Menkon Çevre Mühendisi İş ...

Menkon Çevre Mühendisi İş İlanı: ÇED, Çevre Danışmanlığı, Su Arıtma ve Madencilik sektöründe faaliyet gösteren ...

Plastik Malzemelerin Geri Dön...

Plastik malzemeler ham petrol, doğal gaz ve kömür gibi yenilenemeyen enerji kaynaklarından elde ediliyor. ...

  • Sığmıyoruz: İnsan türü, günümüzde hızla çoğalıyor. Çoğaldıkça da gerekli gereksiz ihtiyaçları doğrultusunda doğal alanları istila ediyor. Birleşmiş Milletler’in tahminine göre nüfus artışı ve bu artışa karşılık veremeyen doğal kaynaklar nedeniyle 21. yüzyılın ilk yarısında dünyadaki açlık tehlikesinin boyutları, tahmin edilemeyen ölçülere ulaşacak. Açlık tehlikesi önlenemediği takdirde sekiz yüz milyon insanın öleceği, bunun iki yüz milyonunun beş yaşın altındaki çocuklar olacağı bildiriliyor.

     

    Kararıyoruz: Sahile yapılan otoyol, Türkiye’nin akciğeri denebilecek ölçüde “yeşil” potansiyele sahip Karadeniz Bölgesi’ni denizden kopararak, yalnızca “kara” yaptı. Doğanın on binlerce yılda oluşturduğu muhteşem bir dizge ve muhteşem bir güzellik, en fazla 50-60 yıllık bir ekonomik çıkar uğruna yok edildi. Ya sonrası? Daha bugünden erozyon, heyelan, yol yapımı, madencilik, nüfus artışı, plansız tarım ve ormancılık tehdidiyle bunalan bölgenin geleceği sizce nasıl olabilir?

     

    Çölleşiyoruz: Dünya ekonomisi, coğrafyası, iklimi ve toplumsal düzenleri sessiz bir krizin içinde. Tüketim alışkanlıkları yüzünden her geçen yıl doğal alanlardan elde edilen ürünlere talep artmakta. Daha fazla buğday, mısır, pirinç, şekerkamışı, meyve sebze, kereste elde etmek için bitme sınırındaki toprak daha fazla tahrip ediliyor. Bir yıl içinde sadece Türkiye’de 1.4 milyar ton toprak kaybediliyor. Dünyanın yeşil rengi sarardı. Ganj, Mississippi, Huang Hi, Nil, Amazon, Mekong gibi dünyanın en büyük ırmakları başta olmak üzere tüm akarsular sapsarı akıyor. Bir süre sonra yerkabuğunda kara toprak kalmayacak.

     

    Biyolojik Kıyamet: Dinozorların yok olduğu 65 milyon yıl öncesinden bugüne, yeryüzünde bu büyüklükte bir tür çeşitliliği kaybı yaşanmadı. Çağdaş insanın gerçekleştirdiği canlı türü katliamı, yakın jeolojik devirlerde gözlenen tür kayıplarından 400 kat daha hızlı.

     

    Son 100 yılda yaklaşık 30 bin bitki türü yok oldu. Günümüzde her gün üç canlı türünün soyu tükeniyor. 1950 ile 1980 yılları arasındaki otuz yıllık kısa dönemde dünya ormanlarının %25’i yok edildi. Yeryüzündeki yaşamın 500 milyon yıllık tarihinde hiçbir canlı türü, biyosferi bu ölçüde tahrip etmedi, tahrip edebilecek güce ulaşmadı.

     

    Deniz Bitti: Denizlerdeki doğal yaşam tablosu giderek kararıyor. Tanımlanabilen 24 bin türle omurgalıların en kalabalık ailesi olan balıklar hızla azalıyor. Yaşama alanlarının başta kirlilik olmak üzere birçok nedenden değişimi, yok edilen kıyı ekosistemleri, büyük bir hızla tahrip edilen mercanadalar ve aşırı avcılık balıkları ve diğer deniz canlılarının soyunu tehlike altına sokuyor. Denize atılan küçük bir naylon torba bile, onu denizanası sanan bir deniz kaplumbağasının midesine inerek ölümüne neden oluyor. Şu anda dünya denizlerindeki tüm balık türlerinin üçte biri yok olma tehdidiyle karşı karşıya… Bir düşünün: Çok değil, 25-30 yıl öncesinde deniz kaplumbağalarının, Akdeniz foklarının yaşadığı Marmara Denizi’nde kaç balık türü kaldı?

  • Toplu taşıma alternatifine rağmen fosil yakıt tüketerek otomobil kullanmayı tercih eden kişi, küresel ısınmada kendi payını düşünmek istemez; buzdağlarının hızla eridiğini, yağışların ve su rezervlerinin azaldığını ispatlayan resimler, videolar ve sayısal değerler, riski anlaşılır kılmıştır.

     

    Trafik kazalarının ve küresel ısınmanın sebep­lerinin aynı olduğunu söylemek çok iddialı olmaz. Bu sebepler üç kategoride ele alınabilir: ülkemizde yıllardır karayolu ağırlıklı ulaşım politikalarının izlenmesi, buna bağlı olarak ortaya çıkan otomobil merkezli ulaşım sistemleri ve bu koşullara uyum sağlayan insan davranışları.

     

    9. Ulusal Kalkınma Planında, ülkemizde taşıma türleri açısından dengesiz ve verimsiz bir ulaşım sisteminin varolduğu; yurtiçi yük taşımacılığında karayolu payının % 90 seviyesine ulaştığı, demiryolu payının % 4.7 olduğu, denizyolu payının % 2.8 olduğu belirtilmiştir. Oto­mobil merkezli ulaşım sistemleri, özellikle kent içi ulaşımda yürüme, bisiklet kullanma ve toplu taşı­ma imkânlarını zayıflatmakta, hem can güvenliği hem de çevre açısından tehdit oluşturmaktadır. Trafik İstatistik Yıllığı verilerine göre, Türkiye’de otomobillerin bütün motorlu taşıtlara oranı 1973 yılında % 34.8 iken, 2002 yılında % 53.7 olmuş­tur. İstanbul’da trafiğe çıkan motorlu taşıtların % 88.1’i hususi, % 11.5’i ticari, % 0.4’ü resmi araçtır. İstanbul’da otomobillerