Lansy Mühendislik

Lansy Mühendislik İş İlan...

Lansy Mühendislik İş İlanı: Firmamız bünyesinde istihdam edilmek üzere, Çevre Kanununca Alınması Gereken İzin ...

Plastiklerin Geri Dönüşümü

Plastiklerin Geri Dönüşüm...

Artan kullanım alanlarına bağlı olarak plastiklerin neden olduğu çevre kirliliği de gün geçtikçe ciddi ...

  • Çevre Mühendisi İş İlanı

    BAM Çevre İş İlanı Tanımı: Firma bünyesinde istihdam edilmek üzere, “Çevre İzin ve Lisans Yönetmeliği” kapsamında Çevre Görevlisi işlemlerinin yürütülmesi ve Yetkili kurumlarla ilişkilerin sağlanması için Çevre Mühendisi alınacaktır.

     

    BAM Çevre, merkezi İzmir Bornova’da bulunan EGAM şirketler grubunun bir üyesidir. BAM Çevre, Çevre danışmanlık alanında kurum ve kuruluşların yöneticilerine ve kadrolarında bulunan personellerine danışmanlık hizmeti anlayışını yerleştirme çabası içerisindedir.

     

    Çevre Mühendisi İş İlanı Aranan Nitelikler:

    • Tercihen Sanayi Tesislerinde veya Danışmanlık sektöründe Çevre Danışmanlığı konusunda minimum 1 yıl tecrübeli
    • Günü birlik seyahat engeli olmayan
    • Çevre görevlisi belgesine sahip
    • Diksiyonu düzgün
    • Aktif araç kullanabilen
    • Çevre Mevzuatına hâkim
    • Temsil yeteneğine sahip
    • İzmir‘de ikamet eden
    • Erkek adaylar için askerliğini yapmış
    • İletişim yeteneği güçlü

    BAM Çevre İletişim Bilgileri:
    Firma/Kurum Ünvanı: BAM Çevre Yönetimi Elektrik Enerji Danışmanlık Hiz. Yayın. Tic. Ltd. Şti.
    Tel: 0(232) 373 40 21
    Fax: 0(232) 373 56 40
    Cep: 0(553) 315 13 00
    E-posta: info@bamcevre.com
    Adres: 1760 Sok. Mevlana Mah. Aslı Apt. No:16 Kat:1 Daire:3 Bornova-İZMİR

  • Organik tarım sürdürülebilir bir ekosistem, güvenli gıda, sağlıklı beslenme, sosyal adalet ve hayvanlar için daha iyi yaşam sağlayan bütünsel bir sistem yaklaşımıdır.

     

    20. yüzyılın ikinci yarısında açlık sorununa çözüm için gelişmiş ülkelerce üretilen politikaların başında, yoğun girdi kullanarak birim alandan daha yüksek verim alınması ve yeni tarım alanlarının açılması yer almıştır. 1960’lı yıllarda ıslah çalışmaları sonucu yüksek verimli tohumlar elde edilmiş, geliştirilen kimyasal gübre ve ilaçların yoğun kullanımıyla birim alanda büyük verim artışları kaydedilmiş, tarımsal mekanizasyon ve sulama projeleri oluşturulmuştur. “Yeşil devrim” olarak adlandırılan bu politikalar açlık sorununa kısmen çözüm getirmiş, ancak çevre kirliliğine, üründe kalite düşüklüğüne ve insan sağlığında zararlara yol açmıştır.

     

    IFOAM

     

    Tarımsal üretimin geleneksel yöntemlerle yapıldığı dönemlerde Albert Howard, organik tarımın önemine vurgu yapmış ve bunu vasiyetnamesine de dahil etmiştir (1910). Doğaya saygı anlayışı İngiltere’den sonra Almanya’da, ardından Avusturya’da, daha sonra da bütün dünyada kabul görmüştür. Organik tarımın kurumsal yapı kazanması 1974’de oluşmuştur. Uluslararası Organik Tarım Hareketleri Federasyonu (International Federation of Organic Agriculture Movement-IFOAM) kurulmuştur. IFOAM, dünya organik ürün üreticilerini aynı şemsiye altında toplamayı amaçlayan bir teşkilat olarak çalışmaya başlamıştır. IFOAM, dünyada organik üretime ilişkin kuralları ilk tanımlayan kuruluştur. Bu kurallar 1998 yılında yeniden düzenlenmiş ve bütün dünyada benimsenmiştir.

     

    Organik tarım ekonomik ve sosyal sürdürülebilirliği amaçlayan, toprak verimliliğini, çevrenin korunmasını ve gıda güvenliğini esas alan bir tarımsal üretim sistemidir. Organik (Ekolojik) tarım tanım olarak; “Ekolojik sistemde hatalı uygulamalar sonucu kaybolan doğal dengeyi yeniden kurmaya yönelik, insana ve çevreye dost üretim sistemlerini içeren, esas olarak sentetik tarım ilaçları, hormonlar ve sentetik mineral gübrelerin kullanımını yasaklayan, bunların yerine organik ve yeşil gübreleme, münavebe, toprağın muhafazası, bitkinin direncini arttırma, doğal düşmanlardan yararlanılması gibi birçok çevre dostu tekniği tavsiye eden, bütün bu imkanların kapalı bir sistemde oluşturulmasının öneren, üretimde sadece miktar artışını değil ürün kalitesinin de yükselmesini amaçlayan alternatif bir üretim şeklidir. IFOAM organik tarımı, sürdürülebilir bir ekosistem, güvenli gıda, sağlıklı beslenme, sosyal adalet ve hayvanlar için daha iyi çevresel yaşam şartlarıyla sonuçlanan süreçlere dayalı, bütünsel bir sistem yaklaşımı şeklinde tanımlamaktadır. Almanca ekolojik ve biyolojik tarım (ökologisch, biologisch), Fransızca, İtalyanca biyolojik tarım (biologique, biologico), İngilizce organik (organic) tarım ifadeleri eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Ancak, doğal, katkısız, arılı ve benzeri ifadelerle piyasaya sürülen ürünlerin bu özelliklere sahip olmaları organik ürün olarak kabul edilmeleri için yeterli değildir. Organik ürünün, tüketiciye ulaşıncaya kadar, üretim, ambalajlama, taşıma, etiketleme, depolama ve pazarlama aşamalarında yetkilendirilmiş kuruluş tarafından kontrol edilerek sertifikalandırılmış ve organik ürün logosunu taşıyor olması gerekmektedir.

     

    Organik tarımın amaçları

     

    Organik tarım sadece gıda üretim yöntemi olarak değil, aynı zamanda, sürdürülebilir tarım, eko-turizm, biyolojik çeşitliliğin korunması, erozyon, çölleşme ve iklim değişikliğine neden olan faktörlerin azaltılması, kısaca sürdürülebilir kalkınmanın unsurlarından biri olarak görülmelidir. Organik tarımın amaçları şöyle sıralanabilir:

    • Tüketiciye güvenilir ve kaliteli ürünler sunmak
    • İnsan, hayvan ve bitki sağlığını korumak
    • Biyolojik çeşitliliğin ve genetik kaynakların korunmasını sağlamak
    • Doğal habitat ve ekosistemlerin korunmasını sağlamak
    • Toprağın fiziksel, kimyasal ve biyolojik yapısını korumak ve geliştirmek
    • Çevre üzerine olumsuz etki yapmayacak yeni tarım teknikleri geliştirmek
    • Doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımını sağlamak
    • Kirliliğe maruz kalmış doğal kaynakları ıslaha özendirmek
    • Yerel girdi ve bölgesel kaynakların kullanımını teşvik etmek
    • Tarımsal üretimde istihdamı geliştirmek ve iş gücünü verimli kullanmak
    • Üreticilere yeterli ve güvenilir gelir temin etmek
    • Üretici örgütlenmesini ve sözleşmeli tarım uygulamalarını teşvik etmek
    • Eko-turizmi, ihracatı ve üreticilerin dünyayla bütünleşmesini teşvik etmek
    • Toplumda sorumluluk bilincini ve ahlaki davranış biçimini yaygınlaştırmak
    • Gelecek nesillere kaynaklardan yeterince yararlanabilecek bir dünya bırakmak

    Organik tarımın kuralları

     
    1. Organik tarım faaliyetleri, bitkisel üretim, hayvansal üretim, organik tarım faaliyetlerinde kullanılacak girdi üretimi, doğal alan ve kaynaklardan ürün toplanması ve diğer yetiştiricilik faaliyetlerini kapsar. Organik yolla elde edilen bu ürünlerin hasat, kesim, işleme, sınıflandırma, ambalajlama, etiketleme, muhafaza, depolama, taşıma, pazarlama, ithalat, ihracatı ile ürün ya da girdinin tüketiciye ulaşıncaya kadar geçildiği diğer işlemler de organik tarım faaliyetleri kapsamında tutulur.
    2. Yönetmelikte belirtilen kurallara uymak kaydıyla bütün ülke sathında organik tarım metodu uygulanabilir. Çevre kirliliğinden şüphe duyulan alanlarda organik tarım yapılıp yapılmayacağına kontrol ve sertifikasyon kuruluşu veya kontrol kuruluşu tarafından karar verilir.
    3.Organik tarım faaliyetlerinde bulunan müteşebbisler yetkilendirilmiş kuruluş kontrolünde çalışmak zorundadır. Organik tarım faaliyeti, müteşebbis ile yetkilendirilmiş kuruluş arasında imzalanan sözleşme esasına dayanır.
    4. Organik tarım faaliyetlerinin bütün aşamaları kayıt altına alınarak izlenebilirlik temin edilir ve kontrole tabi tutulur.
    5. Organik tarıma ilk kez başlayanlar bitkisel üretim, hayvansal üretim ve su ürünleri üretimine göre değişmek üzere belirli bir geçiş sürecine tabi tutulurlar. Geçiş süreci ürünleri “Organik Tarım Geçiş Süreci Ürünüdür” etiketi ile pazarlanır.
    6. Organik ürünlerin ve girdilerin reklam, tanıtım, ihracat ve ithalatı ulu¬sal mevzuata uygun olarak yapılmak zorundadır.
    7. Genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) (Genetically Modified Organism (GMO)) ve türevleri organik tarımda kullanılamaz. GDO içeren, GDO’lardan oluşan veya GDO’lardan elde edilen ürünler “GDO ürünleri” olarak adlandırılır ve organik tarımda kullanılmaları yasaklanmıştır.
    8. Organik ürünlerle konvansiyonel ürünler genelde birlikte üretilemez. Özel şartlar ve durumlar mevzuata uygun olarak belirlenir. Konvansiyonel üretimde kullanılan bina, alet ve ekipmanlar temizlenip dezenfekte edilerek organik tarımda kullanılabilir.
    9. Mevzuata uymayanlara idari para cezası ve çalışma izinlerinin iptali şeklinde cezai hükümler uygulanır.
    10. Organik tarım faaliyetlerinde yer alan yetkilendirilmiş kuruluşların, işletmelerin, müteşebbislerin, kontrolör ve sertifikerlerin faaliyetlerinin izlenmesi ve denetlenmesi, organik tarımın geliştirilmesi, koordinasyonu, tanıtımı ve araştırmaları ve diğer organik tarım stratejilerinin belirlenmesi ilgili resmi kurum nezaretinde yerine getirilir.

     

    Avustralya, Arjantin, İtalya, ABD, Brezilya, Uruguay, Almanya, İspanya, İngiltere ve Şili organik tarım yapan ilk 10 ülke olup, organik tarıma ayırdıkları toplam 23.7 milyon hektar arazi varlığıyla dünya organik tarım arazi varlığının %75’ine sahiptir. Dünya organik ürün pazarı meyve ve sebze ağırlıklıdır ve ürün yelpazesi giderek gelişmektedir. Gelişmiş ülkelerde yetişmeyen ürünler gelişmekte olan ülkelerden ithal edilmektedir. Organik tarım, üretici ve ihracatçıya ürününü daha iyi koşullarda değerlendirme imkanı sağlamaktadır.

     

    Bir çalışmada, organik zeytin ve çekirdeksiz kuru üzümde birim maliyet konvansiyonel yetiştiriciliğe göre yaklaşık %30 daha yüksek iken, organik fındık, pamuk ve buğday yetiştiriciliğinde birim maliyet konvansiyonel sisteme göre %4.6-8.7 daha düşüktür. Organik üretim sayesinde çiftçi %1-15 oranında gelir sağlamaktadır.

     

    Türkiye organik pazarı

     
    Türkiye’de organik tarım, teknolojinin tarıma geç girmesi nedeniyle 1950’li yıllara kadar doğal olarak uygulanmış, doğal toplama alanlarının azalması nedeniyle 1984-1985’te bilinçli olarak başlamıştır. Bu dönemde Ege bölgesinde incir, üzüm, kuru incir, kuru üzüm elde edilmiş, daha sonra kuru kayısı, fındık gibi ürünler de üretime dahil edilmiştir. Yabancı şirketler ülkelerinde oluşan talebi karşılamak amacıyla ülkemizde üretim projeleri oluşturmaya başlamış, ülkelerindeki danışmanlık, kontrol ve sertifikasyon işlemleri için aracı rolü üstlenmiştir. Sonraki yıllarda az sayıda da olsa Türk uzman yetişmiş ve süreçte rol almaya başlamıştır. İzmir bu konuda cazibe merkezi haline gelmiştir. Günümüzde üretilen, yoğunlukla kuru ve kurutulmuş ürünlerden oluşan organik ürünlerin önemli bir bölümü Avrupa ülkelerine ihraç edilmektedir.

     

    Organik tarımla ilgili yasal düzenlemeler 1985’de başlamış, organik tarım hareketini sağlıklı bir şekilde gerçekleştirmek amacı ile 1992’de Ekolojik Tarım Organizasyonu Derneği kurulmuş ve dernek tarafından ” 2.Akdeniz Ülkelerinde Ekolojik Tarım Konferansı” düzenlenmiştir. 1994’de Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan “Bitkisel ve Hayvansal Tarım Ürünlerinin Ekolojik Metotlarla Üretilmesine İlişkin Yönetmelik” yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Organik Tarım Kanunu 03.12.2004 tarih ve 25659 sayılı Resmi Gazete’de, Organik Tarımın Esasları ve Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik 10.06.2005 tarih ve 25841 saydı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

     

    Türkiye’de organik tarım ürünlerinin butik dükkanlarla birlikte hipermarketlerde satışa sunulması, fiyat yüksekliği, ürün yelpazesinin yetersizliği, tüketici bilinçsizliği gibi nedenlerle ilk aşamada sorunlar yaşanmış, satışın gerçekleşmesi için konvansiyonel ürünlerle aynı veya daha düşük fiyat politikaları izlendiği görülmüştür. Ancak zaman içinde tüketici bilinci oluşmuş ve talebin yükselmesiyle pazar canlanmaya başlamıştır. Klasik ihraç ürünlerimiz olan kuru üzüm, incir, kuru kayısı ve fındığa ilave olarak kuru yemeklik tane baklagiller, işlenmiş meyve ve bazı endüstri bitkilerinin ihracatında da artışlar görülmektedir.

     

    SWOT analizine göre Türkiye’de organik tarımın güçlü, zayıf yönleri ile fırsat ve tehditleri değerlendirilmiştir. SWOT analizi, bir işletmenin, ülkenin veya bölgenin bütün olarak güçlü ve zayıf yönlerini belirlemekte ve dış çevreden kaynaklanan fırsat ve tehditleri ortaya koymakta kullanılan bir tekniktir. SWOT, İngilizce kelimelerin baş harflerinden oluşmuş bir kısaltmadır: S:Strength (güçlü yönler), W:Weakness (güçsüz/zayıf yönler), 0:0pportunity (sahip olunan fırsatlar), TThreat (karşı karşıya bulunan tehdit ve tehlikeler).

     

    Türkiye’de organik tarımın güçlü yönleri ve fırsatlar

    • Doğal şartlar ve biyoçeşitlilik açısından farklı ürünler yetiştirmeye elverişli olması
    • Organik koşulların birçok yerde yılda iki-üç ürün elde etmeye uygun olması
    • Maliyeti yüzünden pek çok çiftçinin suni kimyasalları az kullanması veya kullanmaması
    • Organik tarımı destekleyici geleneksel bilgi ve tecrübenin var olması
    • Emek yoğun tarım işçiliğinin yaygın olması
    • Organik tarım sektörü ile istihdamın arttırılması
    • Organik tarım faaliyetlerinin denetim ve kontrolünden sorumlu kurumların olması
    • Sektördeki örgütlenmeyi geliştirecek Üretici Birlikler Kanunu’nun çıkması
    • Avrupa Birliği destekli organik tarım projelerinin başlamış olması
    • Tüketici bilincinin gelişmesi ile sağlıklı, kaliteli organik ürünlere talep oluşması
    • Dünyada organik ürünler, agro-ekoturizm ve sağlık turizmine yönelik talebin artması
    • Türkiye’nin fındık, incir, kayısı, üzüm gibi türlerde dünya üretiminde söz sahibi olması
    • Türkiye’nin coğrafi konumu nedeniyle dış pazarlara erişim imkanının güçlü olması

    Türkiye’de organik tarımın zayıf yönleri ve tehditler

    • Çevresel kirliliğin artması
    • Erozyon
    • Küresel iklimin değişmesi
    • Tarım topraklarının amaç dışı kullanılması
    • Ülke arazilerinin çok küçük, parçalı, dağınık olması ve mekanizasyonda engel teşkil etmesi
    • Gen kaynaklarının etkin olarak koruma altına alınamaması
    • Hastalık ve bitki zararlılarına karşı etkin koruma yapılamaması
    • Ürün analizlerinin yapılabildiği akredite laboratuvarların yetersiz olması
    • Organik tarım ürünleri üretiminde hayvansal üretimin payının düşük olması
    • Konvansiyonel üretim yapan çiftçilerin kendini yenileyemeyip eski yöntemleri sürdürmesi
    • Organik gıda fiyatlarının konvansiyonel ürünlere oranla yüksek olması
    • İhracat pazarına girişte teknik engeller olması
    • Organik girdi temininde büyük oranda dışa bağımlılık olması
    • Dünyada söz sahibi olunan ürünlerde pazar hakimiyeti ve marka oluşturulamaması
    • Diğer ülkelerde organik tarıma devlet desteğinin artması
    • Organik tarım alanında Ar-Ge çalışması ve yayınların yetersiz olması
    • Organik tarımla ilgili ulusal ve uluslararası verilerin eksik olması
    • Kamu örgütlenme yapısının dağınık, kurumlar arası işbirliğinin az olması

    Ülkemizin sahip olduğu doğal avantajlar yanında üreticimizin gayreti organik pazarın hızla gelişmeye devam edeceğini göstermektedir.

  • Sanayi tesisleri faaliyetleri sonucunda atmosfere deşarj ettikleri toz, gaz, buhar ve aerosol halindeki emisyonları kontrol altına almak; insanı ve çevresini hava alıcı ortamındaki kirlenmelerden doğacak tehlikelerden korumak; hava kirlenmeleri sebebiyle çevrede ortaya çıkan umuma ve komşuluk münasebetlerine önemli zararlar veren olumsuz etkileri gidermek ve bu etkilerin ortaya çıkmamasını sağlamakla yükümlüdür.
     
    Bundan dolayı T.C. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı işletmelerin çevreye zararlı etkilerinin tespiti amacıyla, çevre iznine tabi veya çevre iznine tabi olmayan bir işletmenin işleticisine, T.C. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından belirlenmiş uzman bir kurum/kuruluşa tesisinden çıkan emisyonu ölçtürmesini ister; böylece bir emisyon ve imisyon ölçüm raporu hazırlanır.
     
    İşletmelerde emisyon ölçüm yerleri Türk Standartlarına, EPA, DIN veya CEN normlarına uygun, teknik yönden hatasız ve tehlike yaratmayacak biçimde ölçüm yapmaya uygun, kolayca ulaşılabilir ve ölçüm için gerekli bağlantıları yapmaya imkan verecek şekilde işletme yetkililerince hazırlatılır.
     
    Emisyon ölçümleri, ölçüm sonuçlarının birbirleri ile karşılaştırılmasını mümkün kılacak şekilde yapılmalıdır. Ölçüm cihazları ve metotları Türk Standartlarına, DIN, EPA veya CEN normlarına uygun olarak belirlenir. Genelde sürekli rejimde çalışan tesislerde emisyon ölçümleri, izne esas olan en büyük yükte en az üç ardışık zamanda yapılmalıdır.
     
    Petrol rafineleri, yakıt depolama, boyama faaliyetleri vb. gibi çözücü kullanılan işlemlerde ortaya uçucu organik bileşikler (VOC) çıkmaktadır. Baca gazında uçucu organik bileşiklerin (VOC) aktif karbon üzerine numune alınması ve analizi ile ilgili işlemleri için TS EN 13649 standardı kullanılmaktadır. Bu standart kullanılarak elde edilen sonuçlar gaz halindeki uçucu organik bileşiklerin kütle derişimlerini “mg/m3” şeklinde ifade eder.
     
    Gaz halindeki uçucu organik bileşiklerin ölçümleri 3 adımda yapılır;

    • Baca gazından numune alınması
    • Alınan numunenin işleme tabi tutulması
    • Gaz kromotogrofisi ile analizi

     

    Baca gazından numune alınması

     
    Baca gazı numunesi örnekleme yapılırken hacimsel akış hızı 0.1 L/dk ile 0.5 L/dk arasında olmalıdır. Aktif karbon içerikli sorbent tüpün uçları kırılarak emniyet kısmı, cihaz yönüne gelecek şekilde yuvasına yerleştirilir. Baca gazı yoğuşmaya neden olacak derecede nemli ise veya organik bileşiklerin kütle derişimlerinin sorbent borularının kapasitesini aşma riski varsa numune alma işlemi seyreltme kullanılarak yapılır. Numune alma süresi seçilirken işlem şartları, numune alma periyodu ve analizin alt tayin sınırı göz önünde bulundurulmalıdır. Toplam örneklenen numune hacmi 10 L ile 50 litre arasında olmalıdır. Numune alma işlemi bittikten sonra cihaz kapatılarak tüp yuvasından çıkartılır. Sorbent tüp hava almayacak şekilde her iki ucu kapatılır. Bütün işlemler yapıldıktan sonra alınan numuneler serin ve Karanlık ortamda taşınmalıdır. Eğer uzun süreli depolama yapılacaksa +4°C altına kadar soğutulmuş ve çözücü tarafından kirletilmemiş bir kap içerisinde muhafaza edilmelidir.
     
    Baca gazında bulunan uçucu organik bileşikler aktif karbon üzerine adsorbe edilebilir olmalıdır. Ölçümlerde negatif girişime neden olabilecek tanecik halindeki maddeleri tutmak amacıyla numune alma probundan hemen sonra bir filtre bulunmalıdır. Numune alma hattı, baca gazını meydana getiren maddelerle fiziksel ve kimyasal tepkimeye girmeyecek bir malzemeden yapılmalıdır. (örn: paslanmaz çelik, cam politetrafloroetilen ve polipropilen florür ) uygunluğu doğrulanmış malzemelerdir. Numune alma hattı mümkün olduğunca kısa olmalıdır. Baca gazının sıcaklığı örnekleme süresince 40 oC geçmemelidir. Hiç nem olmaması için sıcak baca gazı bir soğutucu bölüm kullanılarak soğutulabilir.
     
    Adsorblayıcı olarak aktif karbon ile doldurulmuş sorbent tüp şu özelliklere sahip olmalıdır;
    – İçinde en az 100 mg aktif karbon bulunan bir ana adsorblayıcı olmalıdır.
    – Sızıntıyı tespit edebilmek amacıyla bir emniyet adsorblayıcı tabakası bulunmalıdır.
    – Sorbent boruları inert bir malzemeden yapılmış olmalıdır. (Cam buna uygun bir malzemedir.)
     

    Alınan numunenin işleme tabi tutulması

     
    Aktif karbon üzerine toplanan organik maddeler bir özütleme çözücüsü (örn:CS2) kullanılarak desorbe edilir. Desorpsiyon verimi %80’den daha yüksek olmalıdır. Bileşik desorpsiyon verimi bilinen bir miktar referans maddesinin numune hazırlanma safhasında tanık karbon tüpüne verilmesiyle tayin edilir.
     

    Gaz kromotogrofisi ile Analizi

     
    Numuneden küçük bir miktar gaz kromatografi sistemine enjekte edilir. Bu sistem kılcal kolanlar ve uygun bir dedektör (örn:alev iyonlaştırma dedektörü, kütle seçici dedektörü ile donatılmıştır.) bileşikler gaz kromotagrofisi ile ayrıştırılır. Dedektör sinyalleri kalibrasyon fonksyonu kullanılarak değerlendirilir.
     
    NOT: Alınan numunelerin geçerli olup olmadığını kontrol etmek için ana absorblayıcı tabaka ile emniyet adsorblayıcı tabakalarda tutulan miktar mukayese edilir. Sorbent borusunun emniyet tabakasının üzerindeki münferit organik bileşiğin oranı ana absorblayıcı tabakadaki miktarın %5’ini geçmemelidir
     
    Sonucun Hesaplanması
     
    C: (m*1000*Pa*100)*(T+To) / V*P*To*(100-N)
     
    C: Gaz numunesinin standart şartlarda ve kuru bazda derişimi (mg/Nm3)
    m: Gerçek numunedeki bir bileşiğin kütlesi (mg)
    V: Baca Gazı numunesinin örneklenen hacmi (Litre)
    P: Hava numunesinin gerçek basıncı (kPa)
    Pa: 1030 hPa (101,325 kPa)
    T: Numune baca gazının gerçek sıcaklığı (Kelvin)
    To: 273 Kelvin
    N: Baca Gazı numunesinin gerçek nem miktarı (%)

  • Di Mühendislik Çevre Görevlisi İş İlanı

    Di Mühendislik İş İlanı Tanımı: Maden, Çevre ve Enerji alanlarında danışmanlık hizmeti veren, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı`ndan ÇED ve Çevre Danışmanlığı konusunda yeterliliği bulunan firmamız adına, Çevre Danışmanlığı yapılan firmalara danışmanlık hizmeti verilmesi işleri için Çevre Mühendisi aranmaktadır. Ekibimizde görev alacak arkadaşlar, şirketimizin merkez ofisinde (Ankara), genç ve dinamik bir ekiple çalışacaktır.

     

    Firma 2006 yılında Ankara’da hizmete girmiştir. Bugüne kadar madencilik sektöründe proje ve danışmanlık hizmetleri veren firma; ÇED Yeterlilik Belgesi ve Çevre Danışmanlık Yeterlilik Belgelerini de alarak hizmet alanlarını genişletmiştir.

     

    Firma Dünya Bankası ve Avrupa Birliği’nin Çevresel Değerlendirme Yöntemleri Hakkında bilgi sahibi olup, Dünya Bankası ve AB normlarındaki Çevre Etüt ve Çevresel Etki Değerlendirmesi Raporlarını Türkçe ve İngilizce olarak hazırlamaktadır. Teknik Personelin Türkiye Çevre Mevzuatı çevre teknolojileri ve çevre ile ilişkili diğer mevzuatlar ile ilgili bilgi ve deneyleri yüksek düzeyde olup kamu kurumları ve özel kuruluşlar ile koordineli çalışabilmekte ayrıca sektörün farklı alanlarında da hizmet vermek üzere çözüm ortaklarıyla koordineli çalışarak, yatırımlarınız için yatırım danışmanlığı misyonu da üstlenmektedir.

     

    Çevre Mühendisi İş İlanı Aranan Nitelikler:

    • Üniversitelerin Çevre Mühendisliği bölümlerinden mezun
    • Çevre mevzuatına ve özellikle değişen yönetmeliklere hâkim
    • Çevre görevlisi belgesine sahip
    • Çevre danışmanlık konusunda 2 yıl tecrübesi bulunan
    • Sürücü belgesine sahip ve tek başına rahatlıkla seyahat edebilecek
    • Arazi çalışmalarına katılabilecek
    • Kendine güvenen ve insan ilişkileri kuvvetli
    • Ankara‘da ikamet eden
    • Erkek adaylar için askerliğini yapmış
    • Yoğun tempoya ayak uydurabilecek

    Firma İletişim Bilgileri:
    Firma/Kurum Ünvanı: Dİ Mühendislik Müş. Enerji Dan. Çevre Mad. Jeo. Har. İnş. Taş. San. ve Tic. Ltd. Şti.
    Tel: 0(312) 426 21 00-01
    Cep: 0(533) 326 58 49
    E-posta: didehan@dimuhendislik.com / unsal@dimuhendislik.com
    Adres: Güvenevler Mah. Cinnah Cad. No: 34/7 Çankaya-ANKARA

  • Depo gazı (LFG) atıkların biyolojik olarak bozulması sonucu açığa çıkar. Düzenli depolama sahasındaki gaz üretimi yüksek sıcaklıklarda oluşur ve su buharı ile doygun hale gelir. Depo gazının ana bileşenleri metan ve karbondioksit olup, düşük konsantrasyonlarda diğer bileşenler de vardır.

     

    CO2 (Karbondioksit): Suda yüksek düzeyde çözünür, karbonik asiti meydana getirir, metal konserve kutularından demiri ve kalsiyum içeren maddelerden kireci çözer, suyun sertliğini artırır (yeraltı suyu dahil); kokusuz ve renksizdir.

     

    CH4 (Metan): Atıktan yukarı, atmosfere, borulara ya da binaların içine doğru en az dirençli yolu izler, suda çok iyi çözünmez, patlayıcıdır, kokusuz, renksiz ve tatsızdır. Her bir molekülü, sera gazı etkisi nedeniyle küresel iklime karbondioksite göre 20-30 kat daha zararlıdır.

     

    H2S (Hidrojen Sülfür): Suda eridiğinde ve su içinde erimiş oksijenin varlığında çürük yumurta kokusu çıkarır, tadı kötüdür; sülfür oksidize olduğunda tatsız ve kokusuz sülfür ve sülfatları oluşturur.

     

    NH3 (Amonyak): Renksiz , keskin ve hoş olmayan kokuya sahip bir gaz bileşiğidir. OH- iyonu içermediği halde suda zayıf baz özelliği gösterir. Su içinde yüksek oranda çözünür. Amonyak canlılar için zehirli bir maddedir.

     

    H20 (Su): Renksiz, kokusuz ve tatsız sıvı bir bileşiktir. Yanıcı olmadığı gibi söndürücü özelliği vardır.

     

    Depo gazı yönetim sisteminin amaçları:

    • Hava kalitesi üzerindeki ve sera gazlarının küresel iklim üzerindeki etkilerini azaltmak
    • Depo gazının sahanın çevresinden uzaklaşma riskini azaltmak
    • Depo gazının sahadaki faaliyetlere ve binalara girme riskini azaltmak
    • Havanın düzenli depolama sahasına gereksiz girişini engelleyerek yangın riskini azaltmak
    • Düzenli depolama alanındaki toprak ve bitki örtüsüne zararı en az düzeye indirmek
    • Gaz emisyonlarını etkili bir şekilde kontrol etmek
    • Enerji kazanımına fırsat vermek

    Katı atık depolama alanlarında kurulacak gaz yönetim sistemi temelde aktif ve pasif gaz toplama sistemi olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır. Pasif sistemlerde, depolama sahasında üretilen gazın basıncı, gaz hareketi için ana unsur olarak görev yapmaktadır. Bu durumda, harici bir emme ünitesi kurmadan gaz, pasif bir şekilde depo sahasından alınıp bertaraf edilebilir (Flare) veya enerji üretimi amacıyla kullanılabilir.

     

    Aktif sistemlerde ise, depo gazının yanal hareketi, saha çevresinde gaz çekme kuyuları kullanarak ve bu kuyulara doğru bir basınç gradyanı yaratacak kısmi vakum oluşturarak kontrol edilmektedir. Bu vakum, blower adı verilen üniteler ile yapılabilmektedir. Bu hususta dikkat edilmesi gereken nokta emişin aşırı hızda yapılmaması ve böylelikle depolama sahasına hava girişinin engellenmesidir.

     

    Sahada işletme aşamasında Atıkların Düzenli Depolanmasına Dair Yönetmeliğin Ek 5’de verilen depo gazının kontrolü ve izlenmesi tablosuna göre CH4, CO2, H2S, O2 ve H2 emisyonları aylık olarak gaz ölçümleri yapılarak Gaz Ölçüm Raporları oluşturulur. Depolama sahası yapılırken gaz bacaları 50-75 m aralıkla yerleştirilmekte ve her birine numara verilerek gaz oranları rastgele ölçümlerle alınmaktadır. Gaz bacalarının yerleşimi saha projelerinde bulunmaktadır. Gaz bacası, kesitleri 140 mm’lik delikli HDPE boru etrafında 80 cm çapında 5*15 cm çelik hasır sarılması ve içinin dere çakılı ile doldurulması yöntemiyle oluşturulmaktadır. Gaz bacalarının etkin gaz toplama çapları 50-75 m arasında değişmektedir.

     

    Depo gazı (LFG) enerji santralinde yakılarak elektrik elde edilmektedir. Ayrıca sahada bulunan Flare’lerde depo gazı yakılmaktadır.

     

    Depo gazı (LFG) aşağıdaki safhalardan meydana gelmektedir:

    • Çöp gazının toplanması
    • Toplanan çöp gazının belirli işlemlerden geçirilerek iyileştirilmesi
    • Çöp gazının motor-jeneratör gruplarında yakılarak elektrik elde edilmesi
    • Fazla gelen gazın yakma bacalarında bertaraf edilmesi
    • Elde edilen elektriğin enerji nakil hatları ile kullanıcılara iletilmesi

    Odayeri Depo Gazı (LFG) Enerji Tesisi

    • Tesiste her biri 1.4 MW kapasiteli 11 adet gaz motora bulunmaktadır.
    • Gaz motorları 20 silindirli, 2000 hp gücünde olup 4 zamanlı motor prensibiyle çalışmaktadır.
    • Motorlara akuple bağlı alternatör sargı uçlarından 400 V elektrik enerjisi elde edilmektedir.
    • Alternatörden alınan 400 V elektrik enerjisi yükseltici trafolarda 34.5 kV orta gerilim seviyesine yükseltilerek enterkonnekte sisteme verilmektedir.
    • Bina tipi gaz motorları için bir santral binası
    • Açılmış gaz toplama kuyu sayısı: 167 adet
    • Sahada bulunan manifolt sayısı: 26 adet
    • Enerji üretimi için tahsis edilen alan: 504,400 m2
    • Enerji üretimi için kullanılan alan: 394,100 m2
    • Sahaya yapılan vakum: 50 mbar
    • Sahadan çekilen ortalama gaz debisi: 6500 m3/saat
    • Hali hazır’da üretilen enerji miktarı: 13 MW/saat
    • İç tüketim: 350 kW/saat
    • Gaz balonları (2 adet): 2xl4000 m3
    • Enerji üretim lisansı: 16,8 MW
    • Azami elektrik üretim kapasitesi: 28 MW
    • Depo gazı içerisindeki metan oranı: % 50-55
  • Columbia Üniversitesi araştırmacılarının yaptığı çalışmalar, anne karnındayken yüksek seviyede hava kirliliğine maruz kalan çocukların, davranış bozukluğu gösterme ihtimalinin normalden 5 kat daha fazla olduğunu gösteriyor.

     

    Daha önceleri yapılan araştırmalar, fosil yakıtların içinde bulunan polisiklo aromatik hidrokarbonların (PAH) çocuklarda davranış bozukluklarına sebep olabildiğini göstermişti. Dr. Frederica Perera ve arkadaşlarının PloS ONE’da yayımladıkları sonuçlar, anne karnındayken PAH’a maruz kalan çocuklarda da davranış bozukluklarının görülme ihtimalinin arttığını gösteriyor.

     

    PAH’lar doğal ya da insan kaynaklı olarak organik bileşiklerin eksik yanması sonucu oluşurlar. Doğal şekilde, orman yangınları veya volkanik patlamalarla oluşur. İnsan kaynaklı oluşumları ise endüstriyel kaynaklar (çöp yakma, çimento fabrikaları, petrol rafinerileri, kok ve asfalt üretimi, alüminyum, demir çelik üretimi), motorlu taşıtlar ve sigara ile olmaktadır. Sigara ile ortaya çıkan PAH miktarı diğerlerine göre az olmasına rağmen insan sağlığı açısında en fazla tehdit oluşturan kaynaklar arasındadır.

     

    Araştırma için New York’ta yaşayan 233 siyahi ve Dominikli kadın yıllarca takip edilmiş. Doğum yaptıkları gün kadınlardan alınan kan örneklerinin %42’sinde PAH izlerine rastlanmış. Çocuklar 9 yaşına geldikten sonraysa, çocuklarda davranış bozukluğu görülüp görülmediğinin anlaşılabilmesi amacıyla annelerin çeşitli sorulara cevap vermesi istenmiş. Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (ADHD) davranış sorunlarının tanısı için yöneltilen sorulara verilen cevaplar incelendiğinde, doğum yaptığı gün kanında yüksek miktarda PAH’ye rastlanan kadınların çocuklarında diğer çocuklara oranla daha fazla davranış bozukluğu olduğu görülmüş.

     

    PAH’ın ADHD’ye nasıl sebep olduğu henüz tam olarak anlaşılamamış olsa da, davranış bozuklukları, çocukların gelişimini etkileyen çok önemli bir sorun. ADHD görülen çocuklar zihinsel olarak yaşıtlarından geri kalıyor ve bu durum eğitim hayatlarında başarısız olmalarına yol açıyor.

  • 50 yıl önce bu kadar hastalık ve hasta var mıydı? İstatistiklere göre 100 yıl önce nüfusun yalnızca %0.01’ini etkileyen ve son 10 yılda %90 artan diyabet nüfusun yaklaşık %30’unu etkiliyor. 100 yıl önce, bütün ölümler içinde kanserden ölenler sadece %3 iken günümüzde %20’dir. Bu durumun konvansiyonel tarım denilen değişen tarım yöntemiyle ilişkisini anlamak için önce “sağlık” kelimesinin anlamı irdelenmelidir. Sağlık, alınan besinlerin alınan kalorilere bölünmesiyle öngörülebilir.
     
    Yenilen yiyeceğin kalorisinden çok besin yoğunluğu önemlidir. Örneğin, 70-140 kalori olan bir ekmek dilimi (karbonhidrat) vitamin ve mineraller bakımından fakirdir. Diğer taraftan yine 70-140 kalori olan 1 elma (karbonhidrat) vitamin ve mineraller bakımından çok zengindir. Besin yoğunluğu fazla, kalorisi az olan yiyecekler tüketilirse vücut sağlıklı kalır. Yüksek besinli, az kalorili yiyeceklerin kanıtlanmış etkileri şunlardır:

    • İleri yaşlarda başlayan hastalıklar gecikir,
    • Kansere direnç oluşur,
    • İnsülin duyarlılığı artar,
    • Bağışıklık hücreleri çoğalır ve kişi daha yavaş yaşlanır.

     
    Günümüzde sebze-meyveler daha büyük olsalar da daha çok besin içermezler. Jumbo boydaki ürünler aslında diğer her şeyden daha çok dolgu maddesi veya “kuru madde” içerir. Vitamin ve minerali olmayan, nişastalı karbonhidratlardan ibaret kuru madde üründeki vitamin ve mineralleri seyreltir. Daha fazla hasat için yapılan seçici ıslah nedeniyle ortaya çıkan bu “seyreltici etki” ürünlerde protein, amino asit ve mineral eksikliğine yol açar. Üreticiler daha fazla hasat odaklı seçim yaparken çoğunlukla yüksek karbonhidrat barındıran ürünleri seçerler ve zamanla ürünlerin besin içeriği azalmaya başlar. Günümüzde marketlerden alman sebze ve meyveler, magnezyum, demir, kalsiyum ve çinko mineralleri açısından 50 yıl öncesine göre %5-40 daha fakirdir.
     
    Tarımla ilgilenen bilim adamları 25 yıldan fazla süredir gübreleme ve sulama gibi verim arttırma yöntemlerinin yiyeceklerde bazı besin konsantrasyonlarını azalttığını bilmektedir. Daha büyük ve hızlı büyüyen ürün birçok durumda büyüklüğüyle orantılı besin elde edemez veya sentezleyemez, dolayısıyla mevcut besinlerin konsantrasyonları seyrelir. Mahsul artışına karşılık besin değerlerinden taviz verilmiştir.
     
    Konvansiyonel tarım uygulamaları toprağı sadece sonuca giden yolda bir araç olarak görmüştür. Tekrar tekrar kullanılan toprak besin muhtevasını kaybetmiştir. Çiftçiler bitkilerini beslemek için kimyasal gübreler kullanmak zorunda kalmışlardır. Ama kullanılan gübrelerde nitrojen, potasyum ve fosfor olmak üzere yalnızca 3 mineral bulunur. Bununla beraber optimum toprak sağlığı için 52 mineral daha gereklidir. Bunların toprakta olmaması iki problem doğurur;

    • Bitki yeterli besin alamadığı için zayıf kalır ve dış etkenlere (böcek, hastalık ve mantar) karşı savaşamaz, bu durumla mücadele için başvurulan pestisit, herbisit ve fungisitlerle yiyeceklere toksik madde yüklenmiş olur. İnsanlar bitkilerden yeterli mineral alamadığı için hastalıklara karşı dirençsiz kalır.
    • Bir başka nokta da, kimyasal gübre ve böcek ilacı kullanımının giderek artmasıyla günümüzde ürünlerin hiç olmadığı kadar hızlı hasat edilmesidir. Bu durum ürünün topraktaki besini emmesi için çok daha az zamanı olduğu anlamına gelir.

     

    Organik veya doğal gıda, çok daha besleyicidir.

    İnsanların organik veya doğal yöntemlerle yetiştirilen besinler istemesinin ardındaki sebeplerin başında daha kaliteli besin, daha güzel tat ve tazelik gelir. Organik ve konvansiyonel yöntemlerle yetiştirilmiş ürünler arasında ciddi bir fark olmadığını söyleyenler ciddi olamaz.
     
    Kentlerde sağlıklı besinlere kavuşmanın en kolay yolu, tabiat ananın yoluyla yetiştirilmiş organik veya doğal, yani sürdürülebilir çiftçilik yöntemleriyle, kimyasal gübre ve böcek ilacı kullanılmadan yetiştirilen gıdalar tüketmektir.
     
    Sağlıklı toprakta, doğal gübreyle, kimyasal kullanmadan yetişen gıdalar elbette daha besleyicidir. 2003’de Journal of Agricultural Food Chemistry dergisinde yayınlanan bir çalışmaya göre kanserle mücadelede organik gıdaların daha iyi olduğu kanıtlanmıştır. 2005’de ise bilim insanları, konvansiyonel yöntemlerle yetiştirilmiş gıdalarla beslenen fareler ile organik gıdalarla beslenen farelerin sağlıklarında çeşitli farklar olduğunu tespit etmiştir. Organik veya minimum gübreyle yetiştirilmiş gıdalarla beslenen farelerin diğerlerine göre daha gelişmiş bağışıklık sistemleri ve daha iyi uyku alışkanlıkları olduğu, daha az kilolu ve ince olup kanlarında daha fazla E vitamini bulunduğu tespit edilmiştir.
     
    Ancak organik ve konvansiyonel yöntemlerle yetiştirilen gıdaların karşılaştırıldığı en kapsamlı araştırma, 2007’de başlamış, 25 milyon dolar harcanan bir Avrupa Birliği projesi olan “Quality Low Input Food Project” (Organik ve Düşük Girdili Gıdalar Projesi)’dir. 4 yıl süren QLIF çalışmasında araştırmacılar, organik ve organik olmayan bitişik alanlarda meyve-sebze yetiştirmiş, organik meyve ve sebzelerin %40 daha fazla antioksidan, daha fazla demir ve çinko bulunduğunu görmüştür. Organik ve konvansiyonel yöntemlerle yetiştirilen gıdalar arasındaki, kuru madde, mineral, vitamin, protein ve amino asit değerleri farklılığını ortaya çıkarmış, organik ürünlerde besleyici değer seviyesinin %20-40 civarında fazla olduğunu ve flavanoid ve beta karoten de dahil olmak üzere antioksidan seviyesinin daha yüksek olduğunu göstermiştir. Konvansiyonel yöntemlerle yetiştirilen ürünlere nazaran organik ürünlerin önemli ölçüde daha fazla C vitamini, demir, magnezyum ve fosfor ile çok daha az nitrat içerdiği, protein seviyeleri açısından kayda değer bir fark bulunmadığı, organik ürünlerde daha az ağır metal, daha fazla kaliteli ve besleyici mineral olduğu tespit edilmiştir.
     
    Konvansiyonel yöntemlerle yetiştirilen gıdalar çoğunlukla kimyasal gübre, böcek ilacı ve otkıran kullanımından kaynaklanan kimyasal kalıntıları barındırır. Bunlar nörotoksisite, endokrin sistemi bozuklukları, kanser, bağışıklık sistemi bozuklukları, erkeklerde kısırlık, kadınlarda düşük gibi pek çok rahatsızlığa sebep olabilir.
     

    Yerel – geleneksel çiftçilik yeniden revaçta

     
    Artık giderek artan sayıda insan atalarının yolundan gitmeyi seçerek organik veya doğal çiftçilik yöntemleri uygulayan yerel çiftçilerden alışveriş yapıyor ve aldıkları gıdaları yavaş geleneksel yöntemlerle pişiriyor. Yüzyılı aşkın süredir devam eden düşüş ardından ABD’de kurulan küçük çiftliklerin sayısı son 6 yılda %20 artmıştır.

  • Ağaç Neye Yarar

    Ağaç Neye Yarar? Gerçeğe ve doğal olana yabancılaşmış günümüz insanının tahmin edebileceğinden çok daha fazla işe… Şöyle bir düşünün: Çevrenizde ağacın kullanılmadığı ne var? Soluduğunuz, ciğerlerinize derin derin çektiğiniz havadaki oksijeni yeşil bitkilerden başka üreten var mı?

     

    Modern insan, ağaçlara ve yeşil bitkilere ya “kesilip yakılacak odun” ya da “süs” gözüyle bakıyor çoğunlukla. Oysa 2,5 milyon yıl önce, vahşi doğaya hiç saygı duymayan günümüz insanının ataları, ağaçlar üzerinde yaşıyordu ve yaşamları ağaçlara bağlıydı. Ağaçlardan toprağa inip ayakları üzerinde dik durmayı öğrendiklerinde de yazgıları ağaçlara bağlıydı ve o günkü atalarımız bunu çok iyi biliyorlardı.

     

    Ateş denilen fiziksel oluşumu “evcilleştirmeyi” başardığımızda ağaçlar, tenimizi, kanımızı ısıttı. Bir gece, ateşin sıcaklık ve güvenliğine rağmen, bir türlü ürküsünü yenemeyen bir atamız, kömürleşmiş bir dal parçasıyla mağarasının duvarlarına alevlerin hayaletleri arasından çekip çıkardığı mamutları, leoparları, geyikleri çizdi. İlk sanatsal eseri olan siyah çizgilerin kıvrımlarında ölümsüzlüğü aradı.

     

    O unutulmuş çok eski çağlardan beri ağaçlar, uyku denilen hoş uçurumdan aşağı yuvarlandığımız en güvenli mekânlar oldu. Daha sonraları başımızı sokabileceğimiz, tehlikelerden uzak kalabileceğimiz mekânları da ağaçlardan yaptık. Hatta günümüzde olduğu gibi, öbür dünyaya yolculuğa çıktığımız sandukaları da…

     

    Toprağı işlemek için kullandığımız karasabanı da ağaçlardan yaptık, yemek ve içmek için kullandığımız pek çok kap kaçağı da. İlk tekerlek büyük bir olasılıkla düzgün bir ağaç kütüğüydü. İlk deniz taşıtımız da…

     

    Zafer sarhoşluğuyla köyümüze döndüğümüz savaş arabalarını da ağaçlardan yaptık, ok ve mızrakları da…

     

    Kalp atışlarımızın, hüzün ve sevincimizin, sarhoşluk ve coşkumuzun dile geldiği ilk müzik aletleri de ağaçtan yapılmıştı.

     

    Yüz binlerce yıl yazgımız ağaçlara bağlı kaldı. Ağaçlardan hiç kopmadık aslında. O çok eski günlerdeki gibi günümüzde de ağaçlar varoluş nedenimiz…

     

    Bugün “mükemmel evrimleşmiş canlılar” olarak kendimizi başka gezegenlerdeki yeni yaşam ortamlarına uyarlamaya çalışıyoruz. Bu güzel bir şey ama yazgımız her zaman ağaçlara bağlı kalacak. Çünkü binlerce yıl içinde uygarlık denen insan kültürünü ağaçlar sayesinde oluşturduk.

     

    Bugün tüm ülkelerin ekonomileri, ağaçlardan elde edilen ürünlerle ayakta duruyor. Ormanlar konusundaki bütün kıyamet de bundan kopuyor. Tüketim çılgınlığımız nedeniyle ormanların doğal ve ekonomik ömürlerinin tamamen tükenmesine çok az bir süre kalmış durumda. Yüzyıllardır sağlıksız ve hoyratça kullandığımız ormanlar, bir süre sonra ürün vermeyecekler. Ormanların tükenişinin ardından yaşamın çeşitlilik ve zenginliği de kumun emdiği su gibi, sessizce ve hızla yok olacak.

     

    Şöyle çevrenize bir bakın. Oturduğunuz masaya, sıcak yuvanıza, sokağınıza, işyerinize şöyle alıcı gözüyle bir bakın. Ağacın olmadığı, ağacın katılmadığı ne var? Ağaçla ilişkili, ağaçtan üretilmemiş kaç nesne var dünyanızda? Dikkatli bir gözlem yaparsanız, çevrenizde ağaçtan üretilen şeylerin şaşkınlık verici düzeyde çok olduğunu fark edersiniz.

     

    Yemek yediğiniz, çalıştığınız masa, oturduğunuz iskemle, çay bardağınızı koyduğunuz sehpa, terinizi sildiğiniz kâğıt mendil, çocuğunuzun altına bağlayıp bir kullanımdan sonra çöpe attığınız kâğıt bez, duvarınızdaki tablonun çerçevesi ağaçlar sayesinde var…

     

    Mobilya ve konut sektöründe, demiryolu yapımında, elektrik ve iletişim hatlarının kurulmasında hep ağaçları kullanıyoruz. Yük taşımacılığında kullanılan kasalar, karton kutular, küçüklü büyüklü deniz taşıtları, kurşunkalemler, gazete ve dergiler, tuvalet kâğıtları, hediyelik eşyalar ve çeşit çeşit meyveler ağaçların ürünü…

     

    Onlarca türü ve çok geniş kullanım alanı olan kâğıtlar, sepetler, kutular, oyuncaklar, kartonlar, şapkalar, kâğıt kumaşlar, ayakkabı astarları, mukavvalar, endüstriyel kâğıtlar, çantalar, cerrah elbiseleri, yapay ipek ve kumaşlar, patlayıcı maddeler, fotoğraf filmleri, çeşitli plastikler, tuvalet eşyaları, dolmakalemler, düğmeler, tokalar, abajurlar, yapay saç ve peruklar, plaklar, süngerler, yapay deriler, katı alkol, boyalar, vernikler, tutkallar, ilaçlar, gübreler, terebentin, neftyağı, kolofan, çeşitli yağlar, etil alkol, hayvan yemleri, stabilize yol materyalleri, kömür ve daha niceleri..

     

    Bilim adamları, odun hammaddesinin yaşamımızda altı binden fazla temel kullanım yeri olduğunu söylüyorlar. “Odun” dediğimiz ağaç ürününden endüstride kimyasal yolla elde edilen maddeleri şöyle bir sıralamak bile insanın başını döndürüyor.

     

    Okurken derin derin soluklanıyorsunuz. Ciğerlerinize dolan havadaki oksijen, kanınıza karışıyor ve biyolojik varlığınızın devamını sağlıyor. Bir düşünün: Yeryüzünü kuşatan hava küredeki oksijen nereden geliyor? Can alıcı bir nokta bu ve tek bir yanıtı var: Ağaçlardan…

     

    Yalnız biz insanların mı; tüm hayvanların tükettiği oksijen de ağaçlardan…

     

    • Karada yaşayan bitkiler tarafından her yıl atmosfere 140.9 milyar ton oksijen kazandırılır. Bunun yaklaşık %66’sı (93 milyar ton) ağaçlardan sağlanır.
    • İyi gelişmiş, 100 yaşında ve 25 metre boyunda bir kayın ağacının yapraklarının yüzeyi, yaklaşık 1600 metrekaredir. Bu ağaç, güneşli bir günde bir saat içinde 1.7 kilogram oksijen üretir. Aynı ağacın bir yıllık fotosentez faaliyeti, kışın ve geceleri fotosentez yapmadığını hesaba katarsak, on kişinin bir yıllık oksijen ihtiyacını karşılar.
    • Aynı ağaç, yüz yıllık ömrü boyunca 40 milyon metreküp havayı yapraklarına alarak havanın içindeki 12 milyon metreküp karbondioksitti fotosentez için kullanır.
    • Bir ormanda bir metrekarelik yaprak yüzeyinde yılda 20 bin 180 kilokalori enerji üretilir.
    • Bir metreküp orman toprağı, toplam 100 kilometre uzunluğundaki ağaç kökleriyle sarılıdır ve erozyondan korunur.
    • Bir ladin ormanı çıplak toprağa kıyasla yüzeysel akışı 15-17 kat, erozyonu da 350 kat azaltır. Toprak için gerekli suyu da %100 çoğaltır.
    • Endüstri kentlerinde yaşayan insanlar, bir metreküp havada 500 bin tane is ve toz parçacığını solurlar. Bu rakam açık alanlarda beş bine düşer. Bir metreküp orman havasında ise yalnızca ve yalnızca 500 adet toz parçacığı vardır. Orman havası, kentlerin havasından %50 daha temizdir.
    • Bir hektarlık bir orman, rüzgâr hızını %50 azaltarak zararlarını önler.
    • İnsanların rahatsız olmaya başladığı gürültü şiddeti 80 desibeldir. Bir gürültü, kaynağından başlayan 250 metre genişliğindeki bir orman, gürültüyü yarı yarıya azaltır. Ormanın öbür kıyısındaki gürültü şiddeti 40 desibeldir.
    • İyi gelişmiş orman toprağının bir hektarında ve 15 cm derinliğindeki üst tabakasında 10 ton bakteri, 10 ton mantar, 4 ton solucan, 140 kilogram alg, 17 kilogram böcek yaşar. Orman, milyonlarca canlının yaşam alanı, barınağı ve kaynağıdır. Bu nedenle ormanlar, genetik rezerv olarak büyük öneme sahiptirler.
    • Tüm dünyada, kullandığımız bütün ilaç hammaddelerinin %2 5’i tropik ormanlardan sağlanır.
    • Bugün kullandığımız kanser ilaçlarının hammaddesinin %70’i tropik ormanlardaki 1700 tür bitkiden elde edilir. Kan kanseri hastalarının hayatta kalma oranını beşte birden beşte dörde çıkaran ilacın yapıldığı bitki türü Madagaskar Adası’nda bulunuyordu. Bu bitkinin tıptaki önemi anlaşıldığında adadaki yayılış alanlarının %90’ı tahrip edilmişti.
    • Almanya’da yapılan bir araştırmaya göre dinlenme ve ruh sağlığı açısından ormanları gezenlerin sayısı, müzeleri gezenlerin sayısından 40 kat daha fazla…
    • Yine Almanya’da yapılan bir araştırmaya göre ağaçların fonksiyonel değerleri, odun hammaddesi değerinden iki bin kat daha fazla.

    Ormanın varlığı, hızla artan insan nüfusunun gereksinimi olan suyun da varlığı demek. Çünkü orman, suyu depolar. Çıplak toprakta akıp giden su, yaprak, kök, dal, alg, karayosunu, otlar, kayalar ve daha binlerce faktörün yer aldığı ormanda depo edilir. Seller, taşkınlar, orman ve ağaçlar sayesinde önlenir.

     

    Ormanlar, bir bölgenin iklimi üzerinde de düzenleyici etkiye sahiptirler. Ormanların çatısı ve toprak örtüsü, radyasyonu önlediği için, orman alanları açık alanlara oranla daha az ısınır. Ama aynı biçimde orman toprağı, ısının atmosfere geçmesini de önler. Bu nedenle ormanların havası, açık alanlara oranla yazın daha serin, kışın da daha sıcak olur…

     

    Bugün ekologlar, ekolojik döngü içinde canlıları üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcılar diye üç grupta topluyorlar. Tüketiciler grubunun içine bitkisel ve hayvansal organizmaları besin olarak kullanan insan dahil tüm hayvanlar giriyor.

     

    Başta mantarlar ve bakteriler olmak üzere geniş bir canlı topluluğunu içeren ayrıştırıcılar grubu, ölmüş tüm organizmaları ufalayıp ayrıştırarak, bir başka deyişle organik madde halinden inorganik madde haline getirerek besin zincirine ve ekolojik döngüye katıyor.

     

    Üreticiler grubu ise yeryüzündeki besinleri üretiyor ve klorofilli, yani yeşil bitkilerden oluşuyor. Bitkiler, topraktan aldıkları suyu ve inorganik maddeleri, havadan aldıkları karbondioksidi güneş ışığı sayesinde kimyasal enerjiye dönüştürüyorlar. Bir başka deyişle meyveye, sebzeye, yemişe dönüştürüyorlar. Hem kendileri, hem bizim için…

     

    Bugün tüketim toplumunun yarattığı yaşam biçiminin sonucu olarak çoğunlukla “işlenmiş” gıdalarla karnımızı doyuruyoruz. Makarnalar, tür tür baharatlı baharatsız patates ve mısır cipsleri, diyet yiyecekleri, gofretler, bisküviler, ketçaplar, konserveler, dondurulmuş gıdalar, meyve suları, fabrikadan değil, topraktan ve yeşil bitkilerden geliyor.

     

    Yalnız bu kadar mı ağacın bize faydası? Tabii ki değil. Ağaçlarla aramızda “fayda”dan da öte çok güçlü bir bağ var. Henüz çözülememiş bir giz bu… Ağaç, insanı mıknatıs gibi kendine çekiyor, binlerce yıl önceki atalarımızı çektiği gibi…

     

    Bilim adamları, ağaçlarla insanın temel moleküler yapısının aynı olduğunu söylüyorlar. Belki de bu yapı bizi birbirimize çekiyor. Kim bilir, belki de bağ, çok daha güçlü. Çünkü bir şair şöyle der: “Kim ki bir çiçek koparmıştır, en uzak yıldızı rahatsız etmiştir.”

     

    Sorunun yanıtını bilim adamlarına bırakalım ve bu çekim gücünün insandaki yansımasına bakalım. Ağaçsız bir insan ruhu olabilir mi? “Yeşil” damarı olmayan bir ruh olası mı? Yaratıcı ve üretici insan olarak uygarlık tarihine adını yazdırmış kişilere bakışlarımızı çevirdiğimiz zaman, mümkün olmadığını görüyoruz. Eski toplumlarda ağaç, ölümsüzlüğün, yeniden doğuşun simgesiydi. Ağacın belli dönemlerde yapraklarını döküp kuruması, ardından yeşerip meyve vermesi, ona bir kutsallık verilmesine neden oluyordu. Afrika, Avustralya halkları, ağaçların içinde kutsal bir gücün varlığına inanırlardı. Anadolu’da da çok eski çağlardan beri ağaçların kutsallığına inanılır. Bu nedenle hâlâ günümüzde mezarların başuçlarına servi dikiyor, bu yüzden ağaçlara bezler, boncuklar bağlayıp özlemlerimize çare arıyoruz.

     

    Birçok yaradılış efsanesinde evren ağaçlar üzerine kuruludur. Yunan mitolojisinde meşe Zeus’un, zeytin Athena’nın ağacıdır. Meşe gücü, zeytin barış ve mutluluğu simgeler. Budha, “Bodhi Ağacı” denen ağacın altında aydınlanmaya ulaşır.

     

    Dinler tarihinde de ağaç, hem kavramsal, hem nesnel olarak büyük öneme sahiptir. Cennet, ağaçların ve çiçeklerin iç içe geçtiği yemyeşil bir coğrafya olarak tasvir edilir. Peygamberlerin yaşamında ağaçlar, “dokunulmaz” canlılardır. Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz, Mekke’de Harem’de ağaç kesimini yasaklar. Kesmeye kalkanları “Allah’ın laneti üstüne olsun” diye uyarır.

     

    Amerikan Kızılderilileri, ağaçların ruhu olduğuna inanır ve onlarla konuşurlardı…

     

    Ağaçlar, sanatçılar için tarihin her döneminde yeryüzündeki en kışkırtıcı şeylerden oldu. Sait Faik’in o güzel öyküsündeki gibi ağaçlar, sanatçılara hep “Hişşt.. Hişşt” diye seslendiler. Şairler, ressamlar, mimarlar, heykeltıraşlar, yazarlar, hep ağacın çekim alanına girdiler. İngiliz doğa ressamı Constable’dan geleneksel Uzakdoğu ressamlarına, Ortadoğu minyatür ustalarından Van Gogh’a, Albrecht Dürer’den Modrian’a, bütün sanatçıların yapıtlarında var olan bin bir ağaç ve çiçek, bu çekim gücünün bir ürünü…

     

    Düz yazının büyük ustaları içinde aynı şey söz konusu. Balzac, Conrad, Yaşar Kemal, Vasconcelos, ağacı “dert” edinen yazarlardan yalnızca birkaçı… Alman edebiyatının evrensel yazarlarından Hermann Hesse, “Ağaçlar” adlı denemesinde şöyle der: “Ağaçlar kutsal varlıklardır. Onlarla konuşması, onları işitmesini bilen, gerçeği de yakalar. Onlar öğretiler ya da hazır reçeteler öğütlemezler, onlar bireyi dikkate almadan yaşamın en eski yasasını vaaz ederler (….) Biz çocuksu düşüncelerimizden korktuğumuzda hışırdar ağaç orada akşamları. Nasıl bizden uzun yaşıyorlarsa öyle uzun düşünceleri vardır ağaçların; uzun soluklu ve sakin… Ağaçların dediğini gerçekten duyabilen kişi, artık ağaç gibi olmak istemez. O kişi, artık olduğundan başka bir şey de olmak istemez. İşte bu özüne, vatanına dönüştür. İşte bu mutluluktur.”

     

    Türk edebiyatında ağaca sevdalanan en önemli isimlerden ikisi Ahmet Haşim ve Ahmet Muhip Dıranas’tır. Bulduğu her fırsatta ağacı, ormanı, ormancılık sorunlarını ve doğayı yazmıştır Dıranas.

     

    Şairler için de gerçek bir ateşleyicidir ağaç ve orman. Türk şiirinde özelikle Nazım Hikmet, birçok yapıtında ağacı ve ormanı ele alır. Ağaç ve orman, Nazım Hikmet için ideal toplumun ve bireyin simgesidir. Bazen de büyük yalnızlığında konuşabileceği tek dosttur. Kavak, Karlı Kayın Ormanında, Ceviz ağacı, Yaşamaya Dair, Masalların Masalı gibi pek çok şiirinde bunu görmek mümkün. Nazım Hikmet Türk şiirinde ağaç ve orman üzerine en çok ürün veren sanatçı. Yalnız Nazım Hikmet değil tabii. “Deli eder insanı bu dünya/bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç” diyen Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Ahmet Hamdi Tanpınar, Aşık Veysel, çok daha önceleri Yunus Emre, Karacaoğlan, Pir Sultan, Kaygusuz Abdal gibi nice ozanımızın yapıtlarında ağaca “farklı bakışı” ve sevgiyi görürüz.

     

    Artık bu evrensel sanatçıların “farklı bakış açısı”nın toplumsal anlayışa, felsefeye, hukuka da yansıması gerekiyor. Çünkü onlar da bizim gibi birer “canlı”. Aynı biz insanlar gibi yaşamsal hakları olması gerekiyor. Bugün aynı İnsan Hakları Evrensel beyannamesi gibi Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi’nden söz ediyoruz. Benzeri bir yaklaşımı bitkiler için de düşünmek niçin yanlış olsun.

     

    Bir öyküye göre Amazon Ormanları’nı ilk kez gören bir beyaz adam, yorgunluk ve sıkıntıyla “İşte hiçlik” diye söylenmiş. Ona rehberlik eden ormandaki yerlilerden biri ise “İşte her şey” diye karşılık vermiş…

     

    Günümüze uygun bir kıssa. Eğer ağaçları ve ormanları “hiçlik” olarak algılamayı sürdürürsek, bir süre sonra “gerçek hiçlik”le yüz yüze geleceğimiz kesin… Ağaçlar, muhteşem canlılar. Yeryüzündeki yaşam onlar sayesinde var oluyor.

Sayfa 30 Toplam: 61« First...102029303132405060...Son Sayfa »

Copyright © 2013 - 2018 • Tüm Hakları Saklıdır.