Yeryüzünün Çevre Kabusu...

Sığmıyoruz: İnsan türü, günümüzde hızla çoğalıyor. Çoğaldıkça da gerekli gereksiz ihtiyaçları doğrultusunda doğal alanları istila ...

Atıktan Enerji Üretimi

Atıktan Enerji Üretimi...

Atıktan enerji eldesinde kullanılan teknolojileri üç ana başlık altında toplamak mümkün:   1- Fiziksel Teknolojiler: Bu teknolojiler ...

  • Depo gazı (LFG) atıkların biyolojik olarak bozulması sonucu açığa çıkar. Düzenli depolama sahasındaki gaz üretimi yüksek sıcaklıklarda oluşur ve su buharı ile doygun hale gelir. Depo gazının ana bileşenleri metan ve karbondioksit olup, düşük konsantrasyonlarda diğer bileşenler de vardır.

     

    CO2 (Karbondioksit): Suda yüksek düzeyde çözünür, karbonik asiti meydana getirir, metal konserve kutularından demiri ve kalsiyum içeren maddelerden kireci çözer, suyun sertliğini artırır (yeraltı suyu dahil); kokusuz ve renksizdir.

     

    CH4 (Metan): Atıktan yukarı, atmosfere, borulara ya da binaların içine doğru en az dirençli yolu izler, suda çok iyi çözünmez, patlayıcıdır, kokusuz, renksiz ve tatsızdır. Her bir molekülü, sera gazı etkisi nedeniyle küresel iklime karbondioksite göre 20-30 kat daha zararlıdır.

     

    H2S (Hidrojen Sülfür): Suda eridiğinde ve su içinde erimiş oksijenin varlığında çürük yumurta kokusu çıkarır, tadı kötüdür; sülfür oksidize olduğunda tatsız ve kokusuz sülfür ve sülfatları oluşturur.

     

    NH3 (Amonyak): Renksiz , keskin ve hoş olmayan kokuya sahip bir gaz bileşiğidir. OH- iyonu içermediği halde suda zayıf baz özelliği gösterir. Su içinde yüksek oranda çözünür. Amonyak canlılar için zehirli bir maddedir.

     

    H20 (Su): Renksiz, kokusuz ve tatsız sıvı bir bileşiktir. Yanıcı olmadığı gibi söndürücü özelliği vardır.

     

    Depo gazı yönetim sisteminin amaçları:

    • Hava kalitesi üzerindeki ve sera gazlarının küresel iklim üzerindeki etkilerini azaltmak
    • Depo gazının sahanın çevresinden uzaklaşma riskini azaltmak
    • Depo gazının sahadaki faaliyetlere ve binalara girme riskini azaltmak
    • Havanın düzenli depolama sahasına gereksiz girişini engelleyerek yangın riskini azaltmak
    • Düzenli depolama alanındaki toprak ve bitki örtüsüne zararı en az düzeye indirmek
    • Gaz emisyonlarını etkili bir şekilde kontrol etmek
    • Enerji kazanımına fırsat vermek

    Katı atık depolama alanlarında kurulacak gaz yönetim sistemi temelde aktif ve pasif gaz toplama sistemi olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır. Pasif sistemlerde, depolama sahasında üretilen gazın basıncı, gaz hareketi için ana unsur olarak görev yapmaktadır. Bu durumda, harici bir emme ünitesi kurmadan gaz, pasif bir şekilde depo sahasından alınıp bertaraf edilebilir (Flare) veya enerji üretimi amacıyla kullanılabilir.

     

    Aktif sistemlerde ise, depo gazının yanal hareketi, saha çevresinde gaz çekme kuyuları kullanarak ve bu kuyulara doğru bir basınç gradyanı yaratacak kısmi vakum oluşturarak kontrol edilmektedir. Bu vakum, blower adı verilen üniteler ile yapılabilmektedir. Bu hususta dikkat edilmesi gereken nokta emişin aşırı hızda yapılmaması ve böylelikle depolama sahasına hava girişinin engellenmesidir.

     

    Sahada işletme aşamasında Atıkların Düzenli Depolanmasına Dair Yönetmeliğin Ek 5’de verilen depo gazının kontrolü ve izlenmesi tablosuna göre CH4, CO2, H2S, O2 ve H2 emisyonları aylık olarak gaz ölçümleri yapılarak Gaz Ölçüm Raporları oluşturulur. Depolama sahası yapılırken gaz bacaları 50-75 m aralıkla yerleştirilmekte ve her birine numara verilerek gaz oranları rastgele ölçümlerle alınmaktadır. Gaz bacalarının yerleşimi saha projelerinde bulunmaktadır. Gaz bacası, kesitleri 140 mm’lik delikli HDPE boru etrafında 80 cm çapında 5*15 cm çelik hasır sarılması ve içinin dere çakılı ile doldurulması yöntemiyle oluşturulmaktadır. Gaz bacalarının etkin gaz toplama çapları 50-75 m arasında değişmektedir.

     

    Depo gazı (LFG) enerji santralinde yakılarak elektrik elde edilmektedir. Ayrıca sahada bulunan Flare’lerde depo gazı yakılmaktadır.

     

    Depo gazı (LFG) aşağıdaki safhalardan meydana gelmektedir:

    • Çöp gazının toplanması
    • Toplanan çöp gazının belirli işlemlerden geçirilerek iyileştirilmesi
    • Çöp gazının motor-jeneratör gruplarında yakılarak elektrik elde edilmesi
    • Fazla gelen gazın yakma bacalarında bertaraf edilmesi
    • Elde edilen elektriğin enerji nakil hatları ile kullanıcılara iletilmesi

    Odayeri Depo Gazı (LFG) Enerji Tesisi

    • Tesiste her biri 1.4 MW kapasiteli 11 adet gaz motora bulunmaktadır.
    • Gaz motorları 20 silindirli, 2000 hp gücünde olup 4 zamanlı motor prensibiyle çalışmaktadır.
    • Motorlara akuple bağlı alternatör sargı uçlarından 400 V elektrik enerjisi elde edilmektedir.
    • Alternatörden alınan 400 V elektrik enerjisi yükseltici trafolarda 34.5 kV orta gerilim seviyesine yükseltilerek enterkonnekte sisteme verilmektedir.
    • Bina tipi gaz motorları için bir santral binası
    • Açılmış gaz toplama kuyu sayısı: 167 adet
    • Sahada bulunan manifolt sayısı: 26 adet
    • Enerji üretimi için tahsis edilen alan: 504,400 m2
    • Enerji üretimi için kullanılan alan: 394,100 m2
    • Sahaya yapılan vakum: 50 mbar
    • Sahadan çekilen ortalama gaz debisi: 6500 m3/saat
    • Hali hazır’da üretilen enerji miktarı: 13 MW/saat
    • İç tüketim: 350 kW/saat
    • Gaz balonları (2 adet): 2xl4000 m3
    • Enerji üretim lisansı: 16,8 MW
    • Azami elektrik üretim kapasitesi: 28 MW
    • Depo gazı içerisindeki metan oranı: % 50-55
  • Columbia Üniversitesi araştırmacılarının yaptığı çalışmalar, anne karnındayken yüksek seviyede hava kirliliğine maruz kalan çocukların, davranış bozukluğu gösterme ihtimalinin normalden 5 kat daha fazla olduğunu gösteriyor.

     

    Daha önceleri yapılan araştırmalar, fosil yakıtların içinde bulunan polisiklo aromatik hidrokarbonların (PAH) çocuklarda davranış bozukluklarına sebep olabildiğini göstermişti. Dr. Frederica Perera ve arkadaşlarının PloS ONE’da yayımladıkları sonuçlar, anne karnındayken PAH’a maruz kalan çocuklarda da davranış bozukluklarının görülme ihtimalinin arttığını gösteriyor.

     

    PAH’lar doğal ya da insan kaynaklı olarak organik bileşiklerin eksik yanması sonucu oluşurlar. Doğal şekilde, orman yangınları veya volkanik patlamalarla oluşur. İnsan kaynaklı oluşumları ise endüstriyel kaynaklar (çöp yakma, çimento fabrikaları, petrol rafinerileri, kok ve asfalt üretimi, alüminyum, demir çelik üretimi), motorlu taşıtlar ve sigara ile olmaktadır. Sigara ile ortaya çıkan PAH miktarı diğerlerine göre az olmasına rağmen insan sağlığı açısında en fazla tehdit oluşturan kaynaklar arasındadır.

     

    Araştırma için New York’ta yaşayan 233 siyahi ve Dominikli kadın yıllarca takip edilmiş. Doğum yaptıkları gün kadınlardan alınan kan örneklerinin %42’sinde PAH izlerine rastlanmış. Çocuklar 9 yaşına geldikten sonraysa, çocuklarda davranış bozukluğu görülüp görülmediğinin anlaşılabilmesi amacıyla annelerin çeşitli sorulara cevap vermesi istenmiş. Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (ADHD) davranış sorunlarının tanısı için yöneltilen sorulara verilen cevaplar incelendiğinde, doğum yaptığı gün kanında yüksek miktarda PAH’ye rastlanan kadınların çocuklarında diğer çocuklara oranla daha fazla davranış bozukluğu olduğu görülmüş.

     

    PAH’ın ADHD’ye nasıl sebep olduğu henüz tam olarak anlaşılamamış olsa da, davranış bozuklukları, çocukların gelişimini etkileyen çok önemli bir sorun. ADHD görülen çocuklar zihinsel olarak yaşıtlarından geri kalıyor ve bu durum eğitim hayatlarında başarısız olmalarına yol açıyor.

  • 50 yıl önce bu kadar hastalık ve hasta var mıydı? İstatistiklere göre 100 yıl önce nüfusun yalnızca %0.01’ini etkileyen ve son 10 yılda %90 artan diyabet nüfusun yaklaşık %30’unu etkiliyor. 100 yıl önce, bütün ölümler içinde kanserden ölenler sadece %3 iken günümüzde %20’dir. Bu durumun konvansiyonel tarım denilen değişen tarım yöntemiyle ilişkisini anlamak için önce “sağlık” kelimesinin anlamı irdelenmelidir. Sağlık, alınan besinlerin alınan kalorilere bölünmesiyle öngörülebilir.
     
    Yenilen yiyeceğin kalorisinden çok besin yoğunluğu önemlidir. Örneğin, 70-140 kalori olan bir ekmek dilimi (karbonhidrat) vitamin ve mineraller bakımından fakirdir. Diğer taraftan yine 70-140 kalori olan 1 elma (karbonhidrat) vitamin ve mineraller bakımından çok zengindir. Besin yoğunluğu fazla, kalorisi az olan yiyecekler tüketilirse vücut sağlıklı kalır. Yüksek besinli, az kalorili yiyeceklerin kanıtlanmış etkileri şunlardır:

    • İleri yaşlarda başlayan hastalıklar gecikir,
    • Kansere direnç oluşur,
    • İnsülin duyarlılığı artar,
    • Bağışıklık hücreleri çoğalır ve kişi daha yavaş yaşlanır.

     
    Günümüzde sebze-meyveler daha büyük olsalar da daha çok besin içermezler. Jumbo boydaki ürünler aslında diğer her şeyden daha çok dolgu maddesi veya “kuru madde” içerir. Vitamin ve minerali olmayan, nişastalı karbonhidratlardan ibaret kuru madde üründeki vitamin ve mineralleri seyreltir. Daha fazla hasat için yapılan seçici ıslah nedeniyle ortaya çıkan bu “seyreltici etki” ürünlerde protein, amino asit ve mineral eksikliğine yol açar. Üreticiler daha fazla hasat odaklı seçim yaparken çoğunlukla yüksek karbonhidrat barındıran ürünleri seçerler ve zamanla ürünlerin besin içeriği azalmaya başlar. Günümüzde marketlerden alman sebze ve meyveler, magnezyum, demir, kalsiyum ve çinko mineralleri açısından 50 yıl öncesine göre %5-40 daha fakirdir.
     
    Tarımla ilgilenen bilim adamları 25 yıldan fazla süredir gübreleme ve sulama gibi verim arttırma yöntemlerinin yiyeceklerde bazı besin konsantrasyonlarını azalttığını bilmektedir. Daha büyük ve hızlı büyüyen ürün birçok durumda büyüklüğüyle orantılı besin elde edemez veya sentezleyemez, dolayısıyla mevcut besinlerin konsantrasyonları seyrelir. Mahsul artışına karşılık besin değerlerinden taviz verilmiştir.
     
    Konvansiyonel tarım uygulamaları toprağı sadece sonuca giden yolda bir araç olarak görmüştür. Tekrar tekrar kullanılan toprak besin muhtevasını kaybetmiştir. Çiftçiler bitkilerini beslemek için kimyasal gübreler kullanmak zorunda kalmışlardır. Ama kullanılan gübrelerde nitrojen, potasyum ve fosfor olmak üzere yalnızca 3 mineral bulunur. Bununla beraber optimum toprak sağlığı için 52 mineral daha gereklidir. Bunların toprakta olmaması iki problem doğurur;

    • Bitki yeterli besin alamadığı için zayıf kalır ve dış etkenlere (böcek, hastalık ve mantar) karşı savaşamaz, bu durumla mücadele için başvurulan pestisit, herbisit ve fungisitlerle yiyeceklere toksik madde yüklenmiş olur. İnsanlar bitkilerden yeterli mineral alamadığı için hastalıklara karşı dirençsiz kalır.
    • Bir başka nokta da, kimyasal gübre ve böcek ilacı kullanımının giderek artmasıyla günümüzde ürünlerin hiç olmadığı kadar hızlı hasat edilmesidir. Bu durum ürünün topraktaki besini emmesi için çok daha az zamanı olduğu anlamına gelir.

     

    Organik veya doğal gıda, çok daha besleyicidir.

    İnsanların organik veya doğal yöntemlerle yetiştirilen besinler istemesinin ardındaki sebeplerin başında daha kaliteli besin, daha güzel tat ve tazelik gelir. Organik ve konvansiyonel yöntemlerle yetiştirilmiş ürünler arasında ciddi bir fark olmadığını söyleyenler ciddi olamaz.
     
    Kentlerde sağlıklı besinlere kavuşmanın en kolay yolu, tabiat ananın yoluyla yetiştirilmiş organik veya doğal, yani sürdürülebilir çiftçilik yöntemleriyle, kimyasal gübre ve böcek ilacı kullanılmadan yetiştirilen gıdalar tüketmektir.
     
    Sağlıklı toprakta, doğal gübreyle, kimyasal kullanmadan yetişen gıdalar elbette daha besleyicidir. 2003’de Journal of Agricultural Food Chemistry dergisinde yayınlanan bir çalışmaya göre kanserle mücadelede organik gıdaların daha iyi olduğu kanıtlanmıştır. 2005’de ise bilim insanları, konvansiyonel yöntemlerle yetiştirilmiş gıdalarla beslenen fareler ile organik gıdalarla beslenen farelerin sağlıklarında çeşitli farklar olduğunu tespit etmiştir. Organik veya minimum gübreyle yetiştirilmiş gıdalarla beslenen farelerin diğerlerine göre daha gelişmiş bağışıklık sistemleri ve daha iyi uyku alışkanlıkları olduğu, daha az kilolu ve ince olup kanlarında daha fazla E vitamini bulunduğu tespit edilmiştir.
     
    Ancak organik ve konvansiyonel yöntemlerle yetiştirilen gıdaların karşılaştırıldığı en kapsamlı araştırma, 2007’de başlamış, 25 milyon dolar harcanan bir Avrupa Birliği projesi olan “Quality Low Input Food Project” (Organik ve Düşük Girdili Gıdalar Projesi)’dir. 4 yıl süren QLIF çalışmasında araştırmacılar, organik ve organik olmayan bitişik alanlarda meyve-sebze yetiştirmiş, organik meyve ve sebzelerin %40 daha fazla antioksidan, daha fazla demir ve çinko bulunduğunu görmüştür. Organik ve konvansiyonel yöntemlerle yetiştirilen gıdalar arasındaki, kuru madde, mineral, vitamin, protein ve amino asit değerleri farklılığını ortaya çıkarmış, organik ürünlerde besleyici değer seviyesinin %20-40 civarında fazla olduğunu ve flavanoid ve beta karoten de dahil olmak üzere antioksidan seviyesinin daha yüksek olduğunu göstermiştir. Konvansiyonel yöntemlerle yetiştirilen ürünlere nazaran organik ürünlerin önemli ölçüde daha fazla C vitamini, demir, magnezyum ve fosfor ile çok daha az nitrat içerdiği, protein seviyeleri açısından kayda değer bir fark bulunmadığı, organik ürünlerde daha az ağır metal, daha fazla kaliteli ve besleyici mineral olduğu tespit edilmiştir.
     
    Konvansiyonel yöntemlerle yetiştirilen gıdalar çoğunlukla kimyasal gübre, böcek ilacı ve otkıran kullanımından kaynaklanan kimyasal kalıntıları barındırır. Bunlar nörotoksisite, endokrin sistemi bozuklukları, kanser, bağışıklık sistemi bozuklukları, erkeklerde kısırlık, kadınlarda düşük gibi pek çok rahatsızlığa sebep olabilir.
     

    Yerel – geleneksel çiftçilik yeniden revaçta

     
    Artık giderek artan sayıda insan atalarının yolundan gitmeyi seçerek organik veya doğal çiftçilik yöntemleri uygulayan yerel çiftçilerden alışveriş yapıyor ve aldıkları gıdaları yavaş geleneksel yöntemlerle pişiriyor. Yüzyılı aşkın süredir devam eden düşüş ardından ABD’de kurulan küçük çiftliklerin sayısı son 6 yılda %20 artmıştır.

  • Ağaç Neye Yarar

    Ağaç Neye Yarar? Gerçeğe ve doğal olana yabancılaşmış günümüz insanının tahmin edebileceğinden çok daha fazla işe… Şöyle bir düşünün: Çevrenizde ağacın kullanılmadığı ne var? Soluduğunuz, ciğerlerinize derin derin çektiğiniz havadaki oksijeni yeşil bitkilerden başka üreten var mı?

     

    Modern insan, ağaçlara ve yeşil bitkilere ya “kesilip yakılacak odun” ya da “süs” gözüyle bakıyor çoğunlukla. Oysa 2,5 milyon yıl önce, vahşi doğaya hiç saygı duymayan günümüz insanının ataları, ağaçlar üzerinde yaşıyordu ve yaşamları ağaçlara bağlıydı. Ağaçlardan toprağa inip ayakları üzerinde dik durmayı öğrendiklerinde de yazgıları ağaçlara bağlıydı ve o günkü atalarımız bunu çok iyi biliyorlardı.

     

    Ateş denilen fiziksel oluşumu “evcilleştirmeyi” başardığımızda ağaçlar, tenimizi, kanımızı ısıttı. Bir gece, ateşin sıcaklık ve güvenliğine rağmen, bir türlü ürküsünü yenemeyen bir atamız, kömürleşmiş bir dal parçasıyla mağarasının duvarlarına alevlerin hayaletleri arasından çekip çıkardığı mamutları, leoparları, geyikleri çizdi. İlk sanatsal eseri olan siyah çizgilerin kıvrımlarında ölümsüzlüğü aradı.

     

    O unutulmuş çok eski çağlardan beri ağaçlar, uyku denilen hoş uçurumdan aşağı yuvarlandığımız en güvenli mekânlar oldu. Daha sonraları başımızı sokabileceğimiz, tehlikelerden uzak kalabileceğimiz mekânları da ağaçlardan yaptık. Hatta günümüzde olduğu gibi, öbür dünyaya yolculuğa çıktığımız sandukaları da…

     

    Toprağı işlemek için kullandığımız karasabanı da ağaçlardan yaptık, yemek ve içmek için kullandığımız pek çok kap kaçağı da. İlk tekerlek büyük bir olasılıkla düzgün bir ağaç kütüğüydü. İlk deniz taşıtımız da…

     

    Zafer sarhoşluğuyla köyümüze döndüğümüz savaş arabalarını da ağaçlardan yaptık, ok ve mızrakları da…

     

    Kalp atışlarımızın, hüzün ve sevincimizin, sarhoşluk ve coşkumuzun dile geldiği ilk müzik aletleri de ağaçtan yapılmıştı.

     

    Yüz binlerce yıl yazgımız ağaçlara bağlı kaldı. Ağaçlardan hiç kopmadık aslında. O çok eski günlerdeki gibi günümüzde de ağaçlar varoluş nedenimiz…

     

    Bugün “mükemmel evrimleşmiş canlılar” olarak kendimizi başka gezegenlerdeki yeni yaşam ortamlarına uyarlamaya çalışıyoruz. Bu güzel bir şey ama yazgımız her zaman ağaçlara bağlı kalacak. Çünkü binlerce yıl içinde uygarlık denen insan kültürünü ağaçlar sayesinde oluşturduk.

     

    Bugün tüm ülkelerin ekonomileri, ağaçlardan elde edilen ürünlerle ayakta duruyor. Ormanlar konusundaki bütün kıyamet de bundan kopuyor. Tüketim çılgınlığımız nedeniyle ormanların doğal ve ekonomik ömürlerinin tamamen tükenmesine çok az bir süre kalmış durumda. Yüzyıllardır sağlıksız ve hoyratça kullandığımız ormanlar, bir süre sonra ürün vermeyecekler. Ormanların tükenişinin ardından yaşamın çeşitlilik ve zenginliği de kumun emdiği su gibi, sessizce ve hızla yok olacak.

     

    Şöyle çevrenize bir bakın. Oturduğunuz masaya, sıcak yuvanıza, sokağınıza, işyerinize şöyle alıcı gözüyle bir bakın. Ağacın olmadığı, ağacın katılmadığı ne var? Ağaçla ilişkili, ağaçtan üretilmemiş kaç nesne var dünyanızda? Dikkatli bir gözlem yaparsanız, çevrenizde ağaçtan üretilen şeylerin şaşkınlık verici düzeyde çok olduğunu fark edersiniz.

     

    Yemek yediğiniz, çalıştığınız masa, oturduğunuz iskemle, çay bardağınızı koyduğunuz sehpa, terinizi sildiğiniz kâğıt mendil, çocuğunuzun altına bağlayıp bir kullanımdan sonra çöpe attığınız kâğıt bez, duvarınızdaki tablonun çerçevesi ağaçlar sayesinde var…

     

    Mobilya ve konut sektöründe, demiryolu yapımında, elektrik ve iletişim hatlarının kurulmasında hep ağaçları kullanıyoruz. Yük taşımacılığında kullanılan kasalar, karton kutular, küçüklü büyüklü deniz taşıtları, kurşunkalemler, gazete ve dergiler, tuvalet kâğıtları, hediyelik eşyalar ve çeşit çeşit meyveler ağaçların ürünü…

     

    Onlarca türü ve çok geniş kullanım alanı olan kâğıtlar, sepetler, kutular, oyuncaklar, kartonlar, şapkalar, kâğıt kumaşlar, ayakkabı astarları, mukavvalar, endüstriyel kâğıtlar, çantalar, cerrah elbiseleri, yapay ipek ve kumaşlar, patlayıcı maddeler, fotoğraf filmleri, çeşitli plastikler, tuvalet eşyaları, dolmakalemler, düğmeler, tokalar, abajurlar, yapay saç ve peruklar, plaklar, süngerler, yapay deriler, katı alkol, boyalar, vernikler, tutkallar, ilaçlar, gübreler, terebentin, neftyağı, kolofan, çeşitli yağlar, etil alkol, hayvan yemleri, stabilize yol materyalleri, kömür ve daha niceleri..

     

    Bilim adamları, odun hammaddesinin yaşamımızda altı binden fazla temel kullanım yeri olduğunu söylüyorlar. “Odun” dediğimiz ağaç ürününden endüstride kimyasal yolla elde edilen maddeleri şöyle bir sıralamak bile insanın başını döndürüyor.

     

    Okurken derin derin soluklanıyorsunuz. Ciğerlerinize dolan havadaki oksijen, kanınıza karışıyor ve biyolojik varlığınızın devamını sağlıyor. Bir düşünün: Yeryüzünü kuşatan hava küredeki oksijen nereden geliyor? Can alıcı bir nokta bu ve tek bir yanıtı var: Ağaçlardan…

     

    Yalnız biz insanların mı; tüm hayvanların tükettiği oksijen de ağaçlardan…

     

    • Karada yaşayan bitkiler tarafından her yıl atmosfere 140.9 milyar ton oksijen kazandırılır. Bunun yaklaşık %66’sı (93 milyar ton) ağaçlardan sağlanır.
    • İyi gelişmiş, 100 yaşında ve 25 metre boyunda bir kayın ağacının yapraklarının yüzeyi, yaklaşık 1600 metrekaredir. Bu ağaç, güneşli bir günde bir saat içinde 1.7 kilogram oksijen üretir. Aynı ağacın bir yıllık fotosentez faaliyeti, kışın ve geceleri fotosentez yapmadığını hesaba katarsak, on kişinin bir yıllık oksijen ihtiyacını karşılar.
    • Aynı ağaç, yüz yıllık ömrü boyunca 40 milyon metreküp havayı yapraklarına alarak havanın içindeki 12 milyon metreküp karbondioksitti fotosentez için kullanır.
    • Bir ormanda bir metrekarelik yaprak yüzeyinde yılda 20 bin 180 kilokalori enerji üretilir.
    • Bir metreküp orman toprağı, toplam 100 kilometre uzunluğundaki ağaç kökleriyle sarılıdır ve erozyondan korunur.
    • Bir ladin ormanı çıplak toprağa kıyasla yüzeysel akışı 15-17 kat, erozyonu da 350 kat azaltır. Toprak için gerekli suyu da %100 çoğaltır.
    • Endüstri kentlerinde yaşayan insanlar, bir metreküp havada 500 bin tane is ve toz parçacığını solurlar. Bu rakam açık alanlarda beş bine düşer. Bir metreküp orman havasında ise yalnızca ve yalnızca 500 adet toz parçacığı vardır. Orman havası, kentlerin havasından %50 daha temizdir.
    • Bir hektarlık bir orman, rüzgâr hızını %50 azaltarak zararlarını önler.
    • İnsanların rahatsız olmaya başladığı gürültü şiddeti 80 desibeldir. Bir gürültü, kaynağından başlayan 250 metre genişliğindeki bir orman, gürültüyü yarı yarıya azaltır. Ormanın öbür kıyısındaki gürültü şiddeti 40 desibeldir.
    • İyi gelişmiş orman toprağının bir hektarında ve 15 cm derinliğindeki üst tabakasında 10 ton bakteri, 10 ton mantar, 4 ton solucan, 140 kilogram alg, 17 kilogram böcek yaşar. Orman, milyonlarca canlının yaşam alanı, barınağı ve kaynağıdır. Bu nedenle ormanlar, genetik rezerv olarak büyük öneme sahiptirler.
    • Tüm dünyada, kullandığımız bütün ilaç hammaddelerinin %2 5’i tropik ormanlardan sağlanır.
    • Bugün kullandığımız kanser ilaçlarının hammaddesinin %70’i tropik ormanlardaki 1700 tür bitkiden elde edilir. Kan kanseri hastalarının hayatta kalma oranını beşte birden beşte dörde çıkaran ilacın yapıldığı bitki türü Madagaskar Adası’nda bulunuyordu. Bu bitkinin tıptaki önemi anlaşıldığında adadaki yayılış alanlarının %90’ı tahrip edilmişti.
    • Almanya’da yapılan bir araştırmaya göre dinlenme ve ruh sağlığı açısından ormanları gezenlerin sayısı, müzeleri gezenlerin sayısından 40 kat daha fazla…
    • Yine Almanya’da yapılan bir araştırmaya göre ağaçların fonksiyonel değerleri, odun hammaddesi değerinden iki bin kat daha fazla.

    Ormanın varlığı, hızla artan insan nüfusunun gereksinimi olan suyun da varlığı demek. Çünkü orman, suyu depolar. Çıplak toprakta akıp giden su, yaprak, kök, dal, alg, karayosunu, otlar, kayalar ve daha binlerce faktörün yer aldığı ormanda depo edilir. Seller, taşkınlar, orman ve ağaçlar sayesinde önlenir.

     

    Ormanlar, bir bölgenin iklimi üzerinde de düzenleyici etkiye sahiptirler. Ormanların çatısı ve toprak örtüsü, radyasyonu önlediği için, orman alanları açık alanlara oranla daha az ısınır. Ama aynı biçimde orman toprağı, ısının atmosfere geçmesini de önler. Bu nedenle ormanların havası, açık alanlara oranla yazın daha serin, kışın da daha sıcak olur…

     

    Bugün ekologlar, ekolojik döngü içinde canlıları üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcılar diye üç grupta topluyorlar. Tüketiciler grubunun içine bitkisel ve hayvansal organizmaları besin olarak kullanan insan dahil tüm hayvanlar giriyor.

     

    Başta mantarlar ve bakteriler olmak üzere geniş bir canlı topluluğunu içeren ayrıştırıcılar grubu, ölmüş tüm organizmaları ufalayıp ayrıştırarak, bir başka deyişle organik madde halinden inorganik madde haline getirerek besin zincirine ve ekolojik döngüye katıyor.

     

    Üreticiler grubu ise yeryüzündeki besinleri üretiyor ve klorofilli, yani yeşil bitkilerden oluşuyor. Bitkiler, topraktan aldıkları suyu ve inorganik maddeleri, havadan aldıkları karbondioksidi güneş ışığı sayesinde kimyasal enerjiye dönüştürüyorlar. Bir başka deyişle meyveye, sebzeye, yemişe dönüştürüyorlar. Hem kendileri, hem bizim için…

     

    Bugün tüketim toplumunun yarattığı yaşam biçiminin sonucu olarak çoğunlukla “işlenmiş” gıdalarla karnımızı doyuruyoruz. Makarnalar, tür tür baharatlı baharatsız patates ve mısır cipsleri, diyet yiyecekleri, gofretler, bisküviler, ketçaplar, konserveler, dondurulmuş gıdalar, meyve suları, fabrikadan değil, topraktan ve yeşil bitkilerden geliyor.

     

    Yalnız bu kadar mı ağacın bize faydası? Tabii ki değil. Ağaçlarla aramızda “fayda”dan da öte çok güçlü bir bağ var. Henüz çözülememiş bir giz bu… Ağaç, insanı mıknatıs gibi kendine çekiyor, binlerce yıl önceki atalarımızı çektiği gibi…

     

    Bilim adamları, ağaçlarla insanın temel moleküler yapısının aynı olduğunu söylüyorlar. Belki de bu yapı bizi birbirimize çekiyor. Kim bilir, belki de bağ, çok daha güçlü. Çünkü bir şair şöyle der: “Kim ki bir çiçek koparmıştır, en uzak yıldızı rahatsız etmiştir.”

     

    Sorunun yanıtını bilim adamlarına bırakalım ve bu çekim gücünün insandaki yansımasına bakalım. Ağaçsız bir insan ruhu olabilir mi? “Yeşil” damarı olmayan bir ruh olası mı? Yaratıcı ve üretici insan olarak uygarlık tarihine adını yazdırmış kişilere bakışlarımızı çevirdiğimiz zaman, mümkün olmadığını görüyoruz. Eski toplumlarda ağaç, ölümsüzlüğün, yeniden doğuşun simgesiydi. Ağacın belli dönemlerde yapraklarını döküp kuruması, ardından yeşerip meyve vermesi, ona bir kutsallık verilmesine neden oluyordu. Afrika, Avustralya halkları, ağaçların içinde kutsal bir gücün varlığına inanırlardı. Anadolu’da da çok eski çağlardan beri ağaçların kutsallığına inanılır. Bu nedenle hâlâ günümüzde mezarların başuçlarına servi dikiyor, bu yüzden ağaçlara bezler, boncuklar bağlayıp özlemlerimize çare arıyoruz.

     

    Birçok yaradılış efsanesinde evren ağaçlar üzerine kuruludur. Yunan mitolojisinde meşe Zeus’un, zeytin Athena’nın ağacıdır. Meşe gücü, zeytin barış ve mutluluğu simgeler. Budha, “Bodhi Ağacı” denen ağacın altında aydınlanmaya ulaşır.

     

    Dinler tarihinde de ağaç, hem kavramsal, hem nesnel olarak büyük öneme sahiptir. Cennet, ağaçların ve çiçeklerin iç içe geçtiği yemyeşil bir coğrafya olarak tasvir edilir. Peygamberlerin yaşamında ağaçlar, “dokunulmaz” canlılardır. Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz, Mekke’de Harem’de ağaç kesimini yasaklar. Kesmeye kalkanları “Allah’ın laneti üstüne olsun” diye uyarır.

     

    Amerikan Kızılderilileri, ağaçların ruhu olduğuna inanır ve onlarla konuşurlardı…

     

    Ağaçlar, sanatçılar için tarihin her döneminde yeryüzündeki en kışkırtıcı şeylerden oldu. Sait Faik’in o güzel öyküsündeki gibi ağaçlar, sanatçılara hep “Hişşt.. Hişşt” diye seslendiler. Şairler, ressamlar, mimarlar, heykeltıraşlar, yazarlar, hep ağacın çekim alanına girdiler. İngiliz doğa ressamı Constable’dan geleneksel Uzakdoğu ressamlarına, Ortadoğu minyatür ustalarından Van Gogh’a, Albrecht Dürer’den Modrian’a, bütün sanatçıların yapıtlarında var olan bin bir ağaç ve çiçek, bu çekim gücünün bir ürünü…

     

    Düz yazının büyük ustaları içinde aynı şey söz konusu. Balzac, Conrad, Yaşar Kemal, Vasconcelos, ağacı “dert” edinen yazarlardan yalnızca birkaçı… Alman edebiyatının evrensel yazarlarından Hermann Hesse, “Ağaçlar” adlı denemesinde şöyle der: “Ağaçlar kutsal varlıklardır. Onlarla konuşması, onları işitmesini bilen, gerçeği de yakalar. Onlar öğretiler ya da hazır reçeteler öğütlemezler, onlar bireyi dikkate almadan yaşamın en eski yasasını vaaz ederler (….) Biz çocuksu düşüncelerimizden korktuğumuzda hışırdar ağaç orada akşamları. Nasıl bizden uzun yaşıyorlarsa öyle uzun düşünceleri vardır ağaçların; uzun soluklu ve sakin… Ağaçların dediğini gerçekten duyabilen kişi, artık ağaç gibi olmak istemez. O kişi, artık olduğundan başka bir şey de olmak istemez. İşte bu özüne, vatanına dönüştür. İşte bu mutluluktur.”

     

    Türk edebiyatında ağaca sevdalanan en önemli isimlerden ikisi Ahmet Haşim ve Ahmet Muhip Dıranas’tır. Bulduğu her fırsatta ağacı, ormanı, ormancılık sorunlarını ve doğayı yazmıştır Dıranas.

     

    Şairler için de gerçek bir ateşleyicidir ağaç ve orman. Türk şiirinde özelikle Nazım Hikmet, birçok yapıtında ağacı ve ormanı ele alır. Ağaç ve orman, Nazım Hikmet için ideal toplumun ve bireyin simgesidir. Bazen de büyük yalnızlığında konuşabileceği tek dosttur. Kavak, Karlı Kayın Ormanında, Ceviz ağacı, Yaşamaya Dair, Masalların Masalı gibi pek çok şiirinde bunu görmek mümkün. Nazım Hikmet Türk şiirinde ağaç ve orman üzerine en çok ürün veren sanatçı. Yalnız Nazım Hikmet değil tabii. “Deli eder insanı bu dünya/bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç” diyen Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Ahmet Hamdi Tanpınar, Aşık Veysel, çok daha önceleri Yunus Emre, Karacaoğlan, Pir Sultan, Kaygusuz Abdal gibi nice ozanımızın yapıtlarında ağaca “farklı bakışı” ve sevgiyi görürüz.

     

    Artık bu evrensel sanatçıların “farklı bakış açısı”nın toplumsal anlayışa, felsefeye, hukuka da yansıması gerekiyor. Çünkü onlar da bizim gibi birer “canlı”. Aynı biz insanlar gibi yaşamsal hakları olması gerekiyor. Bugün aynı İnsan Hakları Evrensel beyannamesi gibi Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi’nden söz ediyoruz. Benzeri bir yaklaşımı bitkiler için de düşünmek niçin yanlış olsun.

     

    Bir öyküye göre Amazon Ormanları’nı ilk kez gören bir beyaz adam, yorgunluk ve sıkıntıyla “İşte hiçlik” diye söylenmiş. Ona rehberlik eden ormandaki yerlilerden biri ise “İşte her şey” diye karşılık vermiş…

     

    Günümüze uygun bir kıssa. Eğer ağaçları ve ormanları “hiçlik” olarak algılamayı sürdürürsek, bir süre sonra “gerçek hiçlik”le yüz yüze geleceğimiz kesin… Ağaçlar, muhteşem canlılar. Yeryüzündeki yaşam onlar sayesinde var oluyor.

  • Gündoğdu Çevre Danışmanlık İş İlanı

    Gündoğdu Çevre Danışmanlık İş İlanı Tanımı: Çevre Danışmanlığı alanında kalite ve etik değerlerinden ödün vermeden büyüyen GÜNDOĞDU ÇEVRE MÜH. VE DANIŞMANLIK olarak, ekibimize katılacak çalışmayı hayat tarzı edinmiş, dinamik, vizyonumuza uygun Çevre Mühendisi aramaktayız.

     

    22.12.2010 tarihinde kurulan Gündoğdu Çevre Mühendislik Danışmanlık, başta Çevre İzin, lisans, mevzuat uyumlaştırma, Çevresel etkilerin değerlendirmesi ve etkilerin minimize edilmesini kapsayan çevre yönetimi Danışmanlık Hizmetleri olmak üzere, İş Sağlığı ve Güvenliği, Proje Danışmanlığı, Atık yönetim planlarının oluşturulması, ISO 14001 Çevre Yönetim Sistemi, ISO 18001 İş Sağlığı Güvenliği Yönetim Sistemi, ISO 50001 Enerji Yönetim Sistemi, ISO 14064 Karbon Emisyonu Yönetim Sistemlerinin kurulum danışmanlığı ve eğitim hizmetleri sunmaktadır.

     

    Gündoğdu Çevre Mühendislik Danışmanlık, sanayi tesisleri, belediyeler, oteller, tatil köyleri, hastahaneler gibi birçok faaliyetin Çevre ve İş Sağlığı Güvenliği yasalarına uygunluğunun sağlanması, çevre etkilerinin değerlendirilmesi, alınması gereken önlemlerle ilgili en ekonomik ve yeterli uygulamaların araştırılması, raporlanması, planlanması ve projelendirilmesi konularında, ayrıca bu faaliyetlerde görevli olan personellerin bilinç ve farkındalık düzeylerinin arttırılması amacına yönelik her türlü kurum içi veya kurum dışı eğitimin verilmesi konularında çalışmaktadır.

     

    Gündoğdu Çevre Danışmanlık İş İlanı Görev:

     

    • Danışmanlığını yürüttüğümüz firmalarda çevre görevlisi, izin ve lisans çalışmalarını yürütmek
    • Sera Gazlarını İzleme ve Raporlanması, ISO 14064 Karbon yönetim sistemi kurulumu ile Karbonun ticarileştirilmesi, sertifikalandırma, karbon piyasa mekanizmaları vb. çalışmalarda yer almak
    • ISO 50001 Enerji Yönetim Sistemleri konusunda firmamızda yürütülen çalışmalara katılmak
    • ISO 9001-14001 ve OHSAS yönetim sistem kurulum danışmanlığı çalışmalarını yürütmek
    • Yukarıda belirtilen konularda eğitim vermek
    • ZKA/AB/TTGV vb. yurt içi veya yurt dışı proje çalışmalarında proje ekibinde yer almak
    • Sürdürülebilirlik raporlaması(GRI),Life Cycle Assesment( LCA) ve EPD çalışmalarına katılmak
    • LEED, Green Stars çalışmalarında yer almak

    Gündoğdu Çevre Danışmanlık İş İlanı Aranan Nitelikler:

     

    • Çevre Mühendisi ile aranan şartları sağlayan ve yukarıda belirtilen görev konularında uzmanlığı bulunan 4 yıllık üniversite mezunu
    • Çevre Görevlisi Belgesine sahip
    • Çevre Danışmanlığı, ÇED Raporu hazırlama, Saha denetimleri, Çevre Mevzuatı, Atık Yönetimi, Toprak kirliliği, Kimyasal Yönetimi veya Atıksu Arıtma Tesisi işletimi konularından en az 2’sinde 2 yıl deneyim sahibi
    • ISO 9001, ISO 14001, ISO 14064, ISO 18001, ISO 50001 yönetim sistem standartlarından en az bir veya daha fazlasını içeren konularda eğitim almış olmak, Yönetim sistemleri konusunda 2 yıl ve üzeri deneyim sahibi tercih nedenidir.
    • Microsoft Office uygulamalarını iyi düzeyde ve aktif olarak kullanan
    • Aktif olarak araç kullanan ve Seyahat engeli bulunmayan

    Gündoğdu Çevre Danışmanlık İletişim Bilgileri:
    Firma/Kurum Ünvanı: GÜNDOĞDU Çevre Danışmanlık ve Mühendislik Hizmetleri Ltd. Şti.
    Tel: 0(232) 464 35 44
    E-posta: info@gundogducevre.com
    Adres: Talatpaşa Bulvarı No:76 Kat:2 D:3 Alsancak/İZMİR

  • Alkım Yönetim Danışmanlığı Tic. Ltd.Şti.

    Alkım Danışmanlık İş İlanı Tanımı: İşletme bünyesinde istihdam edilmek üzere, “Çevre İzin ve Lisanslar Yönetmeliği” kapsamında Çevre Görevlisi işlemlerinin yürütülmesi işleri için Çevre Mühendisi alınacaktır

     

    Alkım Danışmanlık; inşaat sektöründe faaliyet gösteren aile şirketlerinden ayrılan Fatma Babaoğlu ve Ayşegül Nuhoğlu tarafından 2003 yılında kurulmuştur. Ortaklar kamu sektöründeki deneyimleri ile özel sektör deneyimlerini birleştirerek, aile şirketinin ayrılığını yaşamanın ardından şirket yapıları üzerinde çalışmaya başlamış ve kalite sektörüne yönelmiştir.

     

    Alkım Danışmanlık; kalite, çevre ve iş güvenliği yönetim sistemleri konularında çalışmalarını yürüterek sürekli kurum gelişimini sağlayacak çok çeşitli konularda eğitim ve danışmanlık hizmetleri vermektedir.

     

    Alkım Danışmanlık İş İlanı Aranan Nitelikler:

     

    • Üniversitelerin Çevre Mühendisliği bölümünden mezun
    • Çevre Görevlisi Belgesine sahip
    • İstanbul Anadolu yakasında ikamet eden
    • Aktif araç kullanabilen
    • Günü birlik seyahat engeli olmayan
    • En az 1 yıllık Çevre Danışmanlığı deneyimine sahip
    • Erkek adaylar için Askerliğini yapmış
    • Tercihan İyi düzeyde İngilizce bilgisine sahip

    Alkım Danışmanlık İletişim Bilgileri:
    Firma/Kurum Ünvanı: Alkım Yönetim Danışmanlığı Tic. Ltd. Şti.
    Tel: 0(216) 580 91 11
    Fax: 0(216) 330 91 90
    E-posta: info@alkimdanismanlik.com.tr
    Adres: Osmanağa Mah. General Asım Gündüz Cad. Ünertan İş Merkezi K:3 No:35/11 Kadıköy-İSTANBUL

  • IFAT Eurasia Fuarı

    Dünyanın önde gelen fuar organizasyon firmalarından birisi olan Messe München International ve Türkiye’de bulunan ortaklığı olan MMI Eurasia tarafından 16-18 Nisan 2015 tarihleri arasında Congresium Ankara, ATO Uluslararası Fuar ve Sergi Sarayı’nda düzenlenecek olan IFAT Eurasia Fuarı’nın, 200’ün üzerinde katılımcı ve 7000’in üzerinde ziyaretçiye ev sahipliği yapması bekleniyor. IFAT Münih ile dönüşümlü olarak gerçekleştirilecek IFAT Eurasia, iki senede bir, sadece bölgedeki geleneksel IFAT ziyaretçilerini değil, Avrupa fuarlarına katılmakta zorluk yaşayan tüm bölge ülkelerdeki ilgilileri de ağırlayacak…

     

    Messe München International tarafından 1966 yılından bu yana Münih’te düzenlenen, su ve atıksu, kanalizasyon, katı atık, çevre teknolojileri ile belediye araç-gereçleri konusunda dünyanın en büyük fuarı olan IFAT ise, sektörün bir araya geldiği, yeniliklerin sergilendiği dünya çapındaki en büyük ve en etkin organizasyon. Messe München, IFAT Fuarı’nın misyonunu Çin ve Hindistan’dan sonra önümüzdeki yıl Türkiye ve Güney Afrika’ya da taşımış olacak.

