küresel bir sorun haline gelmiştir. Bir ülke sınırları içindeki kirletici unsurun ortaya çıkardığı zararlı duman ve gazlar, rüzgarın da etkisiyle başka ülkelere taşınarak, o ülke için de kirletici faktör olabilmiştir.

     

    İnsanoğlunun önüne her gün yeni bir buluşun ürünü sunulmakta ve bunları kullanması istenilmektedir. Uydu teknolojisi, nükleer teknoloji dünyayı küçültmüş, iletişim teknolojisi sayesinde kıtalar arasındaki sınırlar adeta yok olmuştur. Hızlı gelişen bu teknoloji ise beraberinde hava, su ve toprak kirliliğinin yanı sıra gürültü, katı atık ve radyoaktiflik gibi daha yeni öğeleri de kapsayan çevre kirliliğini meydana getirmiştir.

     

    Sağlıklı bir hayatın sürdürülmesi ancak sağlıklı bir çevreyle mümkündür. Sağlıksız ve doğal dengesi bozulmuş bir çevre, başta insan sağlığı olmak üzere diğer canlıları etkilemektedir. Sanayi kuruluşların bacasından çıkan duman ve motorlu taşıtların egzozundan atılan zararlı ve zehirli gazlar hava kirliliğine yol açmakta, insanın solunum ve sinir sistemini bozmaktadırlar. Asit yağmurları; havayı, suyu ve toprağı etkilemekte, yeşili ve ormanı yok etmektedir. Akarsulara, denizlere ve göllere bırakılan atıklar ise suyun kalitesini bozarak, suda yaşayan canlıların yaşamını olumsuz yönde etkilemekte, bu yollarla mikroplu ve zehirli maddeler insan vücuduna geçmektedir. Teknoloji ürünü cihaz ve sistemlerin yaymış olduğu radyasyon ve şu an için bilinmeyen olumsuz etkileşimleri sonucu, ileride gerek insan vücudunda, gerekse doğal dengede ne gibi tahribat yapacağı merak konusudur.

     

    Teknolojinin bu çarpıcı gelişimi insanoğlunun yaşamını kolaylaştırmakta çevreye duyarsız yaklaşımlar ise; doğal dengeden, insan sağlığından ve ömründen kayıplar vermektedir. İşletmeler insan yararına sundukları bu ürünlerini, çalışma alanları hangi boyutta olursa olsun çevre kirliliğine yol açmadan ve gerekli önlemleri alarak yapmalıdırlar. Geride yaşanabilir bir dünya bırakabilmek için bizlerinde yapabileceği şeyler olduğu gibi en büyük sorumluluk eğitim kurumlarına ve siyasetçilere düşmektedir. Günlük çıkar ilişkileri içerisindeki yaklaşımlar doğal dengede tahribat yaparak gelecek nesilleri tehlike altına almaktadır. Bugün dünya, teknolojiden ödün vermeden gelecek nesillere sağlıklı bir çevre ve yaşanabilir bir dünya bırakabilmenin paniği ile karşı karşıyadır. Bu panik, çevre kirliliğinin sosyal sorumluluk açısından ele alınma sürecini hızlandırmıştır. İşletmeler ürettikleri ürün ne olursa olsun, yaptıkları faaliyetlerinde kendi çıkarları yanında, bir bütün olarak toplumun çıkarlarını da korumak ve gözetmek, bu duyarlılığı her zaman göstermek zorundadırlar. Çünkü bizler bu dünyayı atalarımızdan ödünç aldık, gelecek nesillere de temiz ve yeşil bir dünya bırakmalıyız.

     

    İnsan yaşamının sürekliliği için doğayı kullanması, doğayı değiştirmesi olağandır. Ancak bu kullanışta doğayı düşünmeksizin yalnızca insan açısından ve tek yönlü yararlanma söz konusu olduğunda, umulan olumlu sonuçlar, bir süre sonra çözümü zor ve hatta olanaksız birçok karmaşık sorunlara neden olurlar. Yaşamın söz konusu olduğu her yerde muhakkak atık madde bulunacaktır. Fakat bu madde, oluştuğu ortam içinde belirli sınırlar altında kaldığı sürece doğal yapı bu atık maddeyi çözümlemekte ve sonuçta kirlenme çıplak gözle görülmemektedir. O halde yaşamın getirdiği bir kirlenme hep olacaktır. Ama doğal denge bozulmadıkça, çevre ile etkileşen yaşam, kirlenmeden etkilenmeyecek ve dolayısıyla çevre kirlenmesi sorunu, doğal yapı içinde çözümlenecektir. Bilhassa 20.yüzyıldan sonra artan nüfus, ulaşım, sanayinin gelişmesi ve insanın bir anlık para kazanma hırsı ile birey çevresini unutmuş ve kirliliğe terk etmiştir.

     

    Sanayi Devrimi’nden bu yana hızla büyüyen sanayi üretiminin ortaya çıkardığı atıklar çevre kirliliğine yeni boyutlar getirdi. Artan ve belirli kentsel alanlarda yoğunlaşan nüfusun çeşitli etkinlikleri sonunda ortaya çıkan atıkların yok edilmesi gittikçe daha karmaşık bir soruna dönüştü. Artan enerji gereksinimini karşılamak için kullanılan yakıtların dumanı havayı, akarsu ve denizlere boşaltılan atıklar suları kirletti. Kısa sürede çürüyüp ayrışarak doğaya karışan organik atıklara, uzun yıllar bozulmadan kalan plastik, metal ve cam gibi sanayi atıkları eklendi. Çöplükler geniş alanlara yayıldı. Zehirli kimyasal ve radyoaktif maddelerden oluşan atıklar bütün canlı varlıklar için tehlike oluşturmaya başladı. Kirliliğin en yoğun olduğu yerlerde canlılar ölmeye başladı. Doğadaki dengelerin bozulması yaşamı tehdit etmeye başlayınca, daha çok sayıda insan çevre kirliliğinin tehlikesini gördü ve bunun önlenmesini istemeye başladı. Çevre kirliliğini önlemenin yolları aranıp bulundu. Ama kirliliği önleyecek bütün önlemler ek harcamalar gerektirdiği ve sanayi üretimini daha pahalı hale getirdiği için bunların her zaman istekle uygulandığı söylenemez.

     

    Hava, su ve toprak kirliliği, kentlerin gürültü sorunu, günlük yaşamında her türlü olanağa sahip olan günümüz insanını, aşırı ölçüde rahatsız eden, mutluluk ve sağlığını etkileyen olumsuz öğelerdir. Çünkü artık temiz hava soluyamaz olduk. Ruhsal rahatlamamızı sağlayacak yeşil alanlara hasret kalmaya başladık. Yüzmek için deniz kıyısında bile yüzme havuzlarına girmek zorunda kaldık. Gürültüsüz ve sakin bir uyku uyuyamaz, midemiz bulanmadan bir akarsuya bakamaz olduk. Kısaca artık kirleteceğimiz çevre tükenmek üzeredir. 2000–3000 yıl önce bir doğa cenneti olan Anadolu’yu günümüzde bu durumlara düşürdük.

     

    Artık hepimizin bildiği gibi çevreden, içindeki varlıklara göre en çok yararlanan bizleriz. Çevreyi en çok kirleten yine bizleriz. Bu nedenle “çevreyi kirletmek kendi varlığımızı yok etmeye çalışmaktır” denilebilir. Bilinçsiz kullanılan her şey gibi temiz ve sağlıklı tutulmayan çevre de bizlere zarar verir. Bu nedenle çevre denince aklımıza önce yaşama hakkı gelmelidir. İnsanın en temel hakkı olan yaşama hakkı, canlı ya da cansız tüm varlıkları sağlıklı, temiz ve güzel tutarak dünyanın ömrünü uzatmak, gelecek kuşaklara bırakılacak en değerli mirastır.

     

    Çevre Kirliliğinin Sebepleri

     

    Seller, yıldırımlar, doğal yangınlar, depremler, kasırgalar, büyük sıcaklık değişmeleri gibi insanların etkisi olmadan da tabiatta yaşayan canlı varlıklar arasında var olan dengeler az veya çok bozulabiliyor, yani çevre kirliliği meydana gelebiliyor. Bu olaylar genellikle o kadar yavaş meydana geliyor ki, çoğu zaman insan ömrü bunları görmeye yetmiyor. Doğa alışık olduğu bu olayların yaralarını rahatlıkla tedavi edebiliyor.

     

    Normal şartlarda kendi kendini temizleme özelliği olan doğa, insanların sayısız faaliyetleri sonucunda meydana gelebilen pek çok madde daha önce mevcut olmadıklarından, doğa bunları ya hiç yok edemiyor ya da uzun yıllar sonra yok edebiliyor. Bu gibi suni maddelerin çevreyi gittikçe daha fazla kirletmelerinin nedeni budur.

     

    Güzel dünyamızın, insanların faaliyetlerinden dolayı şimdiye kadar maruz kaldığı bütün kirlenme veya bu kirlenmenin büyük bir kısmı çağımız dediğimiz son bir buçuk yüzyıl içinde meydana gelmiştir. Yani, dünyadaki çevre kirlenmesinin tek sorumlusu çağımızda yaşamış ve yaşamakta olan birkaç insan jenerasyonudur. Dünyamızda mevcut olan milyarlarca ton fosil madde (petrol, doğalgaz, çeşitli maden kömürü vs.) milyonlarca yıldan beri oldukları gibi duruyorlardı. Parçalanınca bol miktarda enerji verebilen uranyum ve radyum gibi radyoaktif madenlere de çağımıza kadar iltifat eden kimse yoktu. Dünyamız da bunların kullanılmasından ve parçalanmasından dolayı her hangi bir kirlenmeye maruz kalmıyordu. Bugün ise birçok kıymetli yeraltı hazinelerinin ne zaman bitebileceğinin hesabı yapılmakta ve insanları ciddi bir şekilde düşündürmektedir. Bu gibi maddelerin gerek enerji üretiminde kullanılması ve gerekse diğer amaçlar için işlenilmesi, çevre kirlenmesinin en önemli kaynağını teşkil etmektedir.

     

    Kuşkusuz çağımız, dünya tarihinde en hızlı gelişme ve ilerlemelere sahne olmaktadır. Beşeriyetin sanayileşme ve tekniğin her alanında gelişmesinin azami noktasını yaşamakta olduğumuz zaman içindedir. Bu hızlı gelişme durmadan artmaktadır. Bu arada, insanların doğal zenginlik kaynaklarını hızla tüketmeleri ve çevreyi pek çok yer ve şekilde hızla kirletmelerine çağımızda rastlanmaktadır. Etkili ve geniş kapsamlı önlemler alınmaz ise dünyamızdaki tüm canlı varlıklar için yaşama şartları durmadan bozulmaya mahkumdur. Çevre kirliliğinin önemi hızlı sanayileşme ile beraber anlaşılmış ve dolayısı ile gerekli önlemler alınmış olsaydı, dünyamız bugün bu çapta büyük bir tehlike ile karşı karşıya bulunmazdı. Hızlı sanayileşme ile beraber çevrenin hızla kirlenmesi ve bu durumun doğurabileceği sınırsız tehlike, ancak son çeyrek yüzyılda yeterince anlaşılabildi. Gerekli etkili çalışmalara da bundan dolayı çok geç başlanıldı. Bir madde veya enerji üretirken çevrenin kirlenmemesini sağlamak ve kirlenmiş çevreyi temizlemek tüm canlıların geleceği bakımından şarttır.

     

    Madde üretmek, yeni ürünleri bulup insanların hizmetine sunmak, bu ürünleri elde etmek için çeşitli yollardan değişik şekillerde enerji elde etmek, insanların refah ve konforlarını artırıcı girişimlerde bulunmak bütün insanların başlıca uğraşlarıdır. Bu etkinlikler insanlık tarihi ile başlar ve sonuna kadar da devam edecektir. Ama tabiatı bozacak, çevreyi kirletecek, dolayısı ile dünyadaki tüm canlı varlıkları tehlikeye sokabilecek faaliyetlerde bulunmak hiç kimsenin, hiçbir toplumun hakkı değildir. Bu işler cinayet sayılmalıdır. Bu gibi faaliyetlerin doğurduğu kirlilik, önlemler alınmaz ise zamanla birikir ve mevcut hayatın tükenmesine neden olur ki, bunu hiç bir mantık ve sağduyu hoş görmez. Bugün ilim ve teknik o kadar gelişmiştir ki, insanların her sıkıntıları ve arzularına olduğu gibi çevrenin kirlenmesine veya kirlenmiş çevrenin temizlenmesine de çare bulunabilir, yeter ki gerekli olan ek külfete katlanılsın ve mevcut olan imkanlar hoyratça harcanmasın.

     

    Doğada kirlenmeye neden olan etmenleri, doğal faaliyetlerden kaynaklanan etmenler ve insan faaliyetlerinden kaynaklanan etmenler olmak üzere iki grupta inceleyebiliriz.

     

    Doğal faaliyetlerden kaynaklanan etmenler: Kendi kendine zararsız hale dönüşebilen maddelerin oluşturduğu kirliliktir. Bu kirliliğe geçici kirlilikte denir. Depremler, volkanik patlamalar, seller gibi doğadan kaynaklanan etmenlerdir.

     

    İnsan faaliyetlerinden kaynaklanan etmenler: Kendi kendisine yok olmayan ya da çok uzun yıllarda yok olan maddelerin oluşturduğu kirliliktir. Kalıcı kirlilikte denilen bu kirlenmeye neden olan maddeler bitki ve hayvanların vücutlarına katılır. Sonra besin zincirinin son halkasını oluşturan insana geçerek insanın yaşamını tehlikeye sokar. İnsan faaliyetlerinden kaynaklanan çevre kirliliğinin başlıca kaynakları;

    • Göçler, düzensiz şehirleşme ve hızlı nüfus artışı,
    • Evler, iş yerleri ve motorlu taşıt araçlarında; petrol, kalitesiz kömür gibi fosil yakıtların aşırı ve bilinçsiz tüketilmesi,
    • Yanlış arazi kullanımı,
    • Bilinçsiz şekilde gübre ve zirai mücadele ilaçları kullanımı,
    • Nükleer silahlar, nükleer reaktörler ve nükleer denemeler gibi etmenlerle radyasyon yayılması,
    • Kimyasal ve biyolojik silahların kullanılması,
    • Bilinçsiz ve kaçak avlanma,
    • Orman yangınları, ağaçların kesilmesidir.

    Hızlı Nüfus Artışı

     

    Çevre sorunlarının ortaya çıkışında en etkili olan faktörlerden birisi hızlı nüfus artışıdır. Bu artış konut, eğitim, sağlık, altyapı, ulaşım, besin, enerji gibi birçok hizmete duyulan gereksinimi arttırarak, iyileşme ve gelişme beklentilerini yetersiz kılmaktadır.

     

    Bunun sonucunda çevre sorunlarında geometrik artışlar gözlemlenmektedir.

    1. Gecekondulaşma,
    2. Su ve kanalizasyon gibi temel hizmetlerde eksiklikler,
    3. Toprağın plansız ve amaç dışı kullanımı,
    4. Ulaşım hizmetlerinde yetersizlik ve trafik sorunu,
    5. Temizlik hizmetlerinin düzenli yürütülememesi ve çöp sorunu,
    6. Kültürel çevrenin yozlaşması ve sosyal sorunlar,
    7. Doğal dengenin hızlı bir biçimde bozulması,
    8. Yapılaşma için yeşil alanların ve verimli tarım topraklarının tahrip edilmesi v.s.

    Hızlı nüfus artışının neden olduğu sonuçlar nüfus ve doğal kaynaklar planlamasının uzun vadeli olarak düşünülmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu planlamanın sonucu olarak, nüfus ve aile planlaması, sağlık ve sosyal hizmetlerin bir dalı olarak gelişir. Doğum oranını düşürmek için planlama açısından yapılabilecek bazı şeyler vardır. Bunlar; bir miktar ekonomik kalkınma, gençlerin ve özellikle kadınların eğitimi, yaşlılara sosyal güvence sağlanması, sağlık hizmetleri ülkenin her noktasına ulaşan ve halkın kabul edebileceği cinsten doğum kontrolü hizmetleri olarak sıralanabilir.

     

    Düzensiz Kentleşme

     

    Kentleşme, nüfus yoğunluğunu birlikte getiren ve artıran bir olgudur. Kentlerin büyümesini üç faktör belirlemektedir. Göçler, doğal nüfus artışı ve kırsal bölgenin kentsel hale getirilmesi.

     

    Kentleşme sorununun kaynağında kentleşmenin kendisinden çok, hızlı ve düzensiz kentleşmesi yatıyor.

     

    Sanayide, ticarette, turizmde ve hizmet sektöründe olan ve in­sanların daha rahat yaşamasına yönelik gelişmeler kentlerde toplanmış, bu nedenle hem şehir yaşamı daha cazip hale gelmiş hemde bu hiz­metlerin yürütülmesi için de ilave iş gücü gereksinimi doğmuştur. Bu nedenle kırsal alanda veya sınır ötesinden kentlere doğru bir göç olmaktadır.

     

    Kırsal kesimden olan göçlerin şehir merkezlerine değil, çoğunlukla kenar mahallelere doğru olması, varoş olarak tanımlanan bu bölgede kent merkezine oranla son derece sağlıksız koşulda yaşayan, yetersiz ve dengesiz beslenen, çoğunlukla sadece seçim zamanı vatandaş oldukları hatırlanan bir toplumun yerleşmesine neden olmuştur. Bununla beraber, kente daha doğrusu kentin dış mahallelerine olan göçün devam etmesi halen bu yaşam koşullarının kırsal kesimdekinden daha iyi olduğunu göstermektedir.

     

    Bundan dolayı plansız büyümekten kaynaklanan sorunların çözümü için tüm politik karar organları, partiler, sosyal gruplar, meslek odaları ve kamu yararına çalışan kurumlar ortak bir platform oluşturarak, kent planlamasının oluşmasını, bilimsel temellerde yapılmasını ve daha sonra da ona uyulmasını sağlamalıdır. Kentsel planlama yapılırken birey başına en az 10–15 m2 yeşil alan düşecek şekilde planlama yapılmalıdır. Kentlerin çevresinde yeşil kuşaklar oluşturulmalıdır. Verimli tarım arazileri, orman ve SİT alanları üstüne yerleşime kesinlikle izin verilmemelidir. Kentlerin uzun vadede gelişimi göz önüne alınarak altyapı yatırımları ilgili birimler arasında işbirliğine gidilerek projelendirilmelidir. Kentsel yerleşim alanları içerisindeki sanayi tesislerinin kent dışında organize sanayi bölgelerine taşınmaları sağlanmalı ve kent planlaması yapılırken sanayi bölgesi olarak düşünülen alanların çevresinde konutsal yapılaşmaya olanak verilmeyecek şekilde önlem alınmalıdır. Kentin nefes alması için, konut, gökdelen vb. yapılarının yerleşiminde hava akımlarına engel olunmayacak şekilde aralıklar bırakılmalıdır.

     

    Kentleşmenin neden olduğu kirlilik nüfus yoğunluğunun yanı sıra kentin topoğrafik ve meteorolojik koşullara uygun olmayan biçimde yerleşmesinden de kaynaklanmaktadır.

     

    Sanayileşme

     

    İnsan sanayileşmenin getirdiği teknolojik imkan ve yetenekler ile mevcut olan çevrede değişiklikler yaparken, yapay çevre yaratma çalışmalarına da hız vermiştir. Sanayi ürünlerinin üretimi ve tüketimi sonucunda oluşan atıklar hava, su ve toprak kirliliğini ortaya çıkarmıştır.  Günümüzde özellikle yoksul ülkeler, endüstriden doğan kirlenmeden dolayı zarar görmektedirler. Bu durumun nedeni ise, ileri teknoloji kullanamamaları, kirlilik önleyici pahalı çözümlere gidememeleridir. Gelişmiş ülkeler kirletici endüstrilerini kendi ülkelerinde kurmaktansa, gelişmekte olan ülkelerde kurup, bu ürünleri dış alım yoluyla ülkesine getirdiği; buna karşılık söz konusu kirlenmeden kurtulduğu yani bir tür kirlilik dış satımı yaptığı da göz önünde tutulursa, az gelişmiş ülkelerin endüstri kaynaklı kirlilikten, kendi gücüne oranla yeterince pay aldığı ortaya çıkmaktadır.

     

    Çevre Kirliliği

    Sanayi ve ticaretin gelişmesi ucuz üretim girdilerinin sağlanmasına bağlıdır. Üretim sürecinde arz-talep bağlantısına göre fiyatına en kolay müdahale edilen gir­dilerden birisi iş gücüdür. Sanayileşmiş tüm ülkelerde sanayi ve ticaretin gelişmesi her zaman ucuz iş gücü ile sağlanmıştır. Ancak, kentleşmede de anlatıldığı gibi ucuz iş gücü sanayi ve ticaretin yoğun olduğu bölgelerde varoşların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Sanayileşme, kentleşme ve buna bağlı sorunlarında kaynağını oluşturmaktadır.

     

    Sanayileşmenin çevre kirliliği üzerindeki asıl olumsuzluğu doğrudan kirliliktir. Türkiye gibi sanayileşme sürecini devam ettiren ülkelerde yine ucuz üretim amacı ile ucuz yakıt kullanılmakta, üretim gereği olarak ortaya çıkan atıklar doğrudan alıcı kaynaklara verilmekte, sonuçta hava, su ve toprak kirlenmektedir.

     

    Gerek iç gerek dış pazarda rekabet fiyat ve kalite açısından oluşmaktadır. Kalitesi düşük bir ürün eğer fiyatı da düşük ise pazarda alıcı bulabilmektedir. Yüksek kalitenin sağlanması ise ilave maliyet unsurudur. Her ne kadar toplam kalite yaklaşımı ile kalitedeki artışlar maliyete yansımamakta hatta maliyeti düşürmekte ise de toplam kalite yaklaşımı gelişmekte olan ülkelerde henüz yeterince yerleşmiş değildir. Sanayide ve ticarette yüksek kaliteli bir ürünü ya da hizmeti daha ucuza pazara sunmak kuşkusuz büyük bir avantaj sağlamaktadır. Pazarda alıcılar ürünün fiyatı ve kalitesi ile ilgilenirken, bu ürünün üretim süre­cinde ne denli çevre kirliliği oluşturduğu, ekolojik dengeyi ne denli bozduğu ile nadiren ilgilenmektedirler.

     

    Bu durumda, üretim sürecinde ortaya çıkan atıkların temizlenmesi işletme için üretimde ek maliyet oluşturarak pazar rekabetinde dezavantaj olacaktır. Gelişmekte olan ülkelerde devletin kontrol eksikliği ve yaptırım gücü zayıflığı nedeni ile sanayi tesislerinin arıtma birimleri kurmaları bir anlamda sadece üretim maliyeti açısından ele alındığında caydırıcı bir faktördür. İşletmelerin arıtma tesisi kurup bunu çalıştırmaları yerine ceza vermeleri daha karlıdır. Aynı üretimi yapan aynı kapasite ve teknolojideki iki tesisten arıtma tesisi kuran ve çalıştıranın üretim maliyeti, bunu kurmayıp cezaya razı olana göre daha yüksek olacağından Pazar payını yitirecektir. Bu durumda sanayinin çevre kirliliği oluşturması kaçınılmazdır.

     

    Gelişmiş ülkelerde ise, sanayi tesislerinin ya arıtma birimleri vardır ya da ücretini ödeyerek atıklarını kamu ya da özel sektöre ait arıtma te­sislerinde arıttırırlar. Bu ülkelerde arıtımdan gelen ek maliyetler üretimde verimliliği artırmak ve giderleri azaltmak ile giderilmiştir. Dolayısı ile bu ülke ürünleri dış pazarlarda rekabet güçlerini korumaktadırlar. Gelişmiş ülkelerin arıtılmaları çok pahalı olan atıklarını uzak denizlere dökmeleri, pahalı arıtım gerektiren üretimleri gelişmekte olan ülkelerde yaptırmaları da bilinen bir gerçektir.

     

    Aşırı Tüketim

     

    Sanayide asıl olan üretim değil üretilen ürünün satılmasıdır. Hiç bir sanayi dalında pazarlama olanağı bulunmayan bir ürün üretilmez. Pazarlama olanağı zayıf ise pazarlama teknikleri ile üretilen ürünün satış şansı artırılır. Bu çerçevede özellikle gıda ve kozmetik sanayinde ambalaj teknolojisindeki gelişmeler ürünlerin albenisini yükseltmiş ve tüketimi dolaylı olarak artırmıştır. Amaç ambalaj içindeki ürünü satmaktır. Ürün kullanıldıktan sonra ambalaj çoğu kez çöpe atılmaktadır. Ambalaj sadece son tüketici için bir pazarlama materyali değildir. Ambalaj teknolojisindeki gelişmeler sayesinde kırılabilecek veya bozulabilecek ürünlerin güvenli olarak pazarlanması, küçük ürünlerin daha büyük ve güvenilir ambalajlar içinde toptan satış birimlerine iletilmesi yine ürün pazarlamasını ve dolayısı ile tüketimi artırmıştır.

     

    Ürün pazarlamasında ambalaj materyali kayda değer bir katı atık sorunu oluşturmaktadır. Gıda ürünlerinin geri dönüşümsüz cam, metal, plastik ya da karton kutuda pazarlanması tüketici için büyük bir kolaylık sağlamaktadır. Sanayi için bu tip ambalajların kullanılması da geri dönüşümlü cam şişelerin yıkanması gibi bir sorunu ortadan kaldırmaktadır. Pazarlama birimleri için depozit alınması ve iade sıkıntısı da bu şekilde ortadan kalkmıştır. Bu durumda, üretici – pazarlayıcı – tüketici zinciri için geri dönüşümsüz ambalaj kullanılması büyük kolaylık getirmektedir. Ancak burada gözden kaçan sorun katı atık problemidir.

     

    Tarımsal Üretim

     

    Asırlar boyu doğa ile uyumlu yapılan bitkisel, hayvansal ve tarımsal faaliyetler çevre kirliliğine ve ekolojik dengenin bozulmasına neden olmamıştır. Ancak hızla artan nüfusun gıda  ihtiyacını  karşılayabilmek amacıyla, birim alandan daha fazla ürün alabilmek için, tarımda hastalık ve zararlılara karşı kimyasal ilaç (pestisid) kullanılması çevre sorunlarının oluşmasına neden olmuştur.

     

    İlaç kullanmak tarlada doğal olarak bulunan hastalık ve zararlılar yanında diğer faunayı da etkiler. Aslında hastalık ve zararlı olarak tanımlanan bu canlıların tek görevleri doğaları gereği yaşamlarını sürdürmeleridir. Ancak, insanoğlu gıdalarını bu canlılar ile paylaşmak niyetinde olmadığı için o canlıların bu ürünleri tüketmelerine izin vermemektedir. Kuşlara karşı korkuluk, ses silahı gibi tümüyle fiziksel önlemlerin ve biyolojik kontrol uygulamalarının dışındaki kimyasal ilaç uygula­maları bir yandan hedef canlının dışındaki flora ve faunayı doğrudan ve dolaylı olarak etkilerken, öte yandan bu gıdaların üzerinde kalarak insan sağlığını olumsuz yönde etkilemektedir. Özellikle son yıllarda tüketicilerde hormon uygu­lamasına karşı kayda değer bir endişe ve tepki varken asıl tehlike olan kimyasal ilaç uygulaması tümüyle göz ardı edilmektedir.

     

    Tarımsal üretim aşamasında kimyasal ilaçların (pestisid) kullanımı en etkili ve en ucuz çözümdür. Bununla beraber, hastalık ve zararlıların giderek bu ilaçlara direnç kazanmaları, bilinçsizce fazla ilaç kullanımı sonunda önemli boyutta çevre kirliliği oluşmakta ve farkında olmadan insanlar zehirlenmektedir.

     

    Ekonomik koşullarda üretim için gereken bir diğer tarımsal girdi gübredir. Bitkisel üretim aşamasında topraktan alınan tüm mineraller yine doğal döngü içinde toprağa döner. Ancak çağdaş tarımda topraktan alınan mineraller çok uzaklara taşındığı için topraktan alınan organik ve inorganik maddelerin dışarı­dan toprağa verilmesi gerekmektedir. Gübreleme olarak bilinen bu uygulamada saksıda yapılan üretim dışında topraktan alınan kadar maddenin toprağa verilme olanağı yoktur. Normal olarak bitkisel üretim için gerekenden daha fazlası toprağa verilmek durumundadır. Fazla olarak verilen gübre ise yağmur ve su­lama suları ile toprağın alt katmanlarına gider ve sonuçta alıcı su kaynaklarına ulaşır. Gübrelemenin yüzey suları ve içme suları üzerine olumsuz etkileri en çok azotlu ve kısmen de fosforlu gübrelerin dengesiz bir şekilde kullanımından kaynaklanmaktadır.

     

    Yanlış sulama uygulamaları sonucunda ise kullanılabilir su kaynaklarının giderek azalması, taban suyu yükselmesi, tuzluluk, gübre ve kimyasal ilaç kalıntılarının sulama suyuyla derine inmesi, sulamadan dönen suların tuz konsantrasyonlarını artırarak yer altı ve yerüstü sularına karışması, iz elementlerinin su kaynaklarında birikmesi, toprak erozyonu ve bu sulardan yararlanan canlılar üzerinde hastalıkların oluşmasına neden olmuştur. Kanalizasyon sularının arıtılmadan tarlada kullanılması önemli bir biyolojik kirlilik oluşturmaktadır.

     

    Silahlanma ve Savaşlar

     

    Bütün canlıların sağlığını olumsuz yönde etkileyen, cansız çevre varlıkları üzerinde maddi zararlar meydana getiren ve ekolojik dengenin bozulmasında etkili olan faktörlerden birisi de savaşlardır.

     

    Yaşam ortamlarının ve çevrenin tahrip edilmesi, çok eskiden beri düşmanları yok etmek için bir savaş kazanma stratejisi olarak kullanılmaktadır. Oysa günümüzde dünyanın herhangi bir yerindeki çevresel tahribatın tüm dünyayı etkilediği biliniyor. Dolayısıyla savaşlar sadece kaybedenlere değil tüm insanlığa zarar veriyor.

     

    Sanayileşme ve teknolojik gelişme ile birlikte savaş metot ve tekniklerinde meydana gelen gelişmeler insanlığın geleceği için büyük tehlikeler oluşturuyor. Savaşın çevresel etkileri üç aşamadan oluşuyor;

     

    Savaş Hazırlığı: Silahlı güçlerin yerleşimi için çevrenin ordu gereksinimlerine göre yeniden düzenlenmesi, silah üretimi, silahların test edilmesi ve askeri tatbikatlar yoluyla çevre tahrip ediliyor. Başta havaalanları olmak üzere askeri üsler, genellikle ekolojik açıdan değerli geniş araziler gerektiriyor ve orada ne olduğuna bakılmaksızın bu yerler askeri kurumlara tahsis ediliyor ve onların isteğine göre düzenleniyor. Orduların savaşlara hazırlığı için yapılan tank harekatları, bombalama ve saldırı tatbikatları, çeşitli talim ve eğitimler sırasında da çoğunlukla gerçek silahlar kullanıldığı için ekosistem büyük ölçüde zarar görüyor. Genel olarak her türlü endüstriyel faaliyete oranla askeri endüstri çok ciddi bir kirletici kaynağı olarak biliniyor. Üretim sırasında ortaya çıkan toksik atıklar, halk sağlığı ve çevre için bir düşman tehdidinden daha büyük etki yapıyor. Günümüzde kimyasal, biyolojik, nükleer ve geleneksel silahların, üretimi, depolanması ve test edilmesi için ayrılmış milyonlarca dönüm arazi aşırı miktarda toksik kirlilik nedeniyle yeniden yeşereceği günü bekliyor.

     

    Savaş: Savaş sırasında oluşan çevresel etkileri yaşanmış savaşlardan örneklerle anlatalım.

     

    ABD başkanı Truman, 2. dünya savaşının daha çabuk kazanılması gerekçesi ile Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atom bombası atılması kararını vermiştir. 6 Ağustos 1945’te Hiroşima ve 9 Ağustos 1945’te Nagazaki kentleri atom bombasıyla vurulmuştur. Yayılan radyoaktif serpintiler, saniyelerden daha kısa bir sürede kilometrelerce yol almıştır. Tam anlamıyla bir insanlık ve doğa kaybı yaşanmıştır. 200.000 insan yaşamını yitirmiş, milyonlarcası hatta doğmamış olanları genetik ve çevresel sorunlarla karşılaşmıştır.

     

    Vietnam savaşında,  Amerikan askerlerinin Vietnamlı askerleri bulabilmek için, saklandıkları 1,5 milyon hektar (güney vietnamın %10’u) orman ve ekili alanı yok etmek için 72 milyon litre herbisit (Agent Orange) kullanmıştır. Kullanılan herbisit sonucunda tarım alanları, ormanlar, su kaynakları, yiyecekler, vahşi hayat yok edilmiş ve diğer çevresel etkilenmenin bilinmeyen boyutları bugün halen aktif olarak canlı yaşamını tehdit etmektedir.

     

    Sovyet Birlikleri 1992’de eski Doğu Almanya’yı terk ederken, 1,5 milyon ton cephaneyi geri dönüş maliyetleri çok yüksek olduğu için yakmıştır. Ortaya çıkan nitrojen oksit ve civa gibi ağır metaller atmosfere yayılmıştır. Tüm Doğu Almanya topraklarının %4’u Sovyet birlikleri tarafından şiddetlice kirletilmiştir.

     

    1991 körfez savaşında yakılan petrol kuyuları, 600 milyon ton petrolü tüketerek havada is, gaz ve tehlikeli kimyasallardan oluşan bir battaniye oluşturmuştur. Kara ve deniz sistemlerini etkilemiş, çıkan dumanlar bölgede güneşten gelen ışınları engellemiş ve 25 oC olan hava sıcaklığı 10 oC’ye düşmüş, petrol dumanından yayılan gazlar asit yağmurlarına ve küresel ısınmaya katkıda bulunmuştur. Koylar petrolle tıkanmış, 15 000 km2 Mezopotamya sulak alanı yok olmuştur.

     

    Aslında örnekleri çoğaltmak dünyanın birçok yerinde süren savaşlar nedeniyle ne yazık ki çok kolay.

     

    Savaş sonrası: Savaşlar sona erdikten sonra da insanların ve çevrenin yıkımı sürmektedir. Bir yandan savaşta ortaya çıkan yıkımın giderilmesi, yaraların sarılması kaynakları tüketirken, bir yandan da doğal kaynakların ve yaşam için gerekli olan maddelerin sağlanması süreçlerinde olumsuz etkiler ortaya çıkmaktadır. Sık olarak savaşlar sırasında tahrip olan çevreden diğer bölgelere doğru yaşanan nüfus hareketleri de bu etkilerin en önde gelen nedenleri arasındadır. Göçler, ormansız alanlar yaratılmasına, ekosisteminin zayıflatılmasına, ulusal parkların tahrip edilmesine, su kirliliğine, hijyenik sağlık ortamının bozulmasına, hava kirliliğine ve nesli tükenmekte olan türlerin yok edilmesine yol açmaktadır.

     

    Tüm canlılar için gerekli olan toprak, hava, su gibi yaşamsal elementler, ormanlar, denizler her geçen gün kirlemekte ve doğal dengesi bozulmaktadır. Besin kirlilikleri, radyoaktif kirlilikler, toksik kirlenmeler, nükleer kirlenmeler, sera gazları, asit yağmurları, ormansızlaştırma, iklim değişikliği, kuraklık, afetler, ozon tabakasının incelip delinmesi, kıtlık ve yoksulluk gibi felaketlerde savaşların büyük katkısı vardır. Savaşlar varlıkların ani ve hızlı yok olmasına sebep olur.

     

    Savaş bölgelerinde yaşanan çevre sorunları ister hava kirliliği, ister nehirlerin ve yer altı sularının kirlenmesi, isterse de petrol ve kimyasal madde atıklarından kaynaklanıyor olsun, kaynaklandığı ülke ile sınırlı kalmamakta çevredeki diğer ülkelere de yansımaktadır.

     

    Turizm

     

    Turizm, insanların yaşadığı yerin dışında başka bir yerin doğal güzelliklerini, geçmişte yaşanmış olan kültürel mirasını görmenin, tanımanın yanında eğlenmek ve dinlenmek için yapılan gezilerdir. İnsana özgü ve sosyal bir olay olan turizm, dünyadaki en büyük kitle hareketi olarak değerlendirilmektedir.

     

    Turizmin en önemli kullanım alanı doğal varlıklardır. Günümüzde turistler, doğal varlıkların zarar gördüğü, birbirinden farklı olmayan tatil merkezlerini tercih etmemekte, doğal zenginliğe sahip yeni merkezlere ve yeni turizm çeşitlerine yönelmektedirler. Sektör gelirleri arasında büyük paya sahip olan turizmin gelecek yıllarda da bu payını devam ettireceği göz önünde tutulursa, çevreye olan duyarlılığın önemi daha açık olarak ortaya çıkacaktır.

     

    Her ne kadar çevre kirliliğinin ilk suçlusu olarak gelişmekte olan sanayi sektörü belirlenmişse de, bacasız endüstri olarak tanımladığımız turizm de çevreyi olumsuz yönde etkilemektedir. Turizm, doğal varlıkların pazarlanması sırasında sağladığı ekonomik değerlere karşılık, çarpık kentleşme, kıyı bölgelerinin betonlaşması, orman yangınları, nüfus yoğunluğu, doğal çevrenin tahribi, gürültü, toprak, hava ve su kirliliği gibi yarattığı sorunlarla ön plana çıkmaktadır.

     

    Turizmin hızlı ve plansız gelişmesi sonucu turistik binalar ve alanlar yörelerin yoğun yapılaşmasına, büyük ölçekli tüketim eylemi nedeniyle de doğal çevrenin taşıma kapasitesini aşacak atıkların oluşmasına neden olmuştur.

     

    Yoğun yapılaşma sebebiyle, hassas ekolojik alanlar olan deniz, göl ve nehir kıyıları ile orman ve tarım alanlarının turizme açılması korumasız kalan verimli toprakların erozyona uğramasına, doğal güzelliklerin kaybolmasına, bitki ve hayvan türlerinin yok olmasına,  taşıma kapasitesinin üstüne çıkılmasına ve şehir hayatından kaçan turistlerin küçük birer şehir haline dönmüş, bitki örtüsünden yoksun beton yığınları ile karşılaşmalarına neden olmuştur.

     

    Turizmin çevreye verdiği diğer zararlar ise,

    • Doğal kaynak olmadıkları halde turistik çekicilik özelliğine sahip tarihi, kültürel ve sanatsal merkezlerin ziyaretler sırasında hasar görmeleri,
    • Doğada yapılan rekreasyon faaliyetleri (hiking, treking, kamping, piknik vb.) sırasında çok sık görülen ateş kullanımı dikkatsizliği ve bunun yol açtığı orman yangınları,
    • Alt yapısı bulunmadığı halde turistik özellikleri nedeni ile yaz aylarında kalabalık nüfusa sahip tatil merkezlerinden denize, göllere ve nehirlere akıtılan kanalizasyon suları ve diğer tüm atıkların oluşturduğu çevre kirliliği
    • Yat ve yolcu gemisi gibi turistik amaçlı deniz ulaşım araçlarından boşalan atıklar ve yağların deniz kirliliğine neden olması.

    Turizmin gelişmesi ile aynı zamanda doğal ve beşeri kaynaklar üzerindeki yıkıcı etkilerinin önlenmesi amaçlanıyorsa, turizmin hedeflerinin daha uzun vadeli sonuçlara göre ayarlanması ve çevre unsuruna daha duyarlı gelişme yöntemleri ortaya konulmaya çalışılması gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki; çevreye önem verilerek hazırlanan tüm yönetsel çalışma ve planlamalar, başlangıçta büyük gider kalemleri oluşturacak biçimde değerlendirilseler de, ülke geleceği ve doğal çevrenin korunması açısından uzun vadeli gelire dönüşeceklerdir.

     

    Orman Yangınları

     

    Orman yangınlarının etkileri, orman örtüsünün tabiatına ve yangının şiddetine bağlıdır. Orman yangınları, küçük zararlardan tutun da, ormanın hem koruyucu ve hem de iktisadi faydalarını gelecek nesillere taşıyacak şekilde tamamen tahribine kadar büyük zararlar meydana getirebilir. Orman yangınlarına %97 gibi büyük bir oranda bilerek veya bilmeyerek insanlar neden olur. Hava şartları ise yangınlarda önemli bir çevre ve tetik faktörüdür.

     

    Orman yangınlarının oluşum yerlerine dikkat edecek olursak, meteorolojik şartların etkisini açıkça görebiliriz. Meteoroloji parametrelerinin yanıcı madde üzerinde meydana getirdiği nem değişimleri hem yangın riski açısından, hem de yangın çıktıktan sonra hareket yönünün belirlenmesi açısından çok büyük bir öneme sahiptir. Yakıt nemi, havanın bağıl nemi ve sıcaklığına bağlı olarak gün içerisinde değişim göstermektedir. Ülkemizdeki yangınların %83,3’ü Haziran – Ekim ayları arasında meydana gelmekte, ayrıca çıkan yangınların %32 gibi önemli bir kısmı 12:00 – 15:00 saatleri arasında yani yakıt nem kapsamının en düşük olduğu dönemde meydana gelmektedir.

     

    Yangın tehlike sistemleri uygulanarak bulunan yangın tehlike riskinin bilinmesi, yangınla mücadelede büyük bir yardımcıdır. Fakat bugüne dek yurdumuzda bu konuda ciddi bir çalışma yapılmamıştır. Bunun en önemli nedenleri, ülkemiz şartlarına uygun, hassas bir sistemin oluşturulması ve uygulanması aşamalarında indeks değerlerini hesaplamada ve kalibre etmede kullanılabilecek verilerin yetersizliğidir. Orman yangınlarının genellikle, dağlık ve kırsal alanlarda ortaya çıkması ve mevcut meteoroloji şebekesinin bu alanları temsil edebilecek yeterlikte olmaması, ayrıca çok önemli bir veri olan yakıt nemi ölçümlerinin yapılmayışı da bu konuda çok büyük eksikliklerdir. Oysa gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, yangınla mücadele çalışmaları çerçevesinde dağlık alanlardaki meteorolojik verileri de yansıtacak biçimde sabit ve seyyar meteorolojik gözlem ağlarını geliştirmeliyiz.

     

    Orman yangınları ile mücadelede erken müdahale esastır. Bunun için, güvenilir ve uzun vadeli özel hava tahminleri ile değişik bölgelerdeki yangın söndürme ekiplerinin, özel meteorolojik indeksler ile belirlenecek olan, yangın potansiyeli ve olasılığının yüksek olduğu yerlere önceden gönderilebilmesi ve bazı önlemlerin alınması yoluna gidilmelidir. Orman yangını esnasında, rüzgarın yönü ve şiddetindeki anlık değişimlerin meteorologlar tarafından tespit edilmesi, yangın söndürme çalışmalarını yönlendirmede hayati önem taşır. Bu nedenle noktasal rüzgar tahminleri için bilinen yangın bölgelerinin, kompleks arazi simülasyon ve model çalışmalarına da önem verilmelidir.

     

    Ayrıca orman yangınları ile erken mücadele edebilmek için, ormanlara yaklaşan yıldırımlı fırtınaları takip edebilen, bunların ormanlarda çarptığı noktaları otomatik olarak belirleyip gösterebilen “Yıldırım Detektörleri” ağının, Türkiye’de de en azından Ege ve Akdeniz Bölgelerinde kurulup işletilmesi gerekir.

     

    Zihniyet

     

    Doğada bulunan her şeyi öğrenmeye çalışmak, keşfetmek, bunlardan faydalı olanları kendi istek ve arzuları dahilinde kullanmak, kıt kaynaklardan sağladıkları kazancı arttırmak insanoğlunun zihniyeti olmuştur. Bir malı en düşük maliyetle üreterek kazancını arttırmak isteyen üretici oluşan üretim atıklarını önleme veya yok etmenin çevreye sağladığı faydaları hesaba katmaktan kaçınmıştır. Böyle bir zihniyeti taşıyan insanoğlu alabildiğince sınırsız bir şekilde doğal çevreyi olumsuz olarak etkilemiştir. Bu etkilenme sanayileşmenin getirdiği kolaylıklar ve teknolojik yenilikler ile iyice yoğunlaşmıştır. Kendine yeni tarım alanları açarak daha çok üretmek, daha büyük toprağa sahip olmak isteyen insanoğlu ormanı yok etmek için önceleri balta sallamış, daha sonraları testere kullanarak biraz daha hızlanmış, teknolojinin ürünü ağaç kesme motorlarının ortaya çıkmasıyla sanki bir yok edici olmuştur.

     

    Bitmez, tükenmez olarak bilinen ve de ücretsiz olarak kullanılan hava, su ve toprak gibi unsurları üretimlerinde kullanan üretim süreci zihniyeti devam ettiği sürece, yarınların bitmesine az kalmıştır.

     

    Ülkemizde bugün ortaya çıkan insan kaynaklı çevre kirliliğinin temelini, bilgi edinme ve bilinçlenmede karşılaşılan eksiklikler oluşturmaktadır. Çevre bilincine sahip olmayan bir insan, yaşadığı dünyayı kendisinden sonra başkalarının da kullanacağını idrak edemez. Toplumumuzun büyük bir kısmında çevre bilincinin yeterince oluşmaması sebebiyledir ki çevre, ilgilenmeye değmeyen bir konu olarak algılanmaktadır. Bu noktada ÇEVRE EĞİTİMİ gündeme gelmektedir. Zihniyetin, çevre konusunda bilgilendirilmesi, bilinçlendirilmesi, olumlu ve kalıcı tüketim alışkanlıklarının kazandırılması, çevre sorunlarının çözümünde fertlerin aktif katılımlarının sağlanması eğitimle olabilecektir. Çevre ile ilgili konularda aktif katılım sağlayacak, olumsuzluklara karşı tepki oluşturacak, bireysel çıkarların toplumsal çıkarlardan ayrı düşünüleceği gerçeğini kavratacak bir eğitim yöntemi uygulanmalıdır. Bu eğitimde aynı zamanda çevre psikolojisi de desteklenmelidir.

     

    Bütün ülkelerin ortak sorunu haline gelen çevre kirliliğini önlemek için 1972 yılında İsveç’in başkenti Stockholm kentinde 133 ülkenin katıldığı Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı yapıldı. Bu konferansta insanları çevre konusunda duyarlı hale getirebilmek için her yıl 5 Haziranda Dünya Çevre Günü olarak kutlanması kabul edildi.

     

    Yukarıda sayılan olumsuzlukların önlenmesiyle çevre kirliliği büyük ölçüde önlenebilir. Bütün gayretimiz; temiz ve yaşanabilir bir dünya için…

Copyright © 2013 - 2018 • Tüm Hakları Saklıdır.