İşletmeye Uygun Proses Suyu ...

Sanayi tesislerinde kullanılan suyun kalitesi çok önemlidir. İşletmelerde bulunan değişik su kullanım yerleri için, ...

İstanbul Karbon Zirvesi...

Sizlerin de bildiği gibi; Dünya'da küresel karbon piyasaları son yıllarda gelişmekte ve büyümeye devam ...

  • Dalgalar, dünya üzerindeki toprak ve suların farklı ısınması sonucu oluşan rüzgarların deniz yüzeyinde esmesi ile meydana gelir.

     

    Deniz dalgalarındaki güç dalga yüksekliği, dalga hareketi, dalga boyu ve su yoğunluğu ile belirlenir. Dalga yüksekliği ise rüzgar hızı, rüzgarın esme zamanı, esen rüzgarın suya olan mesafesi ve su derinliğine bağlıdır. Genellikle büyük dalgalardan daha çok enerji elde edilir.

     

    Deniz dalgalarından enerji elde edilmesi konusunda ilk çalışmayı 1892 yılında A. W. Stahl yapmıştır.Günümüzde dünyanın değişik merkezlerinde bu konuda araştırmalar yapılıp prototipler geliştiriliyor.

     

    Dalgalardan enerji elde eden tüm sistemler deniz yüzeyinde ya da deniz yüzeyine yakın kurulur. Bu sistemler dalganın geliş yönüne dik ya da paralel kurulmalarına ve enerjiyi dönüştürme biçimlerine göre farklılaşabilir.

     

    Örneğin, sonlandırıcı sistemler dalganın geliş yönüne dik olarak kurulur. Salınımlı su kolonları sonlandırıcı sistemlere bir örnek olarak verilebilir. Bu aygıtlarda su, içinde hava dolu bir bölme olan bir kolona dolar. Dalga etkisiyle, su kolonundaki bölme piston gibi yukarı aşağı hareket ederek havayı hareket ettirir ve kolona bağlı olan türbin çalışır.

     

    Bir diğer sistem olan nokta absorplayıcı sistemde sabit bir silindir içinde dalga hareketiyle hareket eden şamandıra, elektromekanik ya da hidrolik enerji dönüştürücüleri çalıştırır.

     

    Dalga hareketi zayıflatıcı sistemler, dalga geliş yönüne paralel olarak kurulur. Dalga hareketi ile cihazın bağlantı yerlerinde oluşan eğilip bükülmeler makinedeki yağı basınçlandırır ve hidrolik motoru çalıştıran hidrolik çekiç hareketli hale getirilir. İlk olarak İskoçya’da bir firmanın ürettiği Pelamis Dalga Gücü ünitesi de bu prensiple çalışıyor. Pelamis makineleri kullanılarak 2008 yılının Eylül ayında Portekiz’de (Aguçadora Dalga Parkı) dünyanın ilk ticari dalga tarlası kurulmuş. Burada üç adet 750 kW güç üreten, toplam 2,25 MW’lık (Mega Watt) sistem
    bulunmakta.

     

    Havuz sistemlerinde dalga enerjisini kullanmak için bir rampa vasıtasıyla deniz seviyesinden yüksekte doğal havuz oluşturulur ve rampaya yerleştirilen uygun bir türbinden geçen su kütlesiyle elektrik enerjisi elde edilir. Wave Dragon sistemi buna bir örnektir.

     

    Dalgaların yüksek güçlerine karşın düşük hızlarda ve farklı yönlerde hareket edebilmeleri, fırtınalara ve tuzlu suya dayanabilecek yapıların yüksek maliyeti, kurulum ve bakım giderlerinin yüksekliği gibi problemler sebebiyle dalga enerjisi eldesi şu anda ticari olarak geniş çapta kullanılmıyor.

     

    Ülkemizin Marmara Denizi dışında sahil uzunluğu yaklaşık 8200 km’dir. Balıkçılık, turizm ve askeri tesisler nedeniyle elektrik eldesi için bunun yalnızca 1/5’i kullanılabilir ise de dalga enerjisi Türkiye için çok önemli bir kaynaktır. Ancak sistem seçiminde yöresel meteorolojik şartlar, enerji talebi, üretilen enerjinin taşınımı da düşünülmelidir.

     

    Ülkemizde de dalga enerjisinden elektrik elde etme çalışmaları yapılmaktadır. Ulusal Bor Araştırma Enstitüsü (BOREN) ve Türkiye Elektromekanik Sanayi A.Ş. (TEMSAN) işbirliğinde “Dalga Enerjisinden Elektrik Üretimi” konulu proje kapsamında, denizdeki dalgaların dikey hareketini elektrik enerjisine çeviren bir sistem tasarımı gerçekleştirilmiştir.

     

    Okyanusların Derin ve Sığ Suları Arasındaki Sıcaklık Farkından Yararlanılarak Enerji Elde Edilmesi

     

    Okyanusların derin ve sığ suları arasındaki sıcaklık farkından yararlanarak enerji elde edilen sistemlerde (Ocean Thermal Energy Conversion – OTEC), bu sıcaklık farkından yararlanarak çalışan bir ısı makinesi yardımıyla elektrik üretilir. Sıcaklık farkına bağlı olarak elde edilen verim ve güç artar. Özellikle Oğlak ve Yengeç Dönenceleri’nin arasındaki kuşakta (Ekvator’un 23° kuzeyi ve güneyi) kalan bölgeler, bu tip enerjinin elde edilmesi için hayli uygundur.

     

    Tropikal okyanusların genellikle 30-40 m kalınlıkta olan yüzey tabakasının sıcaklığı Güneş’ten alınan ısı enerjisiyle 25 °C civarına yükselir. Buna karşılık, kutuplardan okyanusların derinliklerine ve tropikal bölgeye kayan soğuk su kütlesi sıcaklığı 5 °C civarında bir ortam oluşturur. Bu iki ortam arasındaki sıcaklık farkı OTEC çevriminin temelidir. Genellikle birbirine karışmayan sıcak yüzey suyu ile soğuk taban suyu bir ısı makinesinin çalıştırılabilmesine olanak verir. OTEC santralleri kapalı, açık ya da hibrit adı verilen çevrimler ile çalışabilir.

     

    Kapalı Çevrim: Bu türde amonyak, propan ya da klor-flor-karbon bileşimleri gibi düşük kaynama noktasına sahip bir sıvı, kapalı çevrimin içine pompalanır. Bu sıvı, evaporatörden geçerken sıcak yüzey suyu ile buharlaşır ve basıncı artar. Yüksek basınca sahip bu buhar bir alternatör-türbin grubundan geçirilerek elektrik enerjisi elde edilir. Türbinden atılan buhar kondenserden geçirilerek tekrar sıvı fazına döndürülür. Soğutma suyu derin deniz tabanından alınan soğuk sudur. Böylece tamamlanan çevrim yeniden başlar ve devam eder.

     

    Açık Çevrim: Bu çevrimde amonyak ya da propan gibi bir çalışma malzemesi kullanılmamaktadır. Bunların yerine, sıcak yüzey suyu vakumda ani olarak buharlaştırılır. Bu işlem sonucu elde edilen su buharı türbini çalıştırır ve alternatörden elektrik üretililir. Kapalı çevrimde olduğu gibi, türbinde iş gördükten sonra kondensere iletilen su buharı burada soğuk taban suyu ile yoğuşur. Bu yoğuşma ile oluşan taze suyun, içme suyu dahil, pek çok amaçla kullanılması mümkündür.

     

    Hibrit Sistemler: Hibrit sistemler hem kapalı hem de açık çevrimlerin özelliklerini taşır. Sıcak deniz suyu bir vakumda ani olarak buharlaştırılır. Su buharı, kapalı çevrim sıvısı olan amonyağı buharlaştırır ve buharlaşan akışkan elektrik üretimi için türbini çalıştırır. Isı değiştiricide yoğunlaşan saf su başka amaçlarla da kullanılabilir.

     

    Okyanusların Derin ve Sığ Suları Arasındaki Sıcaklık Farkından Yararlanılarak Enerji Elde Edilmesi fikri tarihte ilk kez Fransız fizikçi D’Arsonval tarafından 1881 yılında ileri sürülmüş. Bu fikir, 1926’da Fransız mühendis Georges Claude’un 60 kW gücünde ve 20 °C sıcaklık farkıyla çalışan türbini sayesinde gerçekleştirilebilmiş. Aynı bilim adamı 1930’da Küba açıklarında 22 kW civarında güç üretmiş.

     

    ABD’de 1979 yılında Mini OTEC adıyla, 50 kW gücünde bir prototip tesis geliştirilmiş. Bunu, daha büyük kapasiteli sistemlerin oluşturulması izlemiş. Bu sistemlerde hem elektrik elde ediliyor hem de tatlı su üretimi yapılıyor.

     

    OTEC santralleri çevre sorunu yaratmamaları ve elektrik enerjisi eldesi yanında pek çok başka alanda da kullanılmaları nedeniyle oldukça avantajlıdır. Ancak düşük verimlerle (yaklaşık % 2) çalışırlar. Bu nedenle, uygulanabilir olmaları için bu tesislerin 1000 kW ve daha büyük güçte olmaları gerekir.

     

    Gel-Git Enerjisi

     

    Gel-git enerjisi elde edilirken, akıntı ya da gel-git sebebiyle yer değiştiren su kütlelerinin sahip olduğu kinetik ya da potansiyel enerji elektrik enerjisine dönüştürülür.

     

    Bilindiği gibi su seviyelerindeki periyodik değişmeler ve gel-git akımlarının gücü Dünya’nın Ay’a ve Güneş’e göre konumuna ve deniz tabanının ve kıyı şeridinin yapısına bağlı. Gel-git enerji elde edilmesi için bu olgu kullanılıyor. Gel-git enerjisi elde etmek için iki ana yöntem kullanılır.

     

    Barajlarda gel-git sırasında oluşan yükseklik farkının potansiyel enerjisinden yararlanarak enerji elde edilmesi yöntemi: Bu yöntemde, uygun bulunan koyların ağzı bir barajla kapatılarak gelen su tutulur, çekilme sonrasında da yükseklik farkından yararlanılarak türbinler aracılığı ile elektrik üretilir. Dünyada bu yöntemle çalışan, Fransa Rance’de 240 MW’lık, Kuzey Amerika Annapolis Royal’da 18 MW’lık ve Rusya’da 1,2 MW’lık sistemler bulunmaktadır.

     

    Hareket eden suyun kinetik enerjisinin türbinleri çalıştırmasıyla enerji elde edilmesi yöntemi: Bu yöntem daha düşük maliyetli ve barajlara oranla daha düşük çevresel etkiye sahip olduğundan son yıllarda popülerdir. Ancak geliştirilen üniteler prototip aşamasındadır. Nisan 2008’de Kuzey İrlanda’da bu yöntemle çalışan, SeaGen isminde 1,2 MW’lık bir sistem kurulmuştur. Bu cihazla Haziran 2008’de şebekeye 150 kW elektrik verilmiştir.

     

    Akıntı Enerjisi

     

    Deniz tabanına yerleştirilen türbinler aracılığı ile denizlerdeki ve okyanuslardaki düzenli akıntıların kinetik enerjilerinin elektrik enerjisine dönüştürülmesi akıntı enerjisinin temelini oluşturur.

     

    Dünyada akıntı enerjisi kullanılarak elektrik üretimi henüz prototip aşamasındadır. Ayrıca, gel-git enerjisi elde etmek için kurulan SeaGen sisteminin derin deniz akıntılarından enerji elde etmek için de kullanılması planlanıyor.

     

    Sonuç olarak, okyanus ve deniz kaynaklarının yenilenebilir enerji teknolojilerine büyük katkı sağlayacak potansiyelleri var. Teknoloji geliştirilmesi konusunda ileri düzeyde çalışmalar yapılmasına rağmen ticarileşme yönünde ilerleme kaydedilmesi için idari ve ekonomik bazı düzenlemelerin yapılması gerekiyor. Bunlar, sırası ile, elektrik şebekesine bağlantının sağlanması, kanuni çerçevelerle okyanus ve deniz enerjileri kullanımının yaygınlaştırılması, kaynakların ve fiziksel verilerin analizi, ekonomik önlemlerin alınması ve halkın bilgilendirilmesi olarak sıralanabilir.

     

    Kaynaklar
    – International Energy Agency, Implementing Agreement on Ocean Energy Systems (IEA-OES), Yıllık Rapor, 2007.
    – Dean, R. G., Dalrymple, R. A., “Water Wave Mechanics for Engineers and Scientists”, Advanced Series on Ocean Engineering, World Scientific, Singapore, C. 2, s. 64–65, 1991.
    – Ozgener, O., Ulgen, K., Hepbasli, A., “Wind and Wave Power Potential”, Energy Sources, Cilt 26, s. 891-901, 2004.
    – Külünk, H., Eyice, S., Yeni Enerji Kaynakları, 1983.
    – Kaygusuz, K., “Energy Policy and Climate Change in Turkey”, Energy Conversion and Management, Cilt 44, s.1671-1688, 2003.

  • Son yılların en büyük çevre sorunu olan küresel ısınmaya karşı alınan önlemlerden birinin de mevcut yeşil alanların korunması veya yeni yeşil alanlar oluşturulması olduğunu biliyoruz. Bu anlamda günümüzde yeşil çatılar özellikle yoğun yapılaşmanın olduğu alanlarda kaybedilen yeşil alanların mikro klimaya yaptığı olumsuz etkileri tersine çevirmek veya dengelemek için kalabalık şehirlerde ekolojik bir öge olarak önem kazanıyor. Bunun yanı sıra yeşil çatıların ticari ve kamusal yapılarda prestij unsuru olarak tercih edildiğini görmekteyiz. Artık Avrupa’da birçok şehir yönetimi yerel yasalarında yeşil çatıları yeni yapıların inşası için mecbur kılıyor, fonlarla da yatırımcıları destekliyor. Yeşil çatılar özellikle Almanya’da konutlarda kullanılarak, kullanıcılara çatılarında yeşille iç içe yaşama alanları sunuyor.

     

    Yeşil Çatının Avantajları

     

    Yeşil Çatıların tarihine baktığımızda, yapıların toprakla kaplanması fikri, ısı ve yangın korunumu, kamuflaj gibi nedenlerle bina yapımı kadar eski bir konu olmakla beraber, ilk olarak sistemli bir biçimde uygulanışı 20. yüzyılın başında Le Courbusier gibi bazı avangard mimarların düz beton çatı döşemelerinin kullanılabilir alanlar olduğunu ve yeşillendirilebildiğini keşfettiklerinde başlamıştır. O dönemden bugüne kadar yeşil çatı konusunda öncü mimar Friedensreich Hundertwasser başta olmak üzere birçok mimar tarafında yeşil çatılar kullanılageldi.

     

    Yeşil Çatıların yapıya getirdiği ekolojik ve ekonomik birçok avantaj kısaca şöyle özetlenebilir.

     

    1. Yeşil çatı sistem seçimine göre çatıdan drene edilmesi gereken su miktarında % 90’a kadar tasarruf sağlanabilir. Böylece şehir şebekesine daha az yük binmiş olur.
    2. Yeşil çatılar ortamdaki toz partiküllerinin filtre edilmesine yardımcı olur, özellikle hava kirliliğinin ciddi sorun teşkil ettiği şehirlerde çok iyi bir çözümdür.
    3. Yeşillikle kaplanan çatı klasik çatıyla kıyaslanınca yüksek ses emici özelliğe sahiptir. Dolayısıyla hava limanı ve otoyol gibi alanlarda avantaj sağlar.
    4. Bitkilerin nefes alma özelliği sayesinde oksijen oranını artırarak çevresindeki hava kalitesini artırır.
    5. Çatı yüzey sıcaklığını kışın sıcak yazın serin tuttuğu için istenmeyen ısı kayıp ve kazançlarını engellerler. Çatının ısı yalıtım kapasitesinde % 50’ye varan artışlar sağlanabilir.
    6. Su yalıtımını aşırı ısı farklarından, zararlı ultraviyole ışınlarından koruyarak, çatı ömrünü artırır.
    7. Çakıl kaplı teras çatıların yerine yeşillendirilmiş alanlarla kombine edilmiş yaşama alanları sağlayarak, özellikle sıkışık şehir yaşamında, bahçe fonksiyonu görürler.
    8. Şehirlerdeki yetersiz yeşil alanların oluşturduğu doğal ortam eksikliğini doldurarak mikroklimayı dengeler, doğal çevrenin yaşamasını destekler.