     

    Çevre uygulamalarında modern yöntemlere geçilme kararlarının verildiği, teknoloji kullanımı ihtiyacını doğuran yönetmeliklerin şekillendiği, pek çok derneğin, birliğin, sivil toplum kuruluşunun, enstitünün ve kamu kurumunun merkezlerinin bulunduğu ve coğrafi avantajı ile Türkiye’nin tüm bölgelerine hizmet verebilecek durumda olması nedeniyle IFAT Eurasia Fuarı 16-18 Nisan 2015 tarihleri arasında Ankara’da düzenlenecek.

     

    IFAT Eurasia Fuarı’nda Su Eldesi ve Arıtımı; Su ve Atıksu Arıtımı; Su Dağıtımı ve Kanalizasyon; Taşkın Önleme ve Su Havzaları Koruma/Kontrol; Atık Yönetimi ve Geri Dönüşüm; Atıktan Enerji Eldesi; Kentsel Çevre Temizlik Araçları ve Ekipmanları; Toprak, Hava ve Gürültü Kirliliği Kontrolü; Ölçme, Kontrol ve Laboratuvar Teknolojileri; Kaza Önleme, İş Güvenliği ve Risk Yönetimi ile Bilim, Araştırma ve Teknoloji Transferi alanlarındaki ürün ve hizmetler sergilenecek.

  • Türkiye adeta bir anıt ağaç müzesi. Anadolu’da mistik, folklorik, tarihsel nedenlerle zarar görmeden varlığını sürdüren pek çok anıt ağaç bulunuyor. Ama ne yazık ki büyük çoğunluğu bilimsel ölçütlerle tespit edilip koruma altına alınmamış durumda. İnsan ve doğanın tarihine tanıklık eden bu “yeşil devler”in yok olmaması için hızlı ve geniş çaplı çalışmalara acele ihtiyaç var.

     

    Çağımızda doğal dengenin bozulması pahasına gerçekleştirilen endüstrileşme süreci, neden olduğu çevre sorunları ile günümüz insanında yeşili koruma tutkusunu ön plana çıkarmış bulunuyor.

     

    Bir taraftan endüstriyel kuruluşların bacalarından yükselen zehirli gazların getirdiği asit yağmurları, diğer taraftan akarsulara bırakılan katı ve sıvı atıklar ile bozulan çevrede, bu kuruluşlara hammadde ve enerji sağlama uğruna tüketilen doğal kaynaklar, dünyamızın sahip olduğu yaşam olanaklarını giderek kısıtlıyor.

     

    Teknolojinin getirdiği çevre sorunları nedeniyle, yeşil dokusu ve doğal yapısı henüz bozulmamış alanların mevcut halleriyle korunması ve gelecek kuşaklar için saklanması önemli bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Bu amaçla dünyanın hemen her yerinde birçok dernekler kurulmakta ve gerek yurtiçinde, gerekse yurtdışında insanlar arasında bir dayanışma zemini oluşturulmaya çaba harcanmakta. Anıtsal niteliğe sahip ağaçlar ve orman parçaları da bu anlamda korunacak doğal mirasın en güzide öğelerini oluşturuyorlar.

     

    Tarihsel çağlar içinde çeşitli uygarlıklara sahne olan yurdumuzun sahip olduğu arazi ve iklim özellikleri, çok sayıda ağaç türünün yayılıp gelişmesine olanak vermekte. Bu nedenle ülkemiz dünyanın en zengin flora merkezlerinden birisidir. Otsu ve odunsu bitki olarak dokuz binin üzerinde tür, Anadolu topraklarında doğal olarak yetişir. Bu zenginliğin yanında bir önemli özellik daha var: Floranın %30 kadarı endemik türleri oluşturur; yani, üç bin kadar bitki türü, tüm dünyada yalnız Anadolu’da yetişir. Bu bitki zenginliği, Türkiye’nin dünya üzerindeki coğrafi konumu ve morfolojik yapısının ortaya çıkardığı iklim çeşitliliğinden kaynaklanır. Ayrıca, Anadolu’nun genelde son buzul çağının etkisinde kalmamış olması da, tür zenginliğinin devamlılığını sağlayan önemli bir nedendir.

     

    Yurdumuz ormanları, insanlığın bilinen tarihi boyunca üzerinde yaşayan kavimler tarafından sürekli tahrip edilmiştir. Ancak, Anadolu’nun değişik yörelerinde, yine de kimi mistik, kimi folklorik, kimi tarihsel, kimi de salt kesilip taşınmasındaki güçlükler nedeniyle zarar görmeden günümüze kadar gelebilmiş çok sayıda anıt ağaç ve orman parçası mevcuttur. Ülkemizde büyük çap ve boylara ulaşmış, tarihi olaylarda adı geçmiş ulu çınarlardan söz edilir. Örneğin 1096 yılında Haçlı kumandanlarından Godenfroy de Bouillon’un İstanbul’da Büyükdere Çayırı’nda, gölgesi altında karargâh kurduğu tarihi Büyükdere Çınarı (Platane de Godenfroy) bunlardan yalnızca birisi. Altı gövdenin birleşmesinden oluşan bu dev çınarın çevresinin 32 metre, boyunun ise 60 metre olduğu söylenir. 19’uncu yüzyılın sonuna kadar yaşadığı bilinen bu ağaç, ne yazık ki bugün yok. Gövde kovuğunda bir çay ocağının işletildiği ve çıkan bir yangında kül olduğu belirtiliyor. Kaynaklarda 2000 yaşında olduğu bildirilir.

     

    Anıt ağaçlar, ulusların folklorunda, mitolojilerinde de önemli yer tutar. Eski Türk destanlarında da bunu görmek mümkündür. Ünlü Türk destanı Oğuzname’de bir çift anıt ağacın Oğuz neslinin kökeni olduğu ileri sürülür. Efsaneye göre bir gece iki ağaç üzerine gökten kutsal bir ışık sütunu iner. Bir süre sonra ağaçlardan birinin gövdesi şişer, sayılı günlerin geçmesinden sonra bu ağacın gövdesinden, ağızlarında gümüş emzikler bulunan beş erkek çocuk görünür. Zaman içinde büyüyen çocuklar her iki ağacı kendi nesillerinin atası sayarlar… Aynı destanın bir başka bölümünde Oğuz Kaan’ın güzel eşini, göl ortasındaki bir ağacın kovuğunda bulduğu belirtilir. Anıt ağaçların güç, kudret ve zafer simgesi olarak algılandığına Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş destanında da şahit oluyoruz. Kuruluş yılları dönemine ilişkin hikâyelere göre, Osman Bey, Şeyh Edebalı’nın evinde bir rüya görür. Bu rüyada şeyhin koynundan doğan bir ay, Osman Bey’in koynuna girerek iri bir ağaç haline gelir. Daha sonra da bütün dünyayı kavrar… Folklorik açıdan olduğu kadar ülke tarihi için de son derece önemli olan bir anıt çam ise, Domaniç ilçesi Domur köyünde bulunan ve yakın zamanda devrilen “Mızık Çam”dır. Bu anıt 1988 yılında esen şiddetli bir fırtınada devrilmiştir. Yaşı 743 olarak hesaplanmıştır. Söylentiye göre Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey, küçükken oldukça huysuzmuş. Büyükannesi Hayme Ana, bu yaramaz torununu hoş tutmak için ona salıncak kurar ve ninniler söylermiş. Salıncak her zaman aynı ağacın dallarına kurulduğundan yıllar içinde bu ağaç Osman Bey ile özdeş hale gelmiş. Osman Bey’in eski huysuzluğunu vurgulamak için de adına Mızık Çam denmiş…

     

    Anıt ağaçların önemli bir bölümünün günümüze kadar yaşayabilmesi, bunların kutsal ve mistik mekânlarda yer almalarından ve bu yüzden saygı görmelerinden kaynaklanır. Örneğin Kahramanmaraş’ın Kaleköyü mezarlığında bulunan 40-50 metre boy ve 100-160 santimetre çaplı 90 adet civarındaki ağacın oluşturduğu anıt sedir ormanı, varlığını Kasım Dede adıyla anılan bir yatıra borçludur. Keza, Bolu-Saççılar ve Bursa-Armutköy mezarlıklarındaki 2.78 ve 2.72 metre çaplı devasa meşeler, Denizli-Tekeköy’deki 2.08 metre çap, 30 metre boy ve 1060 yıl yaşlı servi ile Antalya-İbradı’da ortalama çapı 2.5 metre civarındaki dev kestaneler ve daha nice örnek mezarlık içinde, cami avlusunda ve türbe yanlarında bulundukları için insanların zararlı etkilerinden kurtulabilmişlerdir.

     

    Bursa’nın ünlü çınarlarından olan Ulufeli Çınar, 18.2 metre çevresi ile hem görünüşü, hem de Osmanlı geleneklerinden birisine sürekli sahne oluşu ile anıtlaşmıştır. Tahta çıkan Osmanlı şehzadeleri, yeniçerilere dağıttıkları ulufeyi bu çınar altında vermeyi gelenek haline getirdikleri için, bu görkemli ağaç halk arasında Ulufeli Çınar adı ile anılır. İç kısmının çürümesine rağmen yaşamını halen sürdüren bu ağacın zengin ve güçlü bir devlet imajını gelecek nesillere aktarabilmesi için, içine yavru bir çınar dikilmiştir. Anıt ağaçlar ve anıt ormanlar üzerinde yapılan araştırma ve çalışmalardan söz etmek, “Neler yapılmalıdır?” sorusuna açıklık getirmek de istiyorum. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu’nun 28 Haziran 1988 günlü toplantısında, kurul üyeleri korunması gerekli doğa varlıklarından anıt ağaçların tanımı ve korunması hususunda aşağıdaki maddeleri karara bağlayarak yürürlüğe koymuşlardır: “Doğal yapısı, ölçüleri ve diğer özellikleri bakımından anıtsal nitelikler kazanmış bulunan ağaçlara Anıt Ağaç denilmesine,

     

    Buna göre:
    a- Tarihi olaylara bağlantısı bulunan yerli ve yabancı ağaç türlerinden herhangi birinin,
    b- Güzellik açısından plastik değerde bir görünüme sahip olan veya doğal görünümden esaslı şekilde sapma göstererek dikkati çekici biçimler (çatal, şamdan, kıvrık, yatay vb.) kazanmış ağaçların,
    c- Doğal yaşam tarzı bakımından benzerlerinden farklı gelişme nitelikleri gösteren ağaçların (aynı gövde ve kök üzerinde iki veya daha fazla türün bir arada yaşaması, garip kaynaşma ve birlikte yaşama örnekleri gibi),
    d- Endemik ve nesli tükenmeye maruz yerli ağaç türlerinden; Porsuk (Taxus baccata), Karaçam’ın endemik varyeteleri, Andız (Arceuthos drupacea), Finike ardıçı (Juniperus phoenicea), Kasnak meşesi (Quercus vulcanica), fiimşir (Buxus sempervirens), Huş (Betula alba, Betula medwediewii), Kazdağı göknarı (Abies equi-trojani), Sığla (Liquidambar orientalis), Toros göknarı alttürü (Abies cilicica), bazı Akaağaç tür ve alttürleri (Acer divergens, Acer hyrcanum subsp. sphaerocaryum, Acer monspessulanum subsp. oksalianum) ve benzeri ağaçların,
    e- Kent dokusunu tamamlayan, kent imajına etkisi olan grup, dizi veya tek ağaçları n 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nun 6. maddesi uyarınca ‘korunması gerekli anıt ağaç’ olarak tescil edilmelerine, bu ağaçlar ve koruma alanlarında yapılacak uygulamalar için ilgili koruma kurullarından karar alınması gerektiğine,
    f- Nesli tükenmekte olan sığla ağaçlarının doğal alanının tespit edilerek, bu alanlara yeni sığla ağacı dikmek suretiyle bu sahaların yeniden kazanılmasının Orman Genel Müdürlüğü’ne tavsiyesine,
    g- Ulaşım yolları ile meskûn yerler ve yakınlarındaki anıt ağaçların ilgili belediyeler ve mahalli orman teşkilatı tarafından korunmasına özen gösterilmesine, yaşlanmış veya hastalanmış ağaçların hazırlanacak teknik raporlar doğrultusunda kesilerek yerine yenisinin dikilebileceğine, karar verilmiştir.”

     

    Yüksek kurulun almış olduğu bu karar ile il ve ilçelerde dikim yolu ile geliştirilmiş veya doğal olarak yetişmiş ve “anıtsal niteliklere sahip ağaçların” 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nun 6. maddesi uyarınca “korunması gerekli anıt ağaçlar” olarak tescilleri için Bölge Koruma Kuralları’na başvurulması gerekiyor. Ülkemizde anıt ağaçlar ile ilgili çalışmaların çoğalmış olması sevindirici ve umut verici bir gelişme. İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi’nden Bahçeköy ekibi, “Marmara Bölgesinde ve Özellikle İstanbul’daki Tarihi ve Anıtsal Ağaçların Envanteri” adlı bir araştırmayı tamamlamıştır. Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Peyzaj Mimarlığı Bölümü’nden Bornova ekibi, “Ege Bölgesinin Tarihi ve Anıtsal Nitelikteki Ağaçların Tespiti ve Envanteri” adlı benzer bir çalışmayı gerçekleştirmiştir.

     

    Diğer taraftan Ankara Ormancılık Araştırma Enstitüsü’nün Araştırma Bülteni’nde, “Anıt Ağaçlar” başlığı altında, Milli Parklar Daire Başkanlığı’nca yürütülen çalışmalar sonunda “Tabiat Anıtları” statüsü altında yüz kadar anıt ağacın saptandığı bildirilmiştir… Çevre sorunlarının geniş halk kitlesi tarafından benimsenmesine koşut olarak, anıt ağaç ve orman parçalarının popülaritesi de her geçen gün artmaktadır. Ülkemizde arazi yapısı ve ulaşım yetersizliği nedeniyle henüz gidilememiş pek çok orman bulunuyor. Genellikle sarp yerlerde ve orman yayılış sınırlarına yakın yüksekliklerde bulunan bu alanlar içerisinde ulaştıkları yaş, çap ve boylar bakımından doğal anıt olabilecek pek çok ağaç ve orman parçaları mevcut…

Sayfa 30 Toplam: 60« First...102029303132405060...Son Sayfa »

Copyright © 2013 - 2017 • Tüm Hakları Saklıdır.