Çevre Dostu Evler...

Çevre dostu evlerin temel ilkeleri, enerji etkinliğini arttırarak enerji talebini en aza indirmek, bu enerjiyi ...

Fosfor Çevre İş İlanı...

Fosfor Çevre İş İlanı Tanımı: Firma bünyesinde istihdam edilmek üzere, "Çevre İzin ve Lisans Yönetmeliği" ...

  • A-2 Tipi Mühendislik Akustiği Sertifika Programı

    A-2 Tipi Mühendislik Akustiği Sertifika Programı: A-2 tipi Mühendislik Akustiği sayesinde insan ve doğal hayatın kalitesini artırmak, bölgenin gelişimine katkı sağlayıp, çevreye karşı duyarlılığı artırmayı amaçlamaktadır. Bu sebep ile çevre gürültüsüne ilişkin şikayetlerin değerlendirilmesi, ölçümü, denetimi ve izlenmesine ilişkin A tipi sertifika eğitimi verilmektedir.

     

    Çevresel Gürültünün Değerlendirilmesi ve Yönetimi Yönetmeliği‘nin uygulanmasından sorumlu kurum ve kuruluşlardan saha ölçüm çalışmalarını yürüten, denetim, şikâyetlerin değerlendirilmesi ve izin/onay kapsamında raporları inceleyip değerlendirilmesinde çalışacak üniversitelerin 4 yıllık fakültelerinden mezun, bu programa %75 devam sağlamış ve bu program kapsamında yapılacak sınavdan 60 puan almış olması gerekmektedir. 60 puan ve üzeri almış olanlar bu sertifika programı için getirilen uzmanlık koşulunu sağlamış ve sertifikalandırılmış olarak değerlendirilecektir. Bahse konu barajı aşamayanlar daha sonra eğitim programı açan kurumun yapacağı sınavlara belirleyeceği (sınav ücreti) koşulu sağlayarak katılım sağlayabilecektir. Eğitime ayrıca Üniversitelerin 4 yıllık programlarının mühendislik, mimarlık ve fen fakültelerinden mezun olan kişiler başvurabilirler.

     

    Eğitim Ücreti: ÇMO Üyeleri: 500 TL / Diğer: 600 TL (Eğitime katılım sağlayacak üyelerin 2016 yılı dahil olmak üzere aidat borçlarının olmaması gerekmektedir. Eğitime katılım sağlayacakların, 5 Aralık 2016 tarihine kadar ön kayıt yaptırmak için eğitim bedelinin %30`unu aşağıda belirtilen hesap numarasına yatırmaları gerekmektedir. Ön kayıt ücretini yatıracakların, odayı arayarak kontenjan bilgisi aldıktan sonra ücretlerini yatırmaları rica olunur. Katılımın, katılımcı tarafından iptal edilmesi durumunda ödenen ön kayıt bedeli iade edilmeyecektir. Eğitimin Şube tarafından iptal edilmesi durumunda katılımcıya ücret iadesi yapılacaktır.)

     

    Hesap Numarası: Türkiye İş Bankası Meşrutiyet Şubesi 4213- 744819 (IBAN: TR870006400000142130744819)

     

    A-2 Tipi Mühendislik Akustiği Sertifika Programı İçeriği

    • Akustik İle İlgili Genel Bilgiler
    • Gürültünün İnsan Sağlığına Etkileri
    • Gürültü Kontrol İlkeleri
    • Çevresel Gürültünün Tarifi
    • Gürültü Ölçümleri
    • Ses Basınç Ölçerler, Aksesuarlar Ve Kullanımları: Lineer, Pik Ve Ortalama Değerler, Eşdeğer Gürültü Düzeyi Ölçümü, Kayıt Depolama
    • TS 9315 ISO 1996-1 ve TS ISO 1996-2 Standartlarına Göre Ölçüm Cihazının Sahip Olması Gereken Teknik Özellikler Ve Ölçülecek Parametreler
    • Çevresel Gürültünün Tarifi Ölçülmesi Ve Değerlendirilmesi
    • TS 9315 ISO 1996-1 ve TS ISO 1996-2 Standartlarına Göre Referans Zaman Aralığı Ve Ölçüm Süresi
    • Açık Alanda Ölçün Esasları (Gürültü Kaynağı Tespiti, Ölçüm Yeri, Ölçüm Noktalarının Sayısı, Mikrofon Konumu vs.)
    • Yapı İçinde Ve Dışında Ölçüm Esasları (Gürültü Kaynağı Tespiti, Ölçüm Yeri, Ölçüm Noktalarının Sayısı, Mikrofon Konumu vs.)
    • Ölçüm Sırasında Meteorolojik Şartların Tespiti
    • Ölçümlerin Doğrulanması
    • Ölçümlerin Ölçüm Tutanağına Aktarılması Kaydedilecek Bilgiler Ve Veriler
    • Cihaz Kalibrasyonu Uygulamaları Kalibratörler ve Kullanımı
    • Gürültü Ölçümleri Uygulamaları Ve Örnekler
    • Sertifika Yeterlilik Sınavı

    Katılımcı Sayısı: 20 Kişi

     

    Ücrete Dahil Olanlar: Başarı Sertifikası, Eğitim Notları ve İkramlar

     

    Eğitim Verileceği Yer: TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Ankara Şubesi Eğitim Salonu (Hatay 2 Sokak No:24/16 Kızılay Çankaya-ANKARA)

     

    Eğitimin Verileceği Tarih ve Saat: 10-11-12-13 Aralık 2016 / 10:00 – 17:00

     

    Eğitmen Bilgileri: Dr. Zeki BOZKURT (Çevre Yüksek Mühendisi)

     

    Kayıt İçin İletişim Bilgileri:
    Ön Kayıt Son Gün: 5 Aralık 2016
    E-Posta: deniz@cmo.org.tr
    Telefon: 0(312) 419 80 76 –
    Faks: 0(312) 419 80 74

  • Çoğunlukla insan faaliyetlerine dayalı emisyonlar sonucu sera gazı konsantrasyonlarındaki artıştan kaynaklandığı düşünülen ve son yıllarda çevre problemlerinin gündeme geldiği her ortamda sıkça duyduğumuz “iklim değişikliği”, dünya üzerindeki yaşamı tehdit etmektedir. Hükümetlerarası iklim Değişikliği Paneli (IPCC) Değerlendirme Raporu; sera gazlarının önemli derecede artması sonucu son yüzyıldaki ortalama sıcaklık artışının 1 dereceye yaklaştığını kaydetmiştir. Fosil yakıtların kullanımı, elektrik ve ısı üretimindeki artışlar, endüstrinin gelişmesi ve ormansızlaşma iklim değişikliğini meydana getiren antropojenik etkilerin başında gelmektedir. Yapılan çalışmalar göstermiştir ki; iklim değişikliği nedeniyle sıcaklık dalgalanmaları ve güçlü fırtınalar daha sık görülecek, okyanuslar ısınacak, deniz seviyesi yükselecek, doğal afetlerde artışlar görülecek, kar ve yağış rejimi değişecek, çölleşme gözlemlenecek ve orman yangınları artacak, kar ve buz miktarı azalacaktır. Bunun sonucunda; su kaynakları zarar görecek, bitkilerin yaşam döngüleri değişecek, iklim göçleri yaşanacak, hayvanların yaşam döngülerinde ve göç yollarında değişiklikler olacak, gıda güvenliğinin sağlanmasında sıkıntılar yaşanacak ve salgın hastalıkların riski artacaktır.

     

    80’li yıllardan beri dünya sıcaklığında artışın meydana geldiği çeşitli uluslararası kuruluşlarca gündeme getirilerek iklim değişikliği ile mücadele için küresel bir çabanın gerekliliği ortaya konulmuş, uluslararası iklim toplantıları hız kazanmıştır. 1994 yılında yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler iklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine 196 ülke taraf olmuştur. Bu sözleşmenin amacı “Atmosferdeki sera gazı birikimlerini, iklim sistemi üzerindeki tehlikeli insan kaynaklı etkiyi önleyecek bir düzeyde durdurmayı başarmak” tır.

     

    2005 yılında yürürlüğe giren Kyoto Protokolüne taraf olan 192 ülke ile Avrupa Birliği Üyeleri sera gazı emisyonlarını 2008-2012 yılları arasında 1990 yılı seviyesinden %5,2 aşağıya çekmeyi kabul etmişlerdir. Yaşadığımız bu çevre sorunu o kadar önemli bir boyuta ulaşmıştır ki; durumun ciddiyetini ortaya koyan bilimsel çalışmaların ışığında, dünya üzerindeki her ülkenin belirli önleyici tedbirleri alması ve üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmesi beklenmektedir. Bu doğrultuda, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine taraf ülkelerce her yıl Taraflar Konferansları (COP) düzenlenmekte, iklim değişikliği ile küresel mücadele için çalışmalar yapılmaktadır. Bu çerçeve sözleşme kapsamında imzalanmış olan Kyoto protokolünün 2. taahhüt dönemi 2020 yılında sona erecektir.

     

    Bu süreçte ülkeler tarafından iklim değişikliği ile mücadele konusunda stratejiler belirlenmiş ve eylem planları hazırlanmıştır. Faaliyetlerin gerçekleştirilebilmesi için uluslararası fonlar devreye alınmıştır. Örneğin; AB fonları ile ayrılan kaynakların %20 kadarının iklim ile ilgili harcamalarda kullanılması gerekmektedir. Bir yandan da ulusal politikaların izlenmesi, raporlanması ve değerlendirilmesi ile ilgili çalışmalar yürütülmektedir. Ancak bilimsel çalışmalar sera etkisi yaratan gazların salımı hemen kesilse bile etkisinin uzunca bir süre devam edeceğini ve iklim sisteminin normale dönmesinin yüzlerce yıl alabileceğini göstermektedir.

     

    Bu süreçte etkilenecek olan birçok biyolojik türün devamlılığının sağlanması açısından doğal çevrenin ve yaşam alanlarının korunması son derece önemlidir. Birçok ülke, sahip olduğu doğal güzellikleri ve biyolojik zenginlikleri korumak üzere belirli alanlara koruma statüleri tanımlayarak mevcut ve olası baskılara karşı bu alanlardaki değerlerin daha sonraki nesillere aktarılmasını hedeflemektedir. Korunan alanlar, kendine has yönetim sistemleri geliştirilen, dünyadaki biyolojik çeşitliliğin azalmasına karşı koymak üzere kullanılan bir araç olarak kabul edilmektedir. Dünya Doğayı Koruma Birliği (IUCN) korunan alanları “doğanın ve ilgili ekosistem hizmetleri ve kültürel değerlerin uzun vadeli muhafazasını sağlamak için, yasal ya da diğer etkili yollar vasıtasıyla tanınan, tahsis edilen ve yönetilen, açıkça belirlenmiş coğrafi bir alan” olarak tanımlar. Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesinde ise korunan alanlar “Belirli koruma amaçlarını gerçekleştirmek üzere tasarlanan ve yönetilen coğrafi olarak tanımlanan alan” olarak tanımlanmaktadır.

     

    Korunan alanlar genelde biyoçeşitliliğin korunması amacıyla oluşturulmaktadır. Dünya üzerinde, kara ve deniz alanlarında, farklı coğrafyalarda, çok farklı statülerle tanımlanmış olan korunan alanlar bulunmaktadır. Bazılarında giriş-çıkışlar bile kontrol altında ya da yasakken, bazı korunan alanlarda, içerisinde insan faaliyetleri, hatta yerleşimler yer almaktadır. Korunan alanlar dünya kara yüzeyinin bugün için %13,9’unu kaplamaktadır. Denizlerdeki korunan alanlar ise çok daha azdır ve açık denizlerin %3.4’ünü kaplamaktadır.

     

    Ulusal ve uluslararası biyoçeşitliliğin korunmasında korunan alanların önemi çok büyüktür. Korunan alanlar, özellikle nesli tehdit ve tehlike altındaki türlerin devamı ve ekolojik süreçler için sığınak görevi görmektedirler. Aynı zamanda korunan alanlar, su ve gıda temini ile diğer ekosistem hizmetleri, koruma işlevi ve rekreasyon imkanlarından dolayı, alanda yaşayan insanların temel, sosyal ve ekonomik ihtiyaçlarına da cevap vermektedir. Ayrıca, iklim değişikliği azaltım ve etkilerine uyum açısından sağladıkları katkılar bakımından da korunan alanlar önemli bir yere sahiptir.

     

    İklim değişikliği açısından bakacak olursak; ekosistem kaybı ve bozulması, sera gazı emisyonlarının belirli sebeplerinden sayılmaktadır. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) sera gazı emisyonlarının %20’sinin, ormansızlaşma ve arazi kullanımının değişmesinden kaynaklandığını öne sürmektedir. Dolayısıyla; koruma statüsü tanımlanan alanları korumak, karbon salınımını engellemenin ve ekosistem hizmetlerinin düzgün işlemesini sağlamanın tek yoludur.

     

    Bununla birlikte; iklim değişikliğinin etkilerinin azaltılmasında ve bu etkilere uyum gösterme aşamasında korunan alanların oldukça etkili olduğu görülmektedir. Atmosfere salınacak ya da atmosferde kalacak karbonun korunan alanlarda depolanıp uzaklaştırılmasıyla azaltım sağlanabilmektedir. Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) kapsamında 2008 yılında yapılan bir çalışmada karasal karbonun %15’inin korunan alanlarda tutulduğuna dikkat çekilmiştir. Sera gazı emisyonlarını düşürmek suretiyle iklim değişikliğinin sebeplerini ortadan kaldırmaya destek olmaları nedeniyle, iklim değişikliğine karşı küresel müdahalenin bir parçası olarak değerlendirilmektedir.

     

    İklim değişikliği etkilerinin azaltımında korunan alanların etkisi; bitki ve toprakta halihazırda mevcut olan karbonu depolayarak kaybının önlenmesinde ve atmosferdeki karbondioksitin doğal ekosistemlerde tutulmasında gözlenmektedir. Korunan alanlar, halihazırda doğal ekosistemlerde depolanan karbonu güvenceye almada ve daha fazla karbonu yakalamada önemli bir role sahiptir. Ormanlar, çayırlar, toprak, humus, kıta içi ve deniz ekosistemleri karbon yutağı olarak hizmet vermektedir. Örnek vermek gerekirse; en geniş karasal karbon deposu olan orman ekosisteminde 30,000 ton/km2 karbon tutulabilmektedir. Kıyı ve deniz alanları, özellikle de yıllık 0.2 Gt’lik karbon saklama potansiyeline sahip kıyı zonları, büyük miktarda karbon depolamaktadır. Deniz çayırlarının yayılım gösterdiği deniz tabanında 83,000 ton/km2 karbon tutulabilmektedir. El değmemiş turba alanlarının hektarda 1300 tona kadar karbon içerdiği hesaplanmıştır. Doğal çayırlar çoğu toprakta olmak üzere büyük miktarda karbon tutmaktadır. Tahminlere göre otlatma alanları tek başına dünyadaki toprak karbonunun %10-30’unu ve çayırlar biyosferde ki toplam karbonun %10’undan fazlasını tutabilir.

     

    Ayrıca korunan alanlar; iklim değişikliğinin insanlar üzerindeki muhtemel etkilerinden bazılarına doğrudan çözüm üreten bir dizi çevresel ürün ve hizmeti sağlayarak uyum çalışmalarına katkı verebilmektedirler. Çığ, kasırga, sel, gel-gitlerdeki ani seviye değişimleri ve kuraklık risklerinin azaltılması gibi afet önleme desteği sağlanarak iklim değişikliğine uyum da fayda oluşturmaktadırlar. Toprakta suyun tutulmasını sağlayarak kuraklık ve çölleşme ile mücadeleye destek olurlar. Korunan alanlar doğal afetlerin etkisini azaltmaya yardım edebilirler. Örneğin sel durumunda; sel sularının dağılması için alan sağlayarak selin etkilerini doğal bitki örtüsü yoluyla azaltırlar. Toprağı ve karı kayma ya karşı sabitleyerek toprak kayması ve çığ tehlikesini azaltırlar ve herhangi bir kayma meydana geldiğinde hızını keserler. Mercan resifleri, bariyer adalar, mangrovlar, kum tepeleri ve bataklıklar fırtına dalgalarının oluşumunu engellerler. Korunan alanlar aynı zamanda; geçim kaynaklarının iklim değişikliği karşısındaki hassasiyetini azaltabilirler. Temiz, sağlıklı ve güvenilir su kaynağı sağlarlar. Deniz ve tatlı sulardaki balık stoklarını korur ve çoğaltırlar. Gen kaynaklarını koruyarak sürdürülebilir gıda teminine destek olurlar. Ayrıca sağlık açsından da korunan alanların uyum faydaları vardır. Habitatı koruyarak vektör kaynaklı hastalıkların yayılımını yavaşlatmaktan, geleneksel ilaçlara erişim sağlamaya kadar bu alanda da pek çok fayda sağlarlar.

     

    Korunan alanların sağladığı bu hizmetler hükümetler ve hükümetlerarası örgütler tarafından da pratik birer azaltım ve uyum stratejisi olarak görülmektedir. Örneğin; Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), azaltım ve uyum kapasitesini artırmak için emisyonların ve iklim değişikliğine hassasiyetin azaltılmasında korunan alanların bir etken olarak kullanılması çağrısında bulunmakta, iklim etkilerinin sınırlandırılması amacıyla özellikle ormanların korunması ve yönetimine odaklanmaktadır. Ormanlar tarafından sağlanan azaltım düşük maliyetlidir. İklim değişikliğine uyum ve sürdürülebilir kalkınma ile önemli sinerji yaratabilir. Bunun da beraberinde istihdam, gelir yaratma, biyoçeşitlilik ve havza koruma, yenilenebilir enerji kaynakları ve yoksulluğun hafifletilmesi bakımından önemli ortak faydalar sağlar. “Ormancılık” üzerine yazılmış olan IPCC raporu; “Etkili korumadan ötürü ağaçların yeniden büyümesi karbon tutulumuyla sonuçlanırken, korunan alanların uyumlu yönetimi de biyoçeşitliliğin muhafazasına ve iklim değişikliğine karşı daha az hassasiyete yol açar.” sonucuna ulaşmaktadır. Örneğin ekolojik koridorlar, değişen iklime uyuma olanak tanıyan flora ve fauna göçü için fırsatlar yaratmaktadır; ancak, habitatların yok edilmesi ve bozulması nedeniyle korunan alanların sağladığı bu hizmetlerin bazıları risk altındadır. Daha da önemlisi; habitat bozulmaları nedeniyle ekosistemlerin karbon yutağı olmaktan çıkıp karbon kaynağı haline gelmesi kaçınılmaz olmaktadır.

     

    İnsan etkilerinin yanı sıra iklim değişikliğinin kendisi korunan alanları tehdit etmektedir. Yapılan çalışmalar; küresel sıcaklık ortalamasının 1,5-2,5 derece artması sonucunda, atmosferdeki CO2 konsantrasyonundaki artışla birlikte; ekosistem yapısında ve işlevinde, türlerin çevreyle etkileşimlerinde ve türlerin coğrafi dağılımlarında köklü değişiklikler olacağını; ayrıca su ve gıda temini gibi ekosistem ürünleri ve hizmetleri ile biyoçeşitlilik üzerinde büyük ölçüde olumsuz sonuçlar ortaya çıkacağını göstermektedir. İklim değişikliği ile birlikte insan sağlığı tehdit altına girecek ve ekosistemler zarar görecek veya ortadan kalkacak ve türlerin büyük olasılıkla %20-30’u yok olacaktır. Deniz seviyesindeki bir metre yükselme dünyanın mevcut kıyısal sulak alanlarının yarıdan fazlasının yok olmasıyla sonuçlanacaktır. Tedbir alınmaması halinde; özellikle bu yüzyılda, karasal ekosistemlerce net karbon tutulumunun yüzyılın ortalarına doğru zirveye ulaşması ve bunun ardından azalması ve hatta durumun tersine dönmesi, böylece iklim değişikliğinin büyümesi beklenmektedir.

     

    Korunan alanlar iyi yönetilirse, uygun maliyetli iklim değişikliği mücadele stratejisi olarak uygulanabilmektedir. Çünkü ilk yatırım maliyetleri çoktan karşılanmıştır ve sosyo-ekonomik maliyetleri korunan alanların sağladığı diğer hizmetler tarafından dengelenmiştir. Bu uygulamanın etkinliğini arttırmak için doğal ekosistemlerin iyi bir kapasiteyle karbon yutakları ve uyum kaynakları olarak etkin yönetimini sağlamak gerekmektedir. Aynı zamanda yönetişim (katılımcı ve paylaşımcı yönetim) yapısı oluşturularak yerel halk desteğinin alınması etkinliği artırmaktadır.

     

    2008 tarihli IPCC raporunda da belirtildiği gibi su miktarı ve kalitesinde iklim değişikliğinden doğan değişimlerin; gıda miktarını, güvenilirliğini, erişimini ve kullanımını etkilemesi beklenmektedir. İyi yönetilen doğal ormanlar yüksek kalitede su sağlarken, sulak alanlar ve çayır habitatları da dahil diğer doğal habitatlar da, sudaki kirlilik düzeylerini ve çözünmez maddeleri azaltmada önemli bir rol oynarlar. Korunan alanların etkili yönetimi, su kaynaklarının korunması için şarttır ve iklim değişikliği ve insan kaynaklı baskı unsurlarının sebep olduğu bozulmaya karşı korunmasını sağlar. Yeraltı ve yüzey sularının kirletilmesine karşı gerekli tedbirler alınmalı ve aşırı tüketimin önüne geçilebilmesi için su yönetim sistemi geliştirilmelidir.

     

    Tarımsal biyoçeşitliliğin korunması için ulusal düzeyde tarımsal biyoçeşitlilik koruma stratejileri oluşturulmalı, yerel halk tarafından korunan alanlar gibi toplumsal yaklaşımlar planlara dahil edilmelidir. Ayrıca, verimsiz tarım alanları yeniden doğal bitki örtüsü ile kaplanarak karbonu tutma kapasitesine kavuşturulmalıdır.

     

    Aşırı balık avı ve zarar verici avlanma teknikleri yüzünden balıkçılığın küresel olarak gerilediği, iklim değişikliğinin de bu gerilemeyi hızlandıracağı bilinmektedir. Korunan alanlar balık stoklarının yeniden oluşumuna fırsat tanıyarak deniz ve tatlısu balıkçılığını destekler ve sucul topluluklarının direncini artırır. Bu alanlarda koruma stratejisi deniz sistemlerinin direncinin artırılmasına yönelik olmalıdır.

     

    Doğal ekosistemlerin afet risk yönetimindeki rolünü güçlendirebilmek için ulusal ve bölgesel/sınır ötesi bir ölçekte doğal fırsat analizleri yapılarak afetlerin önlenebileceği ve azaltabileceği yerler tanımlanmalı ve tampon görevi gören bu ekosistem hizmetlerini korumak amacıyla hassas alanlara koruma statüleri tanımlanmalıdır. Bu korunan alanlarda ekosistem koruma stratejileri oluşturulmalıdır.

     

    Korunan alan sistemleri bütünsel, ekolojik açıdan tam temsiliyet sahibi ve son derece direneli biçimde tasarlanmalıdır. Türlerin iklim değişikline uyumunu kolaylaştırmak amacıyla korunan alanlar genişletilmeli ve arttırılmalıdır. Genetik alışverişi kolaylaştırmak için tampon bölgelerin ve biyolojik koridorların kullanımı yoluyla korunan alan sistemleri ekolojik açıdan bağlantılı olmalıdır. Bu koridorlarda sanayi, yollar, yerleşimler, tarım alanları gibi bariyerler bulunmamalı; geçişlerin sağlanabilmesi açısından belirli türlere özel atlama basamakları oluşturulmalıdır. İmar planları, özellikle de çevre düzeni planları bu bütünselliği sağlamanın en etkin yoludur.

     

    Korunan alanların sahip olduğu doğal özelliklerin düzenli olarak izlenmesi ve bu izleme sonuçlarının değerlendirilmesi ışığında alınacak tedbirlerin uygulanması, alanların sektörel baskılardan ve iklim değişikliğinden korunması için son derece önemlidir.

     

    Korunan alanların iyi yönetilmesinin yanı sıra etkin olabilmesi için; bu yönetimin doğrudan iklim değişikliği azaltım ve etkilerine uyuma odaklanması, bir strateji olarak ulusal ve yerel iklim değişikliği uyum ve azaltım strateji ve eylem planlarının içine dahil edilmesi gerekmektedir. Korunan alanların iklim değişikliği müdahale stratejilerindeki görevini yerine getirebilmesi için; korunan alanın büyüklüğü, kapsamı ve işlevinin artırılması ve koruma düzeyinin yükseltilmesi, farklı korunan alan yönetişim modellerinin teşvik edilmesi ve korunan alanlarda yönetim etkililiğinin artırılması gerekmektedir.

     

    Elbette korunan alanlar iklim değişikliğine tam bir çözüm sunmamaktadır. Dolayısıyla korunan alanlara duyulan güven, emisyonları kaynağında azaltma çabalarının yerine geçmemeli veya bu çabaları baltalamamalıdır. Ancak bugüne kadar sıklıkla ihmal edilmiş olmalarına rağmen, stratejinin yaşamsal bir parçası olduğu da unutulmamalıdır.

     

    Kaynakça:
    – Dudley N., S. Stolton, A. Belokurov, L. Krueger, N. Lopoukhine, K. MacKinnon, T. Sandwith ve N. Sekhran (2010); Natural Solutions: Protected areas helping people cope with climate change IUCNWCPA, TNC, UNDP, WCS, World Bank and WWF, Gland, Switzerland, Washington DC and New York, USA
    – IPCC (2007); Summary for Policymakers. In: Climate Change 2007: Mitigation. Contribution of Working Group III to the Fourth Assessment Report of the intergovernmental Panel on Climate Change (B. Metz, O.R. Davidson, P.R. Bosch, R. Dave, L.A. Meyer), Cambridge University Press, Cambridge, United Kingdom and New York, USA.
    – Nabuurs, G.J., O. Masera, K. Andrasko, P. Benitez-Ponce, R. Boer, M. Dutschke, E. Elsiddig, J. Ford-Robertson, P. Frumhoff, T. Karjalainen, O. Krankina, W.A. Kurz, M. Matsumoto, W. Oyhantcahal, N.H. Ravindranath, M.J. Sanz Sanchez, X. Zhang, 2007: Forestry. In Climate Change 2007: Mitigation. Contribution of Working Group III to the Fourth Assessment Report of the intergovernmental Panel on Climate Change (B. Metz, O.R. Davidson, P.R. Bosch, R. Dave, L.A. Meyer, Cambridge University Press, Cambridge, Uni¬ted Kingdom and New York, NY, USA.
    – Pena, N. (2008); Including peatlands in post-2012 climate agreements: options and rationales, Report commissioned by Wetlands International from Joanneum Research, Austria
    – Sabine, C.L., M. Heimann, P. Artaxo, D.C. E. Bakker, C. T. A. Chen, C. B. Field. N. Gruber, C. Le Quere, R. G. Prinn, J. E. Richey, P. Romero Lankao, J. A. Sathaye and R. Valentini (2004); Current status and past trends of the global carbon cycle, in: The Global Carton Cycle: Integrating Humans, Climate and the Natural World, (C. B. Field and M. R. Raupach), Island Press, Washington, D.C., USA, pp 17-44
    – Schuman, G. E., H. H. Janzen and J. E. Herrick (2002); Soil carbon dynamics and potential carbon sequestration by rangelands, Environmental Pollution 116: 391-396
    – Nosberger J., H. Blum and J. Fuhrer (2000); Crop ecosystem responses to climatic change: productive grasslands, in Climate change and global crop productivity, Hodges H. F., CAB International, Wallingford, UK. pp 271-291
    – Post, W. M. and K. C. Kwon (2000); Soil carbon sequestration and land-use change: processes and potential, Global Change Biology 6: 317-328
    – Nicholls, R. J. and F. M. J. Hoozemans (2005); Global Vulnerability Analysis in M. Schwartz, Encyclopaedia of Co¬astal Science, Springer
    – Reuchlin-Hugenholtz, E. McKenzie, E. 2015. Marine protected areas: Smart investments in ocean health. WWF, Gland, Switzerland.
    – S. Mansourian, A. Belokurov and P.J. Stephenson. The role of forest protected areas in adaptation to climate change. WWF, Gland, Switzerland.
    – Kapos, V. et al. (2008). Carbon and Biodiversity: A Demonstration Atlas. United Nations Environment Programme-World Conservation Monitoring Centre. Cambridge, U.K

  • Su, canlı yaşamının devamı için şüphesiz hayati bir önemi sahip. Suyun önemini en açık şekilde ifade etmek için verilebilecek örnekleri fazla uzaklarda aramamıza ise gerek yok. Çünkü sadece insan bedeni bile suyun önemine dair binlerce örneği bünyesinde barındırıyor.

     

    Suyun insan vücudunda, bırakın yokluğunu; eksikliğinin dahi ne tür sonuçlar doğurabileceğini, sağlık alanındaki en yetkili ve muteber kuruluş olan Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) tespitleriyle ifade etmek yeterli olacaktır.

     

    Su kaybının insan üzerindeki etkileri şu şekildedir;

    • %1 oranında su kaybı: Susuzluk hissi, ısı düzeninin azalması, performans kaybı
    • %3 oranında su kaybı: Vücut ısı düzeninin iyice bozulması, aşırı susuzluk hissi
    • %4 oranında su kaybı: Fiziksel performansın %20 – 30 düşmesi
    • %5 oranında su kaybı: Baş ağrısı, yorgunluk
    • %6 oranında su kaybı: Halsizlik, titreme
    • %7 oranında su kaybı: Fiziksel aktivite sürerse bayılma
    • %10 oranında su kaybı: Bilinç kaybı
    • %11 oranında su kaybı: Vücut dirençsizliği, olası ölüm
    • %12 oranında su kaybı: %97 oranında ölüm
    • %15 oranında su kaybı: %100 ölüm

     
    Suyun insan vücudundaki görevleri ise şunlardır;
    • Hücrelerin ihtiyacı olan maddeleri hücreye taşımak,
    • Hücrelerin fonksiyonlarını yerine getirebilmesi için gerekli olan katı maddelerin çözünmesini sağlamak,
    • Hücrelerde metabolik faaliyetler sonucu oluşan atık maddeleri boşaltım sistemi organlarına taşıyarak vücut dışına atılımını sağlamak,
    • Vücut ısısını dengede tutmak,
    • Kanın hacmini dengelemek,
    • Besinlerin sindirimine yardımcı olmak,
    • Beyin ve omurilik gibi bazı organları dış etkenlerden korumak.

     

    Canlı hayatı açısından önemi şüphe götürmeyen su ile alakalı akla şu soru gelebilir: “Yeterince suyumuz var mı?”

     

    Dünya su kaynaklarının %96,7’si tuzlu su, %3’ü ise tatlı su formundadır. Tatlı suların ise %68,3’ü buzullarda, %31,4’ü yeraltında, %0,3’ü ise yüzey suyu olarak bulunuyor. Yüzey sularının ise %87’si göllerde, %2’si nehirlerde, %11’i ise bataklıklarda bulunuyor.

     

    Dünyadaki sınırlı kullanılabilir su rezervleri her geçen gün tükenirken, ülkelerin su politikaları ve su tasarrufu konusunda alınması gereken tedbirlerin de önemi her geçen gün artıyor.

     

    Suyumuzu Korumak ve Tasarruf Etmek İçin Bireysel Olarak Neler Yapabiliriz?

     

    Yapılan tespitlere göre evlerde suyun %35’i banyoda, %30’u tuvalette, %20’si çamaşır ve bulaşık yıkamada, %10’u yemek pişirme ve içme suyu olarak, “%5’i ise temizlik maksadıyla kullanılıyor.

     

    Mutfak: Evde harcanan suyun yaklaşık %10’u mutfakta kullanılır. Pişirme, temizleme, yıkama ve içme maksatlı su kullanımında birkaç noktaya dikkat ederek sarfiyat azaltılabilir.

     

    • Sebze ve meyvelerinizi akan suyun altında yıkamak yerine, bir kabın içinde yıkayabilirsiniz. Bu yöntemle 4 kişilik bir ailenin 1 yılda 18 ton su tasarrufu sağlayabileceği belirtiliyor.

     

    • Yıkama sularını daha sonra çiçeklerinizi sulamak için tekrar kullanabilirsiniz.

     

    • Ispanak, semizotu, pazı gibi yeşil yapraklı sebzeleri ayıkladıktan sonra ilk yıkama suyuna sirke koyarsanız daha kolay temizlenir, bu da daha az su sarfiyatı anlamına geliyor. Çamaşır ve bulaşık makinelerini tam dolu iken çalıştırmak ve az lekeli çamaşırlar için kısa yıkama programlarını tercih etmek su sarfiyatını azaltmak için güzel bir adım olabilir.

     

    • Elde bulaşık yıkayacaksanız, mümkün olduğunca daha az deterjan kullanmak, durularken ihtiyaç duyacağınız su miktarının daha az olması demek.

     

    • Donmuş yiyeceklerin buzu çözülsün diye akan suyun altına tutmak yerine, kullanmadan bir gece önce buzdolabında çözülmeye bırakmak hem daha sağlıklı hem de su tasarrufu açısından daha iyi bir yol olabilir.

     

    Banyo: Evde en çok su banyoda harcanır. Günlük su tüketimimizin yaklaşık %35’i banyodadır.

     

    • Banyoda su tasarrufunun en kolay yolu suyu tasarruflu kullanan duş başlığı ve sifon taktırmak. 6 dakika duş yaptığınızda, tasarruflu duş başlığıyla her banyoda 50 litreye kadar daha az su harcamış olursunuz.

     

    • Banyo suyunun ısınmasını beklerken suyu bir kovaya doldurun.

     

    • Küvetinizi suyun sıcaklığını kontrol ederek doldurabilirsiniz. Çünkü sıcak suyu sonradan ılıtmak daha fazla su sarfiyatına neden olabilir.

     

    •Duş sürenizi sadece 1 dakika azaltarak, kişi başına yıllık 18 ton su tasarrufu sağlayabilirsiniz.

     

    • Sifonun bir kez çekilmesi ile ortalama 10 lt su harcanır. Gelişen teknoloji sayesinde, standart modellere göre %60 daha az su tüketen klozetler bulunmaktadır. Rezervuarların boyutunu küçülterek 12-20 litrelik yerine, 6-7 litrelik kademeli rezervuarları tercih edebiliriz.

     

    • Dişlerinizi fırçalarken, yüzünüzü yıkarken suyu akar vaziyette bırakmak dakikada yaklaşık 15-20 litre suyun (yılda 12 ton) boşa akmasına sebep oluyor.

     

    • Tıraş bıçağınızı akan suyun altında değil, bir tas suyun içinde durulamak da alınabilecek tedbirler arasında.

     

    • Elde çamaşır yıkarken aynı suda önce beyazları; sonra renklileri yıkayabilirsiniz. Çamaşırdan arta kalan suyu temizlik için bahçeye veya tuvaletinize dökmek için kullanabilirsiniz.

     

    Musluklar:
    • Musluklarınız su damlatıyorsa tamir ettirmemek günlük 30-200 litre suyun boşa akmasına neden oluyor.

     

    •Musluklarda ve duş başlıklarında su akışını azaltan, ancak su basıncını arttıran yeni sistemleri kullanmak “daha az su, daha fazla verim” anlamına geliyor.

     

    Bahçe:
    • Bahçenizi, çiçeklerinizi sulamak için günün serin saatlerini seçmek, buharlaşma ile suyun büyük bir bölümünü kaybetmenizi engeller.

     

    • Otomobilimizi, balkonlarımızı, bahçelerimizi hortumla yıkamak yerine, kovaya doldurduğumuz suyla yıkayabiliriz.

     

    Su tasarrufunu sadece doğrudan kullandığımız su olarak ele almak gerçekçi bir yaklaşım olmayabilir. Zira herhangi bir ürünün üretilmesinde kullanılan suyu hesaba kattığımızda, o ürünü israf etmek aynı zamanda o ürün için kullanılan suyu da israf etmek anlamına geliyor. Mesela çayınıza attığınız fazladan bir çay kaşığı şekerin üretilmesinde yaklaşık 50 fincan su kullanılıyor. Yani bir kaşık şekeri israf etmek, dolaylı yoldan 50 fincan suyu israf etmek demek.

  • NMG Geri Dönüşüm Çevre Mühendisi İş İlanı Tanımı: Elektronik atık geri dönüşüm sektöründe faaliyet göstermekte olan firma bünyesinde istihdam edilmek üzere, Danışmanlık hizmeti alınan kurum, bakanlık ve il çevre ile ilişkilerin takibini yürütecek, Müşteri portfoyünü geliştirecek araştırmalar yapıp, potansiyel müşteriler ile iletişime geçecek, Mevcut müşterilere atık yönetim danışmanlığı yapacak, Personel ve araç organizasyonlarını düzenleyecek Çevre Mühendisi alınacaktır.

     

    Veri İmha Hizmetleri: Banka vb. güvenlik gerektiren hassas bilgiler içeren ve güvenlik sorunları yaşanabilecek cihazların imha işlemleri, Hard Disklerin Delinmesi, Data Güvenli Titiz Bir şekilde İmha Edilir. Müşterilerin imha edilen e-atıkları için “Veri İmha Sertifikası” düzenlenir. Bu sertifika NMG Geridönüşüm tarafından gerçekleştirilen geri dönüşüm işleminin yasal mevzuata ve çevre sağlığına uygun bir şekilde yapıldığını müşterilerine taahhüt eder.

     

    NMG Geri Dönüşüm Çevre Mühendisi İş İlanı Aranan Nitelikler:

    • Üniversitelerin Çevre Mühendisliği Bölümü’nden mezun
    • İstanbul Avrupa yakası Esenyurt, Beylikdüzü Bahçeşehir ve Hadımköy’de ikamet eden
    • Sözlü ve yazılı olarak kendini ifade etmekte zorluk çekmeyen, çözüm odaklı çalışan
    • İş takibi konusunda titiz
    • Diksiyonu düzgün
    • Günü birlik seyahat engeli olmayan
    • B sınıfı ehliyet sahibi ve aktif araç kullanabilen
    • Bay adaylar için askerlik ile ilişiği olmayan

     

    Yukarıda belirtilen özelliklere sahip Çevre Mühendisi adaylarının fotoğraflı öz geçmişlerini verilen mail adresine yollamaları gerekmektedir. Mail dışında yapılacak başvurular değerlendirmeye alınmayacaktır.

     

    NMG Geri Dönüşüm İletişim Bilgileri:
    Firma/Kurum Ünvanı: NMG Geri Dönüşüm
    E-posta: nihat@nmggeridonusum.com.tr
    Tel: 0(533)632 96 94
    Adres: Akçaburgaz Mah. 1575. Sok. No:3C/6 Esenyurt-İSTANBUL

     

    Çevre Mühendisi İş İlanı Son Başvuru Tarihi: 14.12.2016

  • Koku, koku alma duyusuyla hissedi­len, genelde çok düşük konsantras­yonlarda havada çözünmüş bulunan kimyasal maddelerden her biridir. Atıksu arıtma tesisleri, tavuk çiftlik­leri, kimyasal madde üreten tesisler ve diğer endüstriyel tesislerinden kaynaklı kokuya sebebiyet veren emisyonlar, gerek bölgede yaşayan insanlarda oluşturduğu rahatsızlık ve gerekse içerdiği kirleticilerin yol açtığı çevresel etkileri nedeniyle dünya çapında önemli bir çevre sorunu haline gelmiştir.

     

    Koku oluşturan kaynakların başında atıksu altyapı tesisleri gelmektedir. Atıksu altyapı tesislerinde koku emisyonları genellikle kanalizasyon ve pompa istasyonlarında, arıtma kademelerinde, çamur bertaraf ünitelerinde organik maddelerin mikroorganizmalar tarafından parçalanması sırasında oluşmaktadır. Dolayısıyla atıksuyun doğası gereği, atıksu bertaraf tesislerinin tamamen kokusuz olmasını sağlamak mümkün değildir. Ancak iyi tasarlanmış bir tesis ile olası kötü koku yayılımını en aza indirmek mümkündür.

     

    Bu sistemlerde koku probleminin yaygın hale gelmesinin en önemli nedenlerinden biri de, yaşanan gelişmelere bağlı olarak arıtma tesislerinin ve kapasitelerinin artması ile birlikte işletme problemi yaşayan tesis sayısındaki artıştır. Diğer bir neden ise şehirlerin gelişme durumuna bağlı olarak atıksu arıtma te­sislerinin yapılaşmaların merkezinde kalması nedeniyle bölgede yaşayan insanların kokuya yönelik şikayet ve hassasiyetlerinin artmasıdır. Son yıllarda da koku şikayetlerinin artış göstermesine bağlı olarak kanalizas­yon ve arıtma tesislerinin işletilmesi ile bu tesislerde oluşan organik ve diğer atıkların bertarafı ve taşınması esnasında oluşan koku emisyonları­nın etkilerinin belirlenmesi ve mini­mize edilmesi giderek önem kazanan konulardan biri haline gelmiştir.

     

    Atıksu Kaynaklı Koku Oluşumu

     

    Atıksuyun toplandığı veya iletildiği herhangi bir yerde (atıksu arıtma te­sisi ve kanalizasyon sistemleri) atıksu ile beraber gelen kimyasallar ya da organik maddelerin biyolojik olarak ayrışması sonucu oluşan gazlar, lokal kokulara sebebiyet vermektedir. Bununla birlikte; koku problemi­nin bilhassa toplama sistemleri ve ön arıtma ünitelerinde septik şart olarak bilinen “anaerobik koşullarda” oluştuğu bilinmektedir. Bu sebeple anaerobik koşulların oluşmasının beklendiği bazı ünitelerde koku problemine daha sık rastlanılmaktadır. Atıksu arıtma tesislerinde kokunun oluşabileceği üniteler; atıksu toplama yapıları, giriş yapıları, ön arıtma üniteleri, çöktürme yapıları, havalandırma havuzları, çamur yoğunlaştırma havuzları, çamur susuzlaştırma üniteleri, susuzlaştırılmış çamurun nakli, anaerobik çamur çürütücü üniteleri, çamur yakma tesisleri (sıcaklık düşük olduğunda) ve depolanması olarak örneklendirilebilir. Kanalizasyon sistemlerinde ise hava tahliye kanalları, yıkama bacaları, muayene bacaları ve ham atıksu terfi istasyonları atıksulardan salınan kokulu gazların birikimi nedeniyle koku potansiyeli yüksek bölgelerdir.

     

    Atıksu arıtma tesislerinde ve kanalizasyon içinde mikrobiyolojik faaliyetlerle oluşan ve çok düşük konsantrasyonlar da bile yüksek koku etkisine sahip olan H2S (Hidrojen Sülfür), merkaptan/disülfür gibi or­ganik sülfür bileşikleri ile protein parçalanmaları sonucu açığa çıkan amonyak kokunun en önemli nedenidir. Özellikle H2S’in ölümcül etkisinden dolayı koku, kaynağından (özellikle terfi istasyonları, giriş yapı­ları, ızgara ve kum tutucu üniteleri ve çamur sistemleri vb) doğru şekilde ve yeterli kapasitede çekilerek koku arıtma sistemlerinde arıtıldıktan sonra atmosfere verilmelidir. Atıksu arıtma tesislerindeki koku proble­minden sorumlu başlıca bileşikler; hidrojen sülfür (H2S), organik sülfür bileşikleri (merkaptanlar, dimetilsülfür), amonyak/azot bileşikleri, diğer kokulu bileşikler (asitler, uçucu yağ asitleri vb.) ve endüstrilerden gelen kokulu bileşiklerdir.

     

    Atıksu Arıtma Tesislerinde Koku Giderim Yöntemleri

     

    Atıksu toplama ve atıksu arıtma sistemlerinde kokuların kontrolü ve giderimine yönelik uygulanabilir pek çok farklı teknoloji mevcuttur. Kokulu gaz ve sıvıların koku oluşturan bileşiklerden arındırılması amacı ile bazı arıtma teknikleri kullanılmaktadır.

     

    Bu teknikleri; fiziksel, kimyasal ve biyolojik olmak üzere üç başlık altında toplamak mümkündür. Yüksek verim istendiğinde, kimyasal ve biyolojik işlemlerin bir arada kullanılması gibi proses birleştirmeleri uygulanabilir. Tekniklerden bazıları ise; adsorpsiyon, absorpsiyon, yaygın ve etkili bir şekilde kullanılan biyo-filtreler, sulu filtreleme, yakma, termal (ısıl) oksidasyon, kimyasal koku giderimi ve çeşitli pH düzenleyici sistemlerdir.

     

    Kokulu havanın arıtımında yöntem seçiminin temel kriterleri verim ve maliyettir. Verim, denemeler veya benzer koşullar altında çalışan tesislerin karşılaştırması yoluyla belirlenebilir Ayrıca, teknoloji seçiminde diğer kısıtlamalar da önemli olabilir. Yer kısıtlamaları, özellikle biyolojik filtrelerin; yükseklik kısıtlamaları ise ters akımlı biyolojik ve kimyasal yıka­yıcıların her iki tipinin de kullanımını sınırlayabilir. Kimyasal yıkayıcılarda, tehlikeli kimyasal kullanımından kay­naklanan etkiler göz önünde bulundurulmalıdır. Ulaşılabilme zorlukları, düzenli değiştirme ihtiyacının olduğu katı absorplayıcılar ile biyo-filtrelerin kullanımı sınırlandırabilir. Elektri­ğin, suyun veya nihai atıksu ile sızan sular için uygun drenaj imkanlarının bulunması diğer dikkat edilmesi ge­reken hususlardır.

     

    Koku Yönetimi İçin Stratejiler

     

    Dünya ve ülkemize bakıldığında atıksu arıtma tesislerinde ve atıksu topla­ma sistemlerinde koku kontrolünün, projelendirme aşamasında genellikle dikkate alınmadığı ve uygulama aşa­masında yaşanan sıkıntılara bağlı olarak kokunun önlenmesine yönelik tedbirler alındığı görülmektedir.

     

    Atıksu Toplama Sistemlerinde Kokunun Önlenmesi

    • Atıksu toplama sistemlerinde koku oluşumunu kontrol altına al­mak için deşarj yönetmeliklerine göre kollektör hatlarındaki deşarj­ların düzenli olarak denetlenmesi gerekmektedir. Bazı durumlarda deşarj yönetmeliklerindeki sınır değerleri sağlanması için endüst­riyel atıksu deşarjlarına ön arıtım uygulanması gerekebilmektedir.
    • Kanalizasyon sistemlerinin akışı sağlayacak şekilde projelendiril­mesi, kanalizasyon sistemlerinin kritik noktalarına hava verilmesi ya da anaerobik mikrobiyel büyü­meyi sağlayan koşulları kontrol altına almak adına pH kontrolü ya da dezenfeksiyon işlemleri uygu­lanması gerekebilmektedir. Ayrı­ca, türbülanstan dolayı oluşacak olan kokuların minimize edilmesi amacıyla atıksu toplama sistemi­nin projelendirilmesinde türbülans durumlarına özellikle dikkat edilmesi gerekmektedir.

     

    Atıksu Arıtma Tesislerinde Kokunun Önlenmesi

    • Atıksu Arıtma Tesislerinde, ön­celikle; önemli koku kaynakları mümkün olduğunca, tesis çevresinde bulunan hassas yerlerden uzağa konumlandırılmalıdır. Ayrı­ca atıksu arıtma tesisinin peyzaj çalışmaları sırasında güzel koku veren ağaç ve bitkilerin seçilmesi kokunun perdelenmesi için tercih edilebilir.
    • Uygun ve doğru tasarlanmış giriş ve çıkış savak yapıları, boru ve kanallar boyunca hidrolik sıçramaların elimine edilmesi gibi tasarım ayrıntılarının göz önüne alınması ve işletme koşullarında su seviye­sinin kontrolü ile serbest düşüşten kaynaklı türbülansın minimize edilmesi gerekmektedir.
    • İşletme aşamasında projelendir­meye uygun kirlilik yüklerinin ve debilerin arıtma tesisine girişinin sağlanması, prosese aşırı organik yükün gelmesi durumunda biyolojik arıtma proseslerinde havalandırma oranının arttırılması, debi artışına yönelik olarak kapa­site artışının yapılması ya da ilave edilen ünitelerin devreye alınması, fazla çamurun atımına ait pom­pa işlemlerinin sıklıkla yapılması, çamur yoğunlaştırma işleminde seyreltilmiş klorlu su ilave edilmesi vb önlemler alınması, aerosol bileşiklerinin salınımının kontrol altına alınması, ızgara ve kum tu­tucu atıklarının bertarafına yönelik işlemlerin arttırılması ile koku oluşumu kontrol altına alınabil­mektedir.

     

    Yukarıda sıralanan tedbirlere rağmen; koku probleminin kaynağında önlenemediği durumlarda koku oluşan veya kokulu işlemlerin olduğu terfi merkezi ve çamur susuzlaştırma gibi kapalı ünitelerde kokulu gaz­ların toplanması ve arıtılması ile arıtma tesislerinde serbest haldeki koku minimize edilebilir.

     

    Kaynak;
    – Tchobanoglous, F.L. Burton, and H.D. Stensel. Wastewater Engineering: Treatmentand Reuse. 4th ed. Metcalf&Eddylnc. Newyork. NY: McGraw-Hill, 2003.

  • Kalkınmış ülkelerin ekonomilerinin büyük bir bölümü, karbon içeren yakıtların, plastiklerin, kimyasal maddelerin, dokumaların ve ilaçların işlenmesine ve üretimine dayanır. Karbon temelli sentetik bileşiklerin üretilmesi ve kullanılması, birçok ülkede yaşama düzeyini derinlemesine etkilemiştir.

     

    Kyoto Protokolü, küresel iklim değişikliği konusunda mücadele etmek için, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Sekreteryası tarafından, 11 Aralık 1997’de Japonya’nın Kyoto şehrinde Taraflar Konferansı’nda (Conference of the Parties) kabul edilen bir anlaşmadır.

     

    Kyoto protokolüne göre, sanayileşmiş ülkeler ile piyasa ekonomisine geçiş sürecindeki ülkeler, atmosfere saldıkları karbon dioksit (CO2), metan (CH4), nitröz oksit (N2O), hidroflorokarbon (HFC), Perflorlu Bileşikler (PCF) ve kükürt heksaflorür (SF6) sera gazı emisyonlarının salınımını azaltmaya veya bunu yapamıyorlarsa salınım ticareti yoluyla haklarını arttırmayı kabul etmişlerdir.

     

    Kyoto Protokolü, ülkelerin atmosfere saldıkları karbon miktarını 1990 yılındaki düzeylere düşürmelerini gerekli kılmaktadır. 1997’de imzalanan protokol, 16 Şubat 2005 yılında yürürlüğe girebilmiştir. Çünkü, protokolün yürürlüğe girebilmesi için, 1990 yılı itibariyle, sera gazı emisyonlarının en az %55’inden sorumlu olan 55 ülkenin onayını gerektirmekteydi ve bu orana ancak 8 yılın sonunda Rusya’nın katılımıyla ulaşılabilmiştir.

     

    Rusya’nın 2004 Kasım ayında Protokolü onaylaması ardından protokol yasal açıdan bağlayıcı olarak yürürlüğe girdi. Buna göre, Protokolü onaylayan sanayileşmiş ülkeler, başta karbondioksit ve metan olmak üzere, atmosfere saldıkları sera gazlarında, 2012 yılına kadar, 1990 yılındaki düzeyinden toplam yüzde 5,2 oranında bir indirime gitmeyi kabul etti.

     

    Fakat Kyoto Protokolü bir dizi sorunu ve anlaşmazlığı da beraberinde getirdi. Örneğin, atmosfere en fazla sera gazı salan Amerika Birleşik Devletleri ve diğer bir önde gelen sanayileşmiş ülke olan Avustralya Kyoto Protokolünün dışında kaldı.

     

    Kyoto Protokolü sanayileşmiş ülkelerin önüne, sera gazı emisyonlarında 2012 yılına kadar ne kadar indirime gideceklerini belirleyen somut hedefler koyuyordu. Amerika Birleşik Devletleri böyle bir hedef konmasına karşı çıkıyordu. Küresel ısınmaya ilişkin bilimsel verileri sorguladığı gibi, çözümün sera gazı salınımında indirime gitmek değil, temiz enerji kaynaklarını geliştirmek olduğunu düşünüyordu.

     

    Amerikalı yetkililer, Kyoto Protokolü’nü reddetmelerine rağmen temiz enerji teknolojileri ve iklim araştırmaları için yılda beş milyar dolar harcadıklarını söylüyorlardı. Karşıtları ise, yenilenebilir ve temiz enerji teknolojileri geliştirmenin olumlu olduğuna, fakat şu andaki sera gazı emisyonlarında indirime gitmeden bu çabaların kendi başına küresel ısınmayı engelleyemeyeceğine dikkat çekiyorlardı.

     

    Bir diğer tartışma konusu ise, Kyoto Protokolü’nde, kalkınmakta olan ülkelere emisyon sınırı konmaması. Bu ülkeler, atmosferin kirlenmesinden asıl olarak sanayileşmiş ülkelerin sorumlu olduğunu ve sınırlamaları onların üstlenmesi gerektiğini savunuyor, ayrıca Kyoto hedefleriyle kendi sanayileşme süreçlerinin engellenmemesi gerektiğini söylüyor.

     

    Kyoto Protokolü’nde de, hem bu nedenle, hem de emisyon düzeyleri zaten sanayileşmiş ülkelere kıyasla çok düşük olduğu için kalkınmakta olan ülkelere emisyonları sınırlayıcı hedefler konmamıştı. Fakat şimdi bazı kalkınmakta olan ülke ekonomileri hızla büyüyor ve atmosfere salınan sera gazı miktarı endişe verici oranlarda yükseliyor. Örneğin Çin 2002 yılında küresel düzeyde atmosfere salınan sera gazlarının yüzde 13,6’sından sorumlu ve bu oran Amerika Birleşik Devletleri’nden sonra ikinci büyük rakam.

     

    Yine Hindistan yüzde 4,2 ile atmosferi en fazla kirletenler arasında beşinci sıraya yükselmiş durumda. Dolayısıyla şimdi bu ülkelerin de emisyon hedefleri kabul etmesi yönünde bir görüş egemen olmaya başlıyor. Daha şimdiden Kyoto Protokolünü onaylayan sanayileşmiş ülkeler 2012 yılına kadar üstlendikleri hedefleri yerine getiremeyebilecekleri uyarısında bulunuyor.

     

    Sera gazı emisyonlarını azaltmak için Kyoto Protokolünün değişik yöntemler öngördüğünü biliyoruz. Temiz ve yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmenin yanı sıra ülkeler yeni ormanlık alanlar yaratarak karbon dioksit emen depolar oluşturabiliyor, eğer emisyon fazlaları varsa, kotalarını doldurmayan ülkelerden emisyon kredisi satın alabiliyor, ya da kalkınmakta olan ülkelere temiz enerji teknolojisi transfer ederek bundan kredi sağlayabiliyor.

     

    Kyoto Protokolü şu anda yeryüzündeki 181 ülkeyi ve sera gazı salınımlarının %55’inden fazlasını kapsamaktadır. Kyoto Protokolü ile devreye girecek önlemler, pahalı yatırımlar gerektirmektedir. Sözleşmeye göre;

    • Atmosfere salınan sera gazı miktarı %5’e çekilecek,
    • Endüstriden, motorlu taşıtlardan, ısıtmadan kaynaklanan sera gazı miktarını azaltmaya yönelik mevzuat yeniden düzenlenecek,
    • Daha az enerji ile ısınma, daha az enerji tüketen araçlarla uzun yol alma, daha az enerji tüketen teknoloji sistemlerini endüstriye yerleştirme sağlanacak, ulaşımda, çöp depolamada çevrecilik temel ilke olacak,
    • Atmosfere bırakılan metan ve karbon dioksit oranının düşürülmesi için alternatif enerji kaynaklarına yönelinecek,
    • Fosil yakıtlar yerine örneğin biyo dizel yakıt kullanılacak,
    • Çimento, demir-çelik ve kireç fabrikaları gibi yüksek enerji tüketen işletmelerde atık işlemleri yeniden düzenlenecek,
    • Termik santrallerde daha az karbon çıkartan sistemler, teknolojiler devreye sokulacak,
    • Güneş enerjisinin önü açılacak, nükleer enerjide karbon sıfır olduğu için dünyada bu enerji ön plana çıkarılacak,
    • Fazla yakıt tüketen ve fazla karbon üretenden daha fazla vergi alınacaktır.

    Kyoto Protokolü şu prensipleri temel alır:

    • Kyoto Protokolü devletler tarafından desteklenir ve BM şemsiyesi altında küresel kurallar ile belirlenir.
    • Devletler iki genel sınıfa ayrılmıştır: gelişmiş ülkeler, bu ülkeler Ek-1 ülkeleri olarak anılacaktır; ve gelişmekte olan ülkeler, bu ülkeler Ek-1’de yer almayan ülkeler olarak anılacaklardır. Ek-1 ülkeleri sera gazı salınımlarını azaltmayı kabul etmişlerdir. Ek-2 ise Ek-1’in alt kümesidir. Ek-2 ülkeler Ek-1’de yer almayan (gelişmekte olan) ülkelerin masraflarını ödemekle yükümlüdürler. Ek-2’de yer almayan Ek-1 ülkeleri 1992’de geçiş ülkesi olarak tanımlanan ülkelerdir. Ek-1’de yer almayan ülkelerin ise sera gazı sorumlulukları yoktur ve her yıl sera gazı envanteri raporu vermelidirler.
    • Kyoto Protokolündeki hedeflerine uymayan herhangi bir Ek-1 ülkesi bir sonraki dönem azaltma hedeflerinin %30 daha azaltılması ile cezalandırılacaktır.
    • 2008 ile 2012 arasında, Ek-1 ülkeleri sera gazı salınımlarını 1990 yılı seviyesinden ortalama %5 aşağıya çekmek zorundadırlar (birçok AB üyesi ülke için bu 2008 için beklenilen sera gazı salınımlarının %15 aşağısına denk gelmektedir). Ortalama salınım azalmasının %5 olarak belirlenmesine rağmen AB üyesi ülkelerin salınım hedefleri %8 azaltma ile İzlanda tarafından hedeflenen %10 artırıma kadar değişmektedir. Bu azaltma hedefleri 2013 yılına kadar belirlenmiştir.
    • Kyoto Protokolü, Ek-1 ülkelerinin sera gazı salınımı hedeflerine ulaşmak için başka ülkelerden salınım azalması satın alabilmeleri esnekliğine imkân tanımıştır. Bu, çeşitli borsalardan (AB Salınım Ticaret Borsası gibi) veya Ek-1’de yer almayan ülkelerin salınımlarını azaltan Temiz Gelişim Tekniği (TGT) projeleri ile veya diğer Ek-1 ülkelerinden satın alınabilinir.
    • Sadece TGT Yönetim Kurulu tarafından onaylanmış Onaylı Salınım Azaltımları (OSA) alınıp satılabilir. BM çatısı altında, Kyoto Protokolü Bonn merkezli Temiz Gelişme Tekniği Yönetim Kurulu’nu Ek-1’de yer almayan ülkelerde gerçekleştirilen TGT projelerini değerlendirip onaylaması için kurmuştur. Bu projeler onaylandıktan sonra OSA verilir.

    Pratikte bu kurallar Ek-1’de yer almayan ülkelerin sera gazı sınırlamalarına tabi olmadıklarını ama sera gazını azaltan bir projenin bu ülkelerde uygulanması durumunda elde edilen Karbon Kredisinin Ek-1 ülkelerine satıla bilineceğini anlatır.

     

    Bu mekanizma şu iki ana nedenden dolayı koyulmuştur:
    1- Kyoto Protokolüne uymak bazı Ek-1 ülkeleri için oldukça sınırlayıcıdır (özellikle Japonya ve Hollanda gibi zaten az salınım yapan ve çevre standartlarına saygılı ülkeler için). Protokol böylece bu ülkelerin kendi sera gazı salınımlarını azaltmak yerine Karbon Kredisi almalarını sağlar.

     

    2- Bu şekilde Ek-1’de yer almayan ülkeler sera gazı salınımlarını azaltmak için teşvik edilmiş olurlar çünkü Karbon Kredisi satarak bu projeler için kaynak edinmiş olurlar.
    Tüm Ek-1 ülkeleri Kyoto Protokolü içinde sera gazı salınım değerlerini gözetim altında tutmak için ulusal daireler kurmuşlardır.

     

    Japonya, Kanada, İtalya, Hollanda, Almanya ve daha birçok ülke devletleri karbon kredisi için bütçeden pay ayırmışlardır. Bu ülkeler kendi büyük enerji, petrol, doğalgaz holdingleri ile birlikte çalışarak mümkün olan en fazla sayıda Karbon Kredisini en ucuza almaya çalışmaktadırlar.

     

    Hemen hemen tüm Ek-1’de yer almayan ülkeler de kendi Kyoto Protokolü süreçlerini izlemek amacıyla ve özellikle TGT Yönetim Kuruluna destek için sunacakları projeleri belirlemek amacıyla yönetim birimleri kurmuşlardır.

     

    Bu iki ülke grubunun çıkarları birbirine terstir, Ek-1 ülkeleri mümkün olan en ucuza Karbon Kredisi almak isterlerken Ek-1’de yer almayan ülkeler ise kendi TGT projelerinden elde ettikleri Karbon Kredisinden en fazla değeri elde etmek istemektedirler.

     

    Kyoto Protokolünün Mekanizmaları

     

    Kyoto protokolünün diğer uluslararası çevre sözleşmelerinden ayıran en önemli özellik protokolün hedeflerine ulaşmak için tanınan “Esneklik Mekanizmaları’dır. Son zamanlarda “Karbon Piyasası” olarak da adlandırılan bu mekanizmaların temel amacı, iklim değişikliğine yol açan sera gazı emisyonlarını azaltıcı uygulamaların daha düşük maliyetle etkin hale getirilmesine imkan sağlamaktır

     

    Kyoto Protokolünde tanımlanan esneklik mekanizmaları;

    • Ortak Uygulama (Joint Implementation)-ERU
    • Temiz Kalkınma Mekanizması (Clean Development Mechanism)-CER
    • Emisyon Ticareti (Emission Trading)-AAU olarak tanımlanmıştır.

     

    Kyoto Protokolü’ne göre Emisyon Ticareti ve Ortak Uygulama mekanizmaları Ek-1 ülkeleri arasında, Temiz Kalkınma Mekanizması ise Ek-1 ve Ek-1 dışı ülkeler arasında yapılabilmektedir. Protokol, bu mekanizmalar sayesinde taraflara kendi ülkelerinin dışında sera gazı emisyonunu azaltıcı faaliyetlere katılmanın yolunu açmıştır.

     

    Ortak Uygulama (Joint Implementation-JI)

     

    Protokolün 6. Maddesi ile düzenlenen bu mekanizmada Ek-1 ülkeleri arasında gerekli şartların sağlanması koşuluyla herhangi bir Ek-1 ülkesi başka bir Ek-1 ülkesinde emisyon azaltımına yönelik ortak proje yürütebilmektedir. Bu proje ile emisyon azaltımını başaran ev sahibi ülke “Emisyon İndirim Birimi” (Emission Reduction Unit-ERU) kazanmakta ve bu miktarı yatırımcı diğer Ek-1 ülkesine satabilmektedir. Yatırımcı ülkenin satın aldığı krediler ile toplam emisyon iznini artırırken, ev sahibi ülkenin emisyon izninden düşülmektedir.

     

    Ortak yürütmede uygunluk kriterleri;

    – Kyoto protokolüne taraf olmak,
    – Belirlenmiş hedeflerinin hesaplanabilmesi ve kayıt altında tutulur olması,
    – Sera gazı envanter tahmini ve azaltım ile ilgili sağlıklı çalışan ulusal bir sistemin mevcut olması,
    – Ulusal kayıt sisteminin kurulmuş olması,
    – Yıllık ulusal envanterin sunulmuş olması olarak belirtilmektedir.

     

    Temiz Kalkınma Mekanizması (Clean Development Mechanism-CDM)

     

    Ek-1 ülkelerinin Ek-1 dışı ülkelerde uygulayabileceği bu mekanizma, Protokolün 12. Maddesi ile düzenlenmiştir. Bu mekanizmada Ek-1 ülkeleri, Ek-1 dışı ülkelerde uyguladıkları projeler çerçevesinde gelişmiş teknolojiyi transfer ederek sera gaz emisyonlarında gerçek, ölçülebilir, proje faaliyeti sonucu oluşan azaltım sağlamış olmaktadırlar. Proje sonucunda Ek-I ülkeleri kazandıkları Sertifikalandırılmış Emisyon Azaltım Kredilerini (Certified Emissions Reduction Credits-CER), kendi azaltım yükümlülükleri kapsamında değerlendirerek, ülke içinde bu miktara kadar daha fazla salım yapma hakkı kazanmaktadırlar.

     

    Şu an itibariyle 71 ülkede CDM projelerinin olduğu ve CDM’de toplam 3000 kayıtlı 2600 de hazırlanmakta olan proje mevcut olup, günümüze kadar 1039 projeden 600 milyondan fazla sertifikalandırılmış emisyon azaltım birimi kazanıldığı bildirilmektedir.

     

    Emisyon Ticareti (Emission Trading–ET)

     

    Emisyon Ticareti / Karbon Ticareti yasal olarak 1999’da 39 üye ülke tarafından imzalanan ancak 16 Şubat 2005 yılında yürürlüğe giren Kyoto Protokolünün onaylanması ile hayata geçirilmiştir. Piyasa temelli esneklik mekanizması olan Emisyon Ticareti, Kyoto Protokolü’nün 17. Maddesi ile düzenlenmiştir. Bu mekanizma Kyoto Protokolünü imzalayan ülkelerde (Ek-1 Ülkeleri, gelişmiş ülkeler) arasında emisyon ticaretini mümkün kılmaktadır.

     

    Ek-1 listesinde yer alan herhangi bir taraf ülke, Ek-B’de belirlenmiş olan emisyon azaltım miktarının bir bölümünün ticaretini yapabilmektedir. Diğer bir ifadeyle taahhüt edilen emisyon miktarından daha fazla azaltım yapan taraf ülke, emisyonundaki bu ilave azaltımı bir başka Ek-1 ülkesine satabilmektedir.

     

    Satılan salımlar satan ülkenin belirlenmiş azaltım biriminden (Assigned Amount Units-AAU) düşürülüp satın alan ülkenin belirlenmiş azaltım birimine eklenmektedir. Emisyon ticareti aynı zamanda ülkelerin salımlarını kendi salım yükümlülüklerinin altına düşürme açısından da iyi bir teşvik sağlamaktadır.

     

    Kyoto anlaşması küresel ısınma sorununu çözebilecek mi?

     

    Kyoto Protokolünün bilimsel danışmanları işlevini üstlenen Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’ndeki uzmanlar Kyoto Protokolü’nün dünyaya en fazla 10 yıl zaman kazandırabileceğini söylüyorlar ve küresel ısınmayı durdurabilmek için çok daha radikal önlemlere ihtiyaç olduğuna dikkat çekiyorlar.

     

    Bu uzmanlar paneline göre dünya ülkelerinin küresel ısınmayı durdurabilmek için atmosferdeki maksimum sera gazı düzeyi üzerinde anlaşmaya varmaları lazım. Uzmanlar bunun da, bugünkü düzeyin en çok yüzde 50 daha fazlası olabileceğini söylüyorlar.

     

    Küresel ısınmada baş rolü oynayan karbondioksit atmosferde yüz yıl kadar kaldığı için de önümüzdeki birkaç on yıl boyunca sera gazı emisyonlarında büyük çaplı indirime gidilmesi gerektiğine işaret ediliyor. Bilim adamları, atmosferdeki sera gazlarının bugünkü düzeyinde kalabilmesi için emisyonlarda %60’lara varan kesinti yapılması gerektiği görüşündeler.

     

    Ayrıca bundan sonraki herhangi bir küresel anlaşmaya hava taşımacılığında kullanılan yakıtların da dahil edilmesi gerektiğine işaret ediliyor. Çünkü bu konuda bir önlem alınmadığı takdirde uçaklarda kullanılan yakıtın 2050 yılına kadar karbon emisyonlarının %15’ini oluşturacağı tahmin ediliyor.

  • Atık Yönetimi Eğitimi: Kurum ve Kuruluşların faaliyetleri sırasında oluşturdukları atıkları mevzuatlar ve yönetmelikler çerçevesinde nasıl yönetmeleri, yeni mevzuatın neler getirdiği ve kuruluşların yasal sorumlulukları bu eğitimde ele alınacak ve açıklanacaktır.

     

    Katılımda Aranacak Şartlar: ÇMO Üyelerinin 2016 yılı dahil Aidat borcu bulunmaması gerekmektedir.

     

    Atık Yönetimi Eğitiminin İçeriği

    • Atık Yönetimi Yönetmeliği
    • Bitkisel Atık Yağların Kontrolü Yönetmeliği
    • Toprak Kirliliğinin Kontrolü ve Noktasal Kaynaklı Kirlenmiş Sahalara Dair Yönetmelik
    • Büyük Endüstriyel Kazaların Önlenmesi ve Etkilerinin Azaltılması Hakkında Yönetmelik
    • Ambalaj Atıklarının Kontrolü Yönetmeliği
    • Ömrünü Tamamlamış Lastiklerin Kontrolü Yönetmeliği
    • Atık Pil ve Akümülatörlerin Kontrolü Yönetmeliği
    • Atık Yağların Kontrolü Yönetmeliği
    • Atıkların Geri Kazanımı ve Bertarafı, Tehlikeli Atık Tanım ve Envanter Oluşturma
    • Atık Yönetimi Konusundaki Uygulamalar
    • Atık Yönetim Planı, Atık Beyanları(Tehlikeli Atıklar, Ambalaj Atıkları, Tehlikesiz ve İnert Atıklar…), Yasal kayıtlar ve Raporlama

     

    Katılımcı Sayısı: 25 Kişi (Maksimum)

     

    Eğitim Ücreti: ÇMO Üyesi: 280 TL, Odamızdan BTB Almış Firmalarda Çalışanlar: 350 TL, Diğer : 430 TL (Bonus Karta 4 taksit yapılabilmektedir). Eğitime katılım sağlayacakların, ön kayıt yaptırmak için eğitim bedelinin %30`unu aşağıda belirtilen hesap numarasına yatırmaları gerekmektedir. Ön kayıt ücretini yatıracakların, ÇMO’nı arayarak kontenjan bilgisi aldıktan sonra ücretlerini yatırmaları rica olunur. Katılımın, katılımcı tarafından iptal edilmesi durumunda ödenen ön kayıt bedeli iade edilmeyecektir. Eğitimin ÇMO tarafından iptal edilmesi durumunda katılımcıya ücret iadesi yapılacaktır.

     

    Hesap Numarası: T. İşbankası Beşiktaş Şubesi: 1008-2622162 (IBAN: TR120006400000110082622162)

     

    Ücrete Dahil Olanlar: Eğitim Notları, Katılım Belgesi

     

    Eğitim Verileceği Yer: TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi – (İstiklal Cd. Koçtuğ İşhanı No:178 K:2 D:2 Tünel Beyoğlu-İSTANBUL)

     

    Eğitimin Verileceği Tarih ve Saat: 25-26 Kasım 2016 / 10:00-17:00

     

    Eğitmen Bilgileri: Funda CiHAN (Çevre Yüksek Mühendisi) – İstanbul İl Çevre ve Şehirçilik Müdürlüğü

     

    Kayıt İçin İletişim Bilgileri: Tarkan KILIÇ / 0(212) 245 89 15-16 / 0(530) 641 68 73 / egitimist@cmo.org.tr

  • Remondis Çevre Mühendisi İş İlanı Tanımı: Atıksu Arıtma Tesisleri İşletmeciliği konusunda dünyaca uzman olan Alman Menşeli firma Türkiye sınırları içerisinde işletmekte olduğu Atıksu Arıtma Tesisinde çalışacak Çevre Mühendisi alacaktır.

     

    Alman REMONDIS, 1934 yılındaki kuruluşundan günümüze kadar yaptığı yatırımlar ve aldığı mesafeler neticesinde su ve katı atık yönetimi alanında dünya çapında uluslararası bir şirket haline gelmiştir. Firmanın 20 Avrupa ülkesi başta olmak üzere Çin, Japonya, Tayvan ve Avustralya gibi ülkelerde temsilcilikleri ve faaliyetleri bulunmaktadır. Böylece REMONDIS dünya genelinde çeşitli özellik ve büyüklükteki 500’den fazla tesisle 20 milyondan fazla insana kaliteli ve güvenli bir hizmet yelpazesi sunmaktadır.

     

    REMONDIS, müşterilerine katı atık toplama, taşıma, geri kazanım, değerlendirme ve bertarafı ve su – atık su yönetimi ile ilgili komple tesislerinin inşa edilmesi ve işletilmesine kadar detaylı bir ürün ve hizmet yelpazesi sunmayı hedeflemektedir.

     

    Remondis Çevre Mühendisi İş İlanı Aranan Nitelikler:

    • Üniversitelerin Çevre Mühendisliği Bölümü’nden mezun
    • Atıksu Arıtma tesisi işletmeciliğinde en az 3 yıl tecrübeli
    • Çevre ve Atıksu ile ilgili mevzuata hakim
    • Yönetici olarak sevk ve idare yeteneğine sahip
    • Çevre Görevlisi Belgesine sahip
    • Seyahat engeli olmayan
    • B sınıfı ehliyet sahibi ve aktif araç kullanabilen
    • Tokat ya da civarı illerde ikamet eden ya da edebilecek
    • Tercihen İyi seviyede İngilizce yazışma ve görüşme yapabilecek
    • Erkek adaylar için Askerlik hizmetini tamamlamış olan

     

    Yukarıda belirtilen özelliklere sahip Çevre Mühendisi adaylarının fotoğraflı öz geçmişlerini verilen mail adresine yollamaları gerekmektedir. Mail dışında yapılacak başvurular değerlendirmeye alınmayacaktır.

     

    Remondis Çevre İletişim Bilgileri:
    Firma/Kurum Ünvanı: REMONDIS SU ve ATIK SU TEKNOLOJİLERİ SAN. VE TİC. A.Ş.
    E-posta: zeynep.sengul@remondis.com.tr
    Adres: Şebnem Sokak Tavukçuoğlu İş Merkezi No:2 Kat:1 Bostancı 34744 Kadıköy-İSTANBUL

     

    Çevre Mühendisi İş İlanı Son Başvuru Tarihi: 03.12.2016

Sayfa 4 Toplam: 60« First...3456102030...Son Sayfa »

Copyright © 2013 - 2017 • Tüm Hakları Saklıdır.