     

    Çatı bahçeleri iki ana yöntemle meydana getirilir. Bunlar; intensif (yoğun) ve ekstensif (seyrek) yeşillendirme. İntensif yeşillendirme sistemi çim ve birçok ağaç türünün yetiştirilebilmesi için kullanılır. Çatıya verdiği yük 300-400 kg/m2’den başladığı için taşıyıcı elemanların tasarımı aşamasında yeşil çatı uygulaması mutlaka hesaba
    katılmalıdır. Ekstensif yeşillendirme ile hafif çatı bahçeleri elde edilir. Kullanılan özel malzeme ve yöntemlerle çatıya gelen yük 100 kg/m2 civarındadır. Bu geleneksel çatı kaplama malzemelerinin (kiremit, çakıl vb.) çatıya verdiği yükle hemen hemen aynıdır.

     

    İki sistem arasındaki önemli farklardan biri de intensif sistemde düzenli bakım ve sulama gerekirken, ekstensif sistemde yılda en fazla bir veya iki defa bakım yeterli olmaktadır. Sistem seçiminde, seçilen bitkiler, çatının kullanım amacı, yapılacak bölgenin iklimsel verileri ve çatının yük taşıma kapasitesi gibi faktörler rol alır. Tüm yeşil çatı uygulamalarında, yukarıdan aşağıya temel katmanlar aşağıdaki gibidir.

     

    1. Bitkiler
    2. Bitki taşıyıcı tabaka
    3. Filtre ve drenaj tabakası
    4. Mekanik etkilere karşı koruyucu ve nem tutucu tabaka
    5. Su yalıtımı + kök tutucu tabaka; bazı su yalıtım ürünlerinde köke karşı dayanım mevcuttur. Bu durumda kök tutucu katmana gerek bulunmamaktadır.
    6. Çatı konstrüksiyonu.

     

    Çatı bahçeleri genellikle % 2 akıntıya sahip teras çatılar üzerinde uygulanmaktadır. Bununla birlikte maksimum % 115 eğime kadar her türlü form ve tipteki çatılara da uygulanabilir. Özellikle rekreatif amaçlı kullanılan çatı bahçelerinde, yeşillendirmeyle birlikte yürüme yolları ve hatta taşıt yollarının da uygulaması mümkün olabilmektedir.

  • Benli Geri Dönüşüm Çevre Mühendisi İş İlanı Tanımı: Geri Dönüşüm sektöründe faaliyet göstermekte olan firma bünyesinde istihdam edilmek üzere Afyon Katı Atık Düzenli Depolama ve Bertaraf Tesis Alanında çalışacak, Çevre izni ile ilgili tüm süreçleri yürütebilecek, planlamaları ve organizasyonları gerçekleştirebilecek, Çevre mevzuatlarını takip edebilecek, Çevre konularında resmi kurumlarla ilgili süreçleri yürütebilecek ve izin proseslerinin takibini gerçekleştirebilecek, Şirket içi çevresel prosedürleri hazırlayabilecek ve talimatları oluşturabilecek, İşletme içerisindeki bölümler ile işbirliği içerisinde olabilecek, Günlük, haftalık ve aylık faaliyet raporu hazırlayabilecek Çevre Mühendisi alınacaktır.

     

    Benli Geri Dönüşüm zaman içinde değişen piyasa koşullarına göre şekillenen 4 ana faaliyet üzerinde uzmanlaşmıştır. Bunlar; Evsel ve Endüstriyel atık yönetim hizmetleri, Ahşap palet geri dönüşümü, EPDM kauçuk geri dönüşümü ve Tesis müteahhitliği’dir.

     

    1990’lardan itibaren endüstriyel tesislere atık yönetim hizmetleri vermeye başlayan firma 2000’li yıllardan itibaren ülkenin gelişimi ile doğru orantılı olarak ambalajlı ürünlerin tüketiminin artması sonucunda 2007 yılından başlayarak 380.000 nüfuslu Eskişehir Odunpazarı belediyesi bölgesinde kaynakta ayrı toplanmış ambalaj atıklarını toplama ve ayırma hizmetlerine devam etmektedir. Halen iç Anadolu, ege ve marmara bölgelerinde endüstriyel ve evsel atık yönetim hizmetlerini vermeye devam etmektedir.

     

    Benli Geri Dönüşüm Çevre Mühendisi İş İlanı Aranan Nitelikler:

    • Üniversitelerin Çevre Mühendisliği Bölümü’nden mezun
    • Afyon’da ikamet eden
    • İnsan ilişkilerinde başarılı, müzakere ve ikna yeteneği gelişmiş
    • Analitik düşünce yapısına sahip ve çözüm odaklı çalışan
    • İş takibi ve yönetimi konusunda düzenli, dikkatli ve dinamik
    • Yurtdışı ve içi seyahat engeli olmayan
    • Çevre Görevlisi Belgesine sahip
    • Aktif olarak araç kullanabilen
    • İyi derecede İngilizce bilen (okuma, yazma ve konuşma)
    • Erkek adaylar için askerlik ile ilişiği olmayan

     

    Yukarıda belirtilen özelliklere sahip Çevre Mühendisi adaylarının fotoğraflı öz geçmişlerini verilen mail adresine yollamaları gerekmektedir. Mail dışında yapılacak başvurular değerlendirmeye alınmayacaktır.

     

    Benli Geri Dönüşüm İletişim Bilgileri:
    Firma/Kurum Ünvanı: Benli Geri Dönüşüm Hırdavat Makina Sanayii Tic. Ltd. Şti.
    E-posta: ik@benli.com.tr
    Tel: 0(222) 236 16 66
    Adres: Organize Sanayi Bölgesi 9/A Caddesi No: 12 ESKİŞEHİR

     

    Çevre Mühendisi İş İlanı Son Başvuru Tarihi: 15.01.2017

  • 1980’li yıllardan itibaren gözle görülür nitelikte artan sera gazı salımına bağlı iklim değişikliğinin etkileri Hükümetleri ve Uluslararası Kuruluşları bu sorunun çözümüne yönelik çalışmalar yapmaya ve bu çalışmalar için yasal bir dayanak oluşturmaya mecbur kıldı.

     

    Bu zaruretle doğan girişim ve çabalar neticesinde 1990 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin teşkili için Hükümetlerarası Müzakere Komitesi’nin (International Negotation Comittee) oluşturulması karara bağlandı.

     

    INC, Sözleşme’nin taslağını hazırlayarak 9 Mayıs 1992 tarihinde New York’taki Birleşmiş Milletler Merkezi’nde kabul etti. Sözleşme 1992’de Rio de Janeiro’daki Dünya Zirvesinde imzaya açıldı. Netice olarak Avrupa Topluluğu da dâhil olmak üzere 154 ülkenin devlet başkanları ve üst düzey temsilcileri tarafından imzalandı. Sözleşmenin yürürlüğe giriş tarihi ise 21 Mart 1994.

     

    1992’de sözleşmeyi imzalayan 154 ülke sayısı, 2002 itibari ile 185’e yükselmişti. Halihazırda ise Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne 197, Kyoto Protokolü’ne 192 ülke taraf.

     

    Ek–I Ülkeleri: Bu grupta yer alan ülkeler, sera gazı salımlarını sınırlandırmak, sera gazı yutaklarını korumak ve geliştirmek, ayrıca, iklim değişikliğini önlemek için aldıkları önlemleri ve izledikleri politikaları bildirmek ve mevcut sera gazı salımlarını ve salımlarla ilgili verileri iletmekle yükümlüdürler. Bu grup iki ülke kümesinden oluşmaktadır. Birinci grupta 1992 yılı itibarıyla aralarında Türkiye’nin de bulunduğu OECD üyesi olan ülkeler ve AB, ikinci grupta ise Pazar Ekonomisine geçiş sürecindeki ülkeler yer almaktadır. Ek I’de hâlihazırda toplam 42 ülke ve AB bulunmaktadır.

     

    Ek–II Ülkeleri: Bu gruptaki ülkeler, birinci grupta üstlendikleri yükümlülüklere ilaveten çevreye uyumlu teknolojilerin özellikle gelişme yolundaki taraf ülkelere aktarılması veya bu teknolojilere erişimin teşvik edilmesi, kolaylaştırılması ve finanse edilmesi hususlarında her türlü adımı atmakla sorumlu kılınmışlardır. Ek II’de halihazırda 23 ülke ve AB yer almaktadır.

     

    Ek Dışı Ülkeler: Bu ülkeler, sera gazı salımlarını azaltmaya, araştırma ve teknoloji üzerinde işbirliği yapmaya ve sera gazı yutaklarını korumaya teşvik edilmekte, ancak belirli bir yükümlülük altına alınmamaktadırlar. Bu grupta halen 153 ülke bulunmaktadır.

     

    2013 Yılında Küresel Karbon Projesi raporlarına göre ülkelerin karbon salım miktarları ve sıralamaları şu şekildeydi:

    1 Çin 9 milyar 977 milyon ton
    2 ABD 5 milyar 233 milyon ton
    3 AB 3 milyar 487 milyon ton
    4 Hindistan 2 milyar 407 milyon ton
    5 Rusya 1 milyar 812 milyon ton
    6 Japonya 1 milyar 246 milyon ton
    7 Almanya 759 milyon ton
    8 Güney Kore 616 milyon ton
    9 İran 611 milyon ton
    10 Suudi Arabistan 519 milyon ton
    11 Türkiye 459 milyon ton

     

    • Buna göre Çin tek başına, Avrupa Birliği ve ABD kadar karbon salımı yapıyor.
    • Türkiye, dünya karbon salımının yüzde 1’i kadar karbon salımına sahip.
    • Dünya karbon salımının yüzde 45’ini ABD ve Çin yapıyor.
    • Afrika ülkelerinin karbon salımındaki payı ise çok düşük.

     

    İnsanoğlu doğaya verdiği zararı kendi bertaraf edecek

    Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin amacı sözleşmede “Atmosferdeki sera gazı birikimlerini, iklim sistemi üzerindeki tehlikeli insan kaynaklı etkiyi önleyecek bir düzeyde durdurmayı başarmaktır. Böyle bir düzeye, ekosistemin iklim değişikliğine doğal bir şekilde uyum sağlamasına, gıda üretiminin zarar görmeyeceği ve ekonomik kalkınmanın sürdürülebilir şekilde devamına izin verecek bir zaman dahilinde ulaşılmalıdır.” şeklinde ifade ediliyor.

     

    Sözleşme özetle, küresel iklim değişikliği ile mücadelede insan faaliyetleri kaynaklı sera gazı salımının sınırlandırılması ve mevcut iklim değişikliğine ekosistemin uyum sağlanmasını amaçlıyor. Bu kısıtlamalar ve önlemler gerçekleştirilirken gıda üretimi ve ekonomik faaliyetlerin sürdülebilir biçimde devam ettirilebilmesinin göz önünde bulundurulması gerektiği de not düşülüyor.

     

    Gelişmişliğe göre sorumluluk

    BMİDÇ Sözleşmesi metnine göre büyük ölçüde insan faaliyetlerinden yeryüzündeki iklim değişikliğinin ve bunun zararlı etkilerinin tüm insanlığın ortak kaygısı. Sera gazı salımının ozon tabakasına verdiği zarar neticesinde dünya yüzeyi ve atmosferde doğal sera etkisi yaratıyor.

     

    Sözleşmede tespitlere de yer veriliyor. Metinde karbon emisyonunun büyük ölçüde gelişmiş ülkelerce yapıldığı tespiti dikkat çekiyor.

     

    Sözleşmede öne çıkan maddelerden biri de iklim değişikliği konusunda ulusların ortak bir sorumluluğa sahip olduğu, ancak “ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluk ilkesi” gereğince sorumluluk derecesinin sosyal ve ekonomik imkanları baz alınarak değerlendirilmesi gerektiği konusu.

     

    Çözüme Yönelik İlk Adımlar Kyoto Protokolü

    Japonya’nın Kyoto kentinde 11 Aralık 1997 yılında yapılan 3. Taraflar Konferansında (COP 3), dünya çapında sera gazlarının azaltılması için bağlayıcı hedefler içeren Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne ilişkin imzalanan Kyoto Protokolü’nde Ek I’de yer alan taraflar 2008-2012 yıllarını kapsayan birinci taahhüt döneminde Ek A’da sıralanan insan faaliyetlerinin neden olduğu CO2 eşdeğeri sera gazlarının salımları toplamını, 1990 yılı seviyelerinin en az % 5 aşağısına indirmek için Ek B’de kayıtlı sayısallaştırılmış salım sınırlandırma ve azaltım taahhütlerine uygun olarak ve hesaplanarak tayin edilmiş olan miktarları aşmamasını sağlayacakları ve bu tarafların, 2005 yılına kadar bu protokoldeki taahhütlerini gerçekleştirme konusunda kanıtlanabilir bir ilerleme kaydetmiş olacakları belirtiliyor.

     

    ABD’nin çekilmesiyle zora giren protokol, tekrar Rusya ile yürürlüğe girdi.

    Kyoto Protokolü’ün yürürlüğe girebilmesi için, 1990 yılı toplam CO2 salımlarının en az yüzde 55’ine denk gelen Ek I’deki tarafların protokolü onaylaması gerekiyordu. Ancak 2001 yılında ABD, Bush yönetiminin ekonomik gelişmeyi yavaşlatacağı yönündeki endişesi nedeniyle protokolden ayrıldı. Ancak 18 Kasım 2004 tarihinde Rusya Federasyonu’nun onaylamasıyla Kyoto Protokolü 16 Şubat 2005 tarihinde fiilen yürürlüğe girdi. Türkiye’nin de onayladığı Protokole AB de dâhil olmak üzere 192 ülke taraf.

     

    Milyarlarca dolarlık dev pazar: Karbon Kredisi

    Kyoto Protokülü’nün 17. Maddesi ile düzenlenmiş olan Karbon Kredisi mekanizması ile Ek I listesinde yer alan herhangi bir taraf ülke, Ek B’de belirlenmiş olan salım azaltım miktarının bir bölümünün ticaretini yapabilir. Diğer bir ifadeyle taahhüt edilen salım miktarından daha fazla azaltım yapan taraf ülke, salımındaki bu ilave azaltımı bir başka Ek I ülkesine satabilir. Bu durum milyarlarca dolarlık bir karbon kredisi pazarının da oluşmasına olanak sağlıyor. Yani karbon salımını azaltan ülkeler bu işten kârlı çıkıyor.

     

    Gönüllü Karbon Piyasaları

    Devletlerin yanı sıra şirketler de bu devasa pazardan faydalanabiliyor ve gerekli şartları sağladığında karbon kredisi satabiliyor. Gönüllü Karbon Piyasaları, bireylerin, kurum ve kuruluşların, firmaların, sivil toplum örgütlerinin faaliyetleri sonucu oluşan sera gazı salımlarının gönüllü olarak azaltımını, dengeleyebilmesini kolaylaştırmak amacıyla oluşturulan bir pazar. Bu süreç, Kyoto Protokolü kapsamında zorunlu olarak uygulanan Esneklik Mekanizmalarına benzer bir süreçtir. Kamunun bu sürece ulusal yükümlülükler kapsamında dâhil olmaması, gönüllü karbon piyasalarını Kyoto Protokolü kapsamındaki zorunlu süreçlerden ayıran en önemli farklılıklardan biri.

     

    Daha Az Karbon Salımı İçin Yeşil Enerji

    Sürekli devam eden doğal süreçlerdeki var olan enerji akışından elde edilen enerji olarak tanımlayabileceğimiz yenilenebilir enerji kaynakları, (hidroelektrik enerji, güneş enerjisi, rüzgar enerjisi, jeotermal enerji, biyokütle enerjisi ve hidrojen enerjisi) enerji üretirken karbon salımı yapmama özelliği ile “yeşil enerji” ünvanına sahip.

     

    Mesela 25 MW’lik bir nehir santrali, yıllık ortalama 80 milyon kilovatsaat enerji üretmekte ve 47 bin ton karbon salımının önüne geçmektedir. Bu değer aynı zamanda 9 bin adet aracın trafikten çekilmesine eşdeğer. Daha net bir ifadeyle Kars ilindeki tüm otomobillerin trafikten çekilmesi ile yaklaşık olarak aynı karbon salımı değerine denk geliyor.

     

    Kyoto’da İkinci Dönem

    Kyoto Protokolü’ndeki madde 3.9’da yer alan “birinci taahhüt dönemi bitmeden en az 7 yıl önce Ek 1 ülkelerinin 2012 sonrası yükümlülüklerinin görüşülmeye başlanması” konusundaki ibare nedeniyle 2005 yılında Montreal’de gerçekleştirilen toplantıda konu tartışılmaya başlandı ve Ek 1 ülkelerinin İleri Dönem Yükümlülüklerinin Belirlenmesi Geçici Çalışma Grubu oluşturuldu. 2012 sonrası taahhüt dönemi müzakereleri AWG-KP çalışma grubunda sürdürüldü. 2012 yılında Doha’da alınan Kyoto Protokolü’ndeki değişiklik ile ilgili karar neticesinde de 1 Ocak 2013 – 31 Aralık 2020 arası dönemi kapsayan ikinci taahhüt dönemi başlamış oldu.

     

    İklim Değişikliği Müzakereleri’nde Türkiye’nin konumu ve rolü

    Türkiye’nin iklim değişikliği müzakereleri kapsamındaki konumu aşağıdaki biçimde özetlenebilir.

     

    1. Türkiye Ek I ülkesi. Ancak, 2001 yılında Marakeş’te gerçekleştirilen 7. Taraflar Konferansı’nda (COP 7), BMİDÇS altında Türkiye’ye ilişkin olarak alınan 26/CP.7 numaralı karar ile, “sözleşmenin Ek I listesinde yer alan diğer taraflardan farklı bir konumda olan Türkiye’nin özel koşullarının tanınarak, isminin EK I’de kalarak EK II’den silinmesi” yönünde karar alındı.
    2. Türkiye Kyoto Protokolüne taraf. Ancak Ek B dışı bir ülkedir (salım sınırlandırma veya azaltım taahhüdü yok).
    3. Türkiye OECD üyesi.
    4. Türkiye G20’ye üye.
    5. AB üyeliğine ise aday. Bu özelliklerin tümü birlikte düşünüldüğünde de Türkiye, iklim değişikliği müzakerelerindeki konumu ile dünyada tek ülke olma özelliğine sahip.

     

    Türkiye BMİDÇS’nin hem Ek 1 (tarihsel sorumluk), hem de Ek 2 (maddi sorumluluk) listesinde yer aldı. Türkiye 1995 yılında gerçekleştirilen COP 1’den 2000 yılında gerçekleştirilen COP 6’ya kadar geçen sürede OECD üyesi olmakla birlikte gelişmiş değil, gelişmekte olan bir ülke olması nedeniyle BMİDÇS’nin Ek’lerinden çıkmak için girişimlerde bulundu ancak başarılı olamadı. 2000 yılında tutum değişikliği yapılarak Ek II’den çıkmamız ve Ek I’de özel statüyle yer almamıza ilişkin önerimiz sunuldu. 29 Ekim-6 Kasım 2001 tarihlerinde Fas’ın Marakeş kentinde yapılan 7. Taraflar Konferansı’nda (COP 7) Türkiye’nin Ek II’den çıkarak özel koşulları tanındı ve Ek I ülkesi olarak BMİDÇS’ye taraf olma isteği kabul edildi. 24 Mayıs 2004 tarihinde de Türkiye sözleşmeye resmen katılan 189. taraf oldu.

  • Atmosferin üst katmanlarındaki ozon (O3) molekülleri, Güneş’ten gelen zararlı morötesi ışınların yeryüzüne ulaşmasını engelleyen bir kalkan görevi görür. 1950’lerde ozon tabakasındaki incelmenin fark edilmesinden sonra bu durumun nedenleri üzerine pek çok bilimsel çalışma yapıldı ve incelmenin önüne geçmek için atılması gereken adımlar belirlendikten sonra 1987 yılında Montreal Protokolü imzalandı. Yakın zamanlarda yapılan ölçümler ozon tabakasındaki incelmenin önüne geçmek için gösterilen çabaların olumlu sonuç verdiğine ve ozon tabakasının iyileşmeye başladığına işaret ediyor.

     

    Atmosferdeki ozon moleküllerinin parçalanmasına sebep olan şeylerin başında kloroflorokarbonlar olarak adlandırılan kimyasal maddeler gelir. İçeriğinde klor, flor ve karbon atomları bulunan bu moleküller ozonun oksijen gazına (O2) dönüşmesine sebep olur. Örneğin CFCl3 molekülü şu kimyasal süreçlere sebep olur:

    CFCl3 → Cl + CFCl2 Cl + O3 → ClO + O2 ClO + O3 → Cl + 2 O2

     

    Tepkimelerde görüldüğü gibi CFCl3 molekülünün parçalanmasıyla oluşan klor atomları, ozon moleküllerinin oksijen moleküllerine dönüşmesi sürecinde katalizör görevi görür. Klor atomlarının kendileri bu süreçte harcanmadıkları için tekrar tekrar tepkimeye girerler. Üstelik yıllar boyunca atmosferin üst katmanlarında kalmaları da mümkündür. Ancak şunu da belirtelim ki bu sürecin gerçekleşmesi için önemli olan tek şey klor atomlarının varlığı değildir. Tepkimenin tetiklenmesi için gerekli olan ışığın yanı sıra ortam sıcaklığının da yeteri kadar düşük olması önemlidir.

     

    Bu yüzden ozon tabakasındaki incelmenin en çok olduğu yerlerin başında Güney Kutbu gelir. Ölçümler her yıl ağustos ayının sonlarında incelmenin başladığını ve ekim ayında “ozon deliğinin” oluştuğunu gösterir. 1987 yılında imzalanan Montreal Protokolü içeriğinde kloroflorokarbonlu maddeler bulunan malzemelerin kullanımını yasaklıyordu.

     

    Yakın zamanlarda Science’ta yayımlanan bir makale, alınan önlemlerin sonuç vermeye başladığını ve ozon tabakasının iyileşme eğiliminde olduğunu gösteriyor. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde çalışan Prof. Dr. Susan Solomon ve arkadaşlarının yaptığı çalışmalara göre Güney Kutbu’ndaki ozon deliğinin alanı 2000 yılından bu yana 4 milyon km2 azaldı. Üstelik iyileşmenin altında yatan ana nedenin atmosferdeki klor miktarında yaşanan düşüş olduğu belirtiliyor. Solomon’a göre gelecekte de atmosferdeki klor miktarının azalmaya devam etmesi durumunda 2050 yılına gelindiğinde ozon deliği tamamen yok olabilir.

     

    Kaynak: Solomon, S. ve ark., “Emergence of healing in the Antarctic ozone layer”, Science.

  • Çekisan Çevre Mühendisi İş İlanı Tanımı: Akaryakıt depolama sektöründe faaliyet göstermekte olan firma bünyesinde istihdam edilmek üzere, SEÇG-K (Sağlık-Emniyet-Çevre-Güvenlik-Kalite) Sorumlusu olarak çalışacak Çevre Mühendisi alınacaktır.

     

    Shell & Turcas Petrol A.Ş., 1993 yılında operasyona başlayan İstanbul’da kurulu Çekisan Depolama Hizmetleri Ltd’in %50 oranında hissedarıdır. Shell & Turcas Petrol A.Ş.’nin Çekisan’daki ortakları BP (%35) ve Exxonmobil (%15) firmalarıdır. Çekisan 1993 yılında Exxonmobil’e ait Çekmece Terminali, Shell’e ait İskenderun terminali ve Shell ile Exxomobil firmalarının ortak sahipleri olduğu Antalya Terminalleri’nin Çekisan tarafından kiralanmasıyla operasyona başlamıştır. İskenderun Terminali’nin 2007 yılında sistem dışına çıkartılması sonucu terminal sayısı ikiye düşen şirketin Çekmece Terminali 75.636 m³, Antalya Terminali 36.805 m³ depolama kapasitesine sahiptir.

     

    Çekisan Çevre Mühendisi İş İlanı Aranan Nitelikler:

    • Üniversitelerin Çevre Mühendisliği Bölümü’nden mezun
    • Antalya’da ikamet eden
    • Çevre ve İSG mevzuatlarına hakim
    • Çevre Görevlisi Belgesine sahip
    • ISO 14001 belgesine sahip, tercihen daha öncesinde ISO kurulumu yapmış
    • İngilizce bilen
    • Tercihen A Sınıfı İş Güvenlik Uzmanlığı belgesine sahip
    • Bay adaylar için askerlik ile ilişiği olmayan

     

    Yukarıda belirtilen özelliklere sahip Çevre Mühendisi adaylarının fotoğraflı öz geçmişlerini verilen mail adresine yollamaları gerekmektedir. Mail dışında yapılacak başvurular değerlendirmeye alınmayacaktır.

     

    Çekisan Depolama İletişim Bilgileri:
    Firma/Kurum Ünvanı: ÇEKİSAN DEPOLAMA HİZM. LTD. ŞTİ.
    E-posta: Orkun.sekitmez@cekisan.com.tr
    Tel: 0(242) 259 13 41
    Adres: Liman Mah. 60. Sok. No:25 Konyaaltı-ANTALYA

     

    Çevre Mühendisi İş İlanı Son Başvuru Tarihi: 15.12.2016

  • Atık sıcak sudan elektrik üretebilen yeni bir motor teknolojisi yüzlerce farklı iş kolunda enerji tüketimini ve karbon salımını azaltma potansiyeli taşıyor. Merkezi Dublin’de olan Exergyn ürettiği bu yeni teknolojinin ilk denemelerini önümüzdeki yıl gerçekleştirmeyi planlıyor.

     

    Exergyn yetkililerinin belirttiğine göre endüstriyel süreçlerde atık sıcak su olarak bir yılda kaybedilen ısı miktarı Suudi Arabistan’ın bir yılda ürettiği petrol ve gazın enerjisinin iki katına yakın. Şirketin CEO’su Alan Healy dünyada çok fazla atık sıcak su bulunduğunu, çoğu durumda da atık ısıdan kurtulmak için enerji harcandığını belirtiyor. Örneğin yük gemilerinde motoru soğutmak için su pompalanıyor ve sıcak su denize dökülüyor. Veri merkezlerinde ise sağlayıcıların çıkardığı ısıyı uzaklaştırmak için bolca elektrik harcayan fanlar kullanılıyor. Boşa harcanan bu enerjiyi tutmanın bir yolu bulunabilirse hem maliyetlerin hem de karbon salımının azaltılması sağlanabilir.

     

    Exergyn Drive adlı motorun çalışma ilkesi nitinol adı verilen bir nikel-kalay alaşımının sıra dışı özelliklerine dayanıyor. Nitinol eğilip bükülebiliyor ancak ısıtıldığında orijinal kristal kafes yapısına geri dönüyor. Nitinolün “şekil hafızası” özelliği onu pek çok uygulama için -örneğin tıbbi cihazlar ve NASA’nın Mars için ürettiği gezici araçların kırılmayan camları- cazip kılıyor. Nitinolün bir başka sıra dışı özelliğiyse çoğu malzemenin aksine soğutulduğunda hacimce büyümesi. Tıpkı su soğuduğunda donmaya yakınken hacminin büyümesi gibi.

     

    İşte Exergyn Drive’ı çalıştıran şey bu iki özellik. Cihazın içindeki bir metre uzunluğundaki nitinol kabloları demeti bir pistona bağlı halde duruyor. Sıcak ve soğuk su dönüşümlü olarak kabloların üzerinden geçiriliyor, bu da kabloların hızlı bir şekilde 4 cm kadar uzayıp kısalmasına ve dolayısıyla pistonun aşağı yukarı hareket etmesine neden oluyor.

     

    Hidrolik bir sistem bu güçlü çizgisel hareketi dairesel harekete çeviriyor, bu hareket de bir jeneratörün dönmesini sağlıyor. Motor atık sıcak sulardan sağlanan yaklaşık 200 kW (kilovat) ısıl güçten 10 kW elektrik gücü üretebiliyor. Bu çok yüksek bir verim gibi görünmese de cihaz öteki türlü boşa harcanacak enerjiyi bedavaya getirmiş oluyor

     

    Şirket cihazın tasarımını mükemmelleştirmek için üç yıl harcayarak cihazı milyonlarca devir dönmeye dayanabilecek hale getirmiş. Şirkete bu yeni teknolojiyi pazara sürebilmesine destek olmak amacıyla Avrupa Komisyonu’nun Horizon 2020 fonundan 2,5 milyon avroluk ödül verilmiş. Şimdi şirket, cihazı Dublin Havaalanı’nda ve iki katı atık sahasında denemeye hazırlanıyor. Üç denemede de Exergyn Drive teknolojisi -havaalanında bir gaz motorundan gelen, katı atık sahalarında ise biyogaz jeneratörlerinden gelen- sıcaklığı 90°C ya da daha düşük olan atık suları kullanacak.

     

    Şirket yetkilileri cihazın endüstri kaynaklı atık ısıdan yararlanmayı sağlamanın yanı sıra jeotermal enerji pazarını da genişleteceğini umuyor. Şu anda jeotermal kaynaklardan elektrik üretmek için çok sıcak ve yüksek debili su gerekiyor. Bu da çok derin ve geniş çaplı kuyulara ihtiyaç duyulması ve dolayısıyla sondaj maliyetlerinin hayli yükselmesi anlamına geliyor. Exergyn yetkililerinden Mike Langdon, daha düşük sıcaklıktaki ve düşük debideki suyla çalışabildiği için yeni cihazın daha fazla jeotermal alanı faydalı hale getirme potansiyeli olduğunu söylüyor.

     

    Exergyn’in yeni teknolojisinin uygulanabilirliği tabii ki üretiminin ucuz olmasına bağlı. Langdon cihazın yakıt masrafı olmaması ve mekanik basitliği sayesinde maliyetleri düşük tutabileceklerini, şu anda 1 MWs (megavat saat) elektrik gücü üretimini 40 avroluk bir maliyetle -petrolle ya da kömürle üretimden daha ucuza gerçekleştirebildiklerini belirtiyor.

  • Günlük yaşantımızı etkiler boyutta onlarca meteorolojik olay hayatımızın parçası olmuş durumda. Kırılan sıcaklık rekorları, sıklığı artan aşırı yağışlar ve kurak periyotlar, orman yangınlarındaki çoğalma ve daha birçokları… Peki, küresel ısınma ve iklim değişikliğinin sebepleri neler? Aslında küresel ısınma ve iklim değişikliği, dünyamızın içinde bulunduğu döngünün getirdiği doğal bir sürecin neticesi olarak karşımıza çıkıyor. Bu yönüyle küresel ısınma ve iklim değişikliği bir “döngü”nün ürünü… Ancak günümüzde tartışıldığı şekliyle özellikle sanayi devriminden sonra doğal ısınma sürecine dâhil olan insan faaliyetleri ise küresel ısınma ve iklim değişikliğinin ortadan kaldırabileceğimiz “sorun” boyutuna işaret ediyor.

     

    Dünyamız milyonlarca yıldır ısınıyor ve soğuyor, buzul çağları ve sıcak periyotlar birbirini kovalıyor. Bu döngü birbiriyle ilişkili birçok faktörün etkisiyle karmaşık bir hal alıyor. Dünya iklimini belirleyen en önemli faktör elbette güneş… Dünyanın güneşe göre konumu ve ekseninin yörüngesi ile yaptığı açı, sıcak ve soğuk dönemlerin belirleyicisi oluyor. Sırp bilim adamı Milutin Milankovitch 1930’lu yıllarda bu durumu açıklayan ve kendi ismi ile anılan döngünün, dünya iklimi üzerindeki etkisini ortaya koydu. Milankovitch Döngüleri; Yörünge Elipsinin Dışmerkezliği, Dönme Ekseninin Eğikliği ve Dönme Ekseninin Yalpası olarak isimlendiriliyor.

     

    Dünyanın güneş etrafındaki yörüngesinin Jüpiter ve Satürn gezegenlerinin çekim kuvvetiyle değişmesi neticesinde, dünyanın güneşe olan uzaklığı 95 bin yıllık periyot içerisinde değişiyor. Aslında mevsimlerin oluşması dünyanın güneşe olan mesafesi ile alakalı değil ancak, Jüpiter ve Satürn ile dünyanın çekim alanlarının etkileşimiyle dünyanın güneşe olan uç uzaklıkları arasında güneşlenme oranı açısından %8,6’lık bir fark bulunuyor. Bu durum Yörünge Elipsinin Dışmerkezliği olarak tanımlanıyor.

     

    Diğer taraftan hepimizin bildiği gibi dünyanın güneş etrafındaki yörüngesi (Ekliptik) ile ekseni arasında bulunan 23,27 derecelik açı mevsimlerin oluşmasını sağlıyor. İşte bu açı sabit değil ve 41 bin yıllık periyotta 22,1 derece ile 24,5 derece arasında değişiyor. Dönme Ekseninin Eğikliği olarak isimlendirilen bu durum, Yörünge Elipsinin Dışmerkezliğinden daha etkili bir faktör. Söz konusu açının büyümesi, her iki yarım küre için sert iklimleri beraberinde getirirken aksi durumda nispeten yumuşak periyotlar hüküm sürüyor.

     

    25 Bin Yıllık Yalpalama Hareketi

     

    Dönme Ekseninin Yalpası olarak isimlendirilen diğer bir döngü ise; tıpkı bir topacın kendi etrafındaki dönüşünü tamamlamaya yakın sağa sola yalpalaması gibi dünya eksenin de benzer bir hareket içerisinde olduğunu anlatıyor. Bu yalpalama neticesinde 25 bin yıllık periyotta dünyanın güneşe olan eksen eğikliğinin yönü değişim gösteriyor. Kuzey ve güney yarım kürelerin mevsimsel açıdan yer değiştirmesi olarak da değerlendirilebilecek bu durum iklim üzerinde büyük etkilere sebep olabiliyor.

     

    Dünyanın bu hareketleri sonucunda zaman zaman soğuk dönemler yaşandığı ve bu soğuk dönemler içinde 100.000 yıllık periyotlarda 10.000 yıl süreyle sıcak dönemler geçirdiği biliniyor. İçinde bulunduğumuz dönem Kuzey Yarım Küre açısından değerlendirildiğinde ısınma periyodunun yaşandığı 10 bin yıllık süreç içerisinde olduğumuz görülüyor. Isınmanın doğal olarak gittikçe arttığı bir dönemde bulunuyoruz. Zaten ısınmakta olan dünyamızı yaşam tarzımızın etkisiyle bir de biz ısıtmaya devam edersek karanlık bir gelecek kaçınılmaz olabilir.

     

    Dünyamızın ısı ve ışık kaynağının iklim üzerindeki etkisi yalnızca dünyamızın yörüngesel hareketlerinden kaynaklanmıyor. Güneş aktivitelerinin arttığı dönemlerde ortaya çıkan ve güneş lekesi olarak adlandırılan güneş yüzeyindeki siyah noktaların sayıları ile dünyamızın sıcaklığı arasında güçlü bir ilişki bulunduğu düşünülüyor. Bu ilişki, binlerce yıllık iklim verileri ile güneş aktivitelerinin istatistiki karşılaştırılmasına dayandırılıyor. Buna göre güneş lekelerinin çoğalması dünyanın ısınması yönünde bir etkiye sebep olurken aksi durumda soğuma meydana geliyor.

     

    M.Ö. 3000-1600, M.Ö. 100 – M.S. 300, M.S. 900-1300 ile 1850-2000 yılları arasında güneş lekelerinin sayısı artıyor. Aynı dönemlerde sıcaklıkların arttığı buzullarda ise gerileme ve incelme olduğu tespit edilmiş. Aksi yönde gelişme M.Ö. 1600-200, M.S. 300-800 ile M.S. 1350-1850 (Küçük Buzul Çağı) yılları arasında yaşanıyor. Sözü edilen bu dönemlerde sıcaklıklar lekelerin sayısına paralel olarak düşüyor, buzullar ise ilerliyor ve kalınlaşıyor.

     

    Dünyamızın ikliminin tayininde güneş büyük bir rol oynuyor fakat elbette tek faktörü teşkil etmiyor. Tektonik hareketler ve okyanus akıntıları da iklim üzerinde büyük etkilere sahip. Hepimizin çok iyi bildiği, dağların kıyıya paralel ya da dik uzanmasıyla Akdeniz ve Karadeniz gibi birbirinden oldukça farklı iklim şartlarının oluşması durumu tüm dünyamız için geçerli. Tektonik hareketlerle (yer kabuğunda meydana gelen hareketler) yer şekillerinin değişmesi okyanus ve hava akımlarının değişmesine sebep olacağından büyük çaplı iklim değişimleri meydana gelebiliyor.

     

    Diğer taraftan aktif volkanların patlamaları neticesinde atmosfere salınan maddeler de iklimi etkileyebiliyor.
    Volkanik aktiviteler sonucun su buharı, küller, SO2, CO2, NH4 gibi gazlar küresel iklimi değiştirebilecek ölçüde yoğunlaşabiliyor. Ayrıca volkanik kökenli tozlar güneş ışınlarının yeryüzüne gelişini engelleyeceğinden ısının düşmesine yol açabiliyor.

     

    İnsan Faaliyetlerinin İklime Etkileri

     

    Yaklaşık 4,5 milyar yıllık dünya tarihi boyunca çeşitli periyotlarda yaşanan doğal bir olay olarak karşımıza çıkan sürece sanayi devrimi ile birlikte insan etkileri de dâhil oldu. 19. Yüzyılın ortalarından itibaren insan faaliyetlerinin de iklimi etkilediği yeni bir döneme girildi.

     

    İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nde iklim değişikliği, “Karşılaştırılabilir bir zaman periyodunda gözlenen doğal iklim değişikliğine ek olarak, doğrudan ya da dolaylı olarak küresel atmosferin bileşimini bozan insan etkinlikleri sonucunda iklimde oluşan bir değişiklik” biçiminde tanımlanıyor.

     

    Sanayi devrimiyle birlikte, özellikle fosil yakıtların yakılması, ormansızlaşma ve sanayi süreçleri gibi çeşitli insan etkinlikleri ile atmosfere salınan sera gazlarının atmosferdeki birikimlerinde hızlı artışlar ortaya çıktı. Buna bağlı olarak şehirleşmenin de katkısıyla doğal sera etkisinin kuvvetlenmesi sonucunda, yeryüzünde ve atmosferin alt bölümlerinde sıcaklık artışları görülmeye başlandı.

     

    Atmosferdeki insan kaynaklı sera gazı birikimlerinde sanayi devriminden beri gözlenen artış halen devam ediyor. CO2, CH4 ve N2O birikimleri, yaklaşık 1750 yılından beri, sırasıyla %30, %145 ve %15 oranlarında arttı.

     

    CO2 emisyonlarındaki (salımlarındaki) insan kaynaklı artışların şimdiki hızıyla sürdürülmesi durumunda, sanayi öncesi dönemde yaklaşık 280 ppmv (milyon başına gaz yoğunluğu), 1994’de 358 ppmv olan CO2 birikiminin 21. yüzyılın sonuna kadar 500 ppmv’ye ulaşacağı öngörülüyor.

     

    Karbondioksit yoğunluğu son 800 bin yılda eşi görülmemiş seviyelere ulaştı

     

    İklim değişikliği dünyamız için en büyük çevresel, sosyal ve ekonomik tehditlerden birini teşkil ediyor. Önlem alınmaması halinde büyük felaketlerin yaşanması kaçınılmaz olacak.

     

    Günümüze kadar gerçekleştirilmiş en kapsamlı iklim değişikliği değerlendirmesi olarak kabul edilen ve 80 ülkeden 800 üzerinde bilim insanının katkısıyla hazırlanan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) Beşinci Değerlendirme Sentez Raporuna göre, karbondioksit konsantrasyonu son 800 bin yılda eşi görülmemiş seviyelere ulaştı. 1983 ve 2012 yılları arası, kuzey yarım kürede son bin 400 yılın en sıcak 30 yıllık dönemi yaşandı. 1880 ve 2012 yılları arasındaki dönemde kıtalar ve deniz yüzeylerinin ısı verileri birlikte değerlendirildiğinde, ortalama 0,85 derecelik bir ısınma artışı oldu.

     

    Emisyonları sınırlandıracak küresel eylemde bulunulmaması halinde IPCC’ye göre 2100 yılına kadar küresel sıcaklıklar 1,8 derece ila 4 dereceye kadar daha artabilir. Bu artış, sanayi öncesi zamanlardan beri kaydedilen sıcaklık artışının 2 °C’yi aşacağı anlamına geliyor.

     

    Yapılan gözlemler neticesinde deniz ve kıta buzullarının hem alansal hem de hacimsel olarak küçüldüğü ortaya çıktı. Yine yapılan gözlemler neticesinde okyanus sularının hacminin artmakta olduğu ve bunun deniz seviyesinde 10 ila 25 cm’ye varan artışa yol açtığı kaydedildi.

     

    Küresel ısınmanın etkileri, buzulların erimesi, deniz seviyesi yükselmesi, iklim kuşaklarının kayması gibi değişikliklerle sınırlı değil. Küresel ısınmanın sürmesi durumunda, aşırı hava olayları (şiddetli fırtınalar, kuvvetli yağışlar ve fırtına kabarmaları) gibi meteorolojik, bu olaylara bağlı olarak oluşan taşkınlar ve seller gibi hidrolojik ve uzun süreli kuraklık olayları ve çölleşme süreçleri gibi klimatolojik kökenli doğal afetlerin şiddetinde, sıklığında ve etkinlik alanında önemli artışların olabileceği ön görülüyor.

     

    Yenilenebilir Enerji Şart

     

    Dünya, Küresel Isınma ve İklim Değişikliğinin etkilerini durdurabilmek ve onlarla başa çıkabilmek için çözüm yolları arıyor. Genel olarak bu çözüm yolları iki kalemde ele alınıyor, Uyum (adaptation) ve Azaltım (mitigation). “Uyum” küresel ısınma ve iklim değişikliğinin neden olduğu etkiler ile birlikte yaşama kabiliyeti anlamında iken “azaltım” küresel ısınmayı belirli bir seviyede tutacak çalışmaları kapsıyor. Söz gelimi temiz enerji üretmek “azaltmaya”, modern sulama tekniklerinin kullanımını yaygınlaştırmak “uyuma” örnek gösterilebilir.

     

    Tüm dünyada insan kaynaklı küresel ısınmayı durdurmaya ve zararlarını azaltmaya yönelik iklim ve çevre dostu politikalar ve önlemler üzerinde tartışılıyor. Özellikle fosil yakıtların yerine yenilenebilir kaynakların kullanılması konusunda uluslararası bir çaba göze çarpıyor. Son yıllarda giderek artan oranlarda yenilenebilir enerjiye geçiş söz konusu. Bu konuda Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IRENA) 2015 yılına ilişkin açıkladığı veriler ise umut verici. IRENA’nın paylaştığı verilere göre geçtiğimiz yıl yenilenebilir enerji kapasitesi %8,3 büyüme kaydetti. Bu artışla birlikte dünyadaki yenilenebilir enerji kurulu gücü 1,985 gigavat’a ulaştı.

     

    Petrol ve doğal gaz gibi fosil kaynakların fiyatlarında yaşanan düşüşlere rağmen yenilenebilir enerji kaynaklarına olan bu ilgi gelecek için iyimser bir tablo ortaya koyuyor. Özellikle teknolojik ilerlemenin etkisiyle yenilenebilir enerji maliyetlerindeki düşüş, bu kaynakların sosyal ve çevresel faydaları konusunda artan farkındalık gibi etkenler yenilenebilir enerjiye olan ilgiyi arttırıyor.

     

    Son beş yıllık dönemde ise küresel yenilenebilir enerji kapasitesi üçte bir oranında arttı. Bu artışın lokomotifi ise rüzgar ve güneş enerjisine yapılan yatırımlar oldu. 2010 yılından bu yana rüzgar kurulu gücü %17, güneş kurulu gücü ise %37 artış gösterdi. Aynı dönemde rüzgar enerjisi maliyetleri %45 azalırken güneş enerjisi maliyetindeki düşüş %80’lere ulaştı.

     

    Öte yandan son beş yıllık dönemde hidroelektrik enerji kapasitesindeki artış %3 seviyesinde gerçekleşti. Hidroelektrik kapasitesindeki artışın rüzgar ve güneşe kıyasla düşük kalmasının sebebi ise hidroelektrik potansiyelin zaten büyük oranda devreye alınmış olması. Aynı dönemde jeotermal enerji kapasitesi ise %5 oranında artış gösterdi.

     

    Ülkemizde de son yıllarda yenilenebilir enerjinin kullanıma alınması yönünde büyük bir çaba ve bu çabanın getirdiği önemli bir başarı söz konusu. Özellikle hidroelektrik, rüzgar ve jeotermalde önemli ilerleme kaydedilmiş durumda. Ülkemizde 2015 yılında 264 milyar kilovat-saat, elektrik üretildi. Bu üretimin %37,8’i doğal gazdan, %28,4’ü kömürden, %25,8’i hidrolikten, %4,4’ü rüzgardan, %1,3’ü jeotermalden ve %2,2’si diğer kaynaklardan elde edildi. 2015 yılında üretilen enerjinin yaklaşık %32’si yenilenebilir enerji kaynaklarından temin edildi.

     

    Diğer taraftan 2015 yılı sonu itibarı ile ülkemizin kurulu gücünün kaynaklara göre dağılımına bakıldığında; %35,4 hidrolik, %29 doğal gaz, %20,6 kömür, %6,2 rüzgâr, %1 jeotermal ve %8’inin ise diğer kaynaklardan oluştuğu görülüyor. Yani ülkemizin kurulu kapasitesinin %42’den fazlasını yenilenebilir kaynaklar teşkil ediyor.

     

    Karbon Emen Ormanlar Karbon Salan Alanlara Dönüşebiliyor

     

    Ormanlar fotosentez süreci vasıtasıyla karbondioksiti atmosferden uzaklaştıran en önemli yutak alanlar olarak görev görüyorlar. Bir ağaç yılda ortalama olarak 1 ton karbondioksiti gövde, yaprak, dal ve köklerinde depoluyor. Bu bakımdan ormanlar küresel ısınma ve iklim değişikliği ile mücadelede karbondioksitin depolandığı bir hazne görevini üstleniyor.

     

    Diğer taraftan ormanların çeşitli yollarla tahrip edilmesi depolanan karbonun salınmasına neden oluyor. Yutak alan olarak görev yapan ormanlar tahrip sebebiyle karbon salınımına neden olan alanlara dönüşüyor. Dünyada her yıl 13 milyon hektar civarında orman alanı tahrip ediliyor. FAO’ya (Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü) göre ormansızlaşma ve orman bozulmasından kaynaklanan emisyonların toplam emisyonlar içindeki payı 2011 yılında %18 seviyesinde gerçekleşti.

     

    Orman yangınları, orman alanlarının farklı arazi kullanım şekillerine dönüştürülmesi, kaçak kesimler, ölü organik maddenin çürümesi, orman hastalıkları ve zararlıları sebebiyle dünyamızın orman varlığı tehlike altında bulunuyor. Özellikle dünyamızın akciğerleri olarak değerlendirilen yağmur ormanlarının tahrip edilmesi küresel ısınmanın etkilerinin daha ağır olarak hissedilmesine sebep olabilir.

     

    Alınması Gereken Diğer Tedbirler

     

    • Yenilenebilir enerjinin artırılması dışında önemli bir diğer konuyu da tüm sektörlerde enerji verimliliğinin ve tasarrufunun arttırılması oluşturuyor.
    • Fosil yakıt yakma teknolojilerinin iyileştirilmesi ile birleşik ısı ve güç santrallerinin yaygınlaştırılması da alınması gereken tedbirler arasında yer alıyor.
    • Daha az CO2 salan yakıtlara dönüşüm, küresel ısınmanın azaltılması hususunda önem taşıyor.
    • Kent içinde raylı toplu taşımacılığın, şehirlerarası yük ve yolcu taşımacılığında ise demiryollarının ve denizyollarının önemsenmesini ve uygulanmasını içeren tedbirler alınması büyük önem taşıyor.
    • Ulaştırma ve kent içi trafik sistemlerinin, motorlu taşıtların daha az yakıt tüketmelerini sağlayabilecek biçimde düzenlenmesi gerekiyor.
    • Hibrit elektrikli araçların geliştirilmesi ve yaygınlaştırılmasına yönelik destek ve teşviklerin artması gerekiyor.
    • Karbon yakalama ve depolama gibi yeni teknolojilerin yaygınlaştırılması da dünyamızın geleceğine katkı sağlayacak.
Sayfa 3 Toplam: 60« First...2345102030...Son Sayfa »

Copyright © 2013 - 2017 • Tüm Hakları Saklıdır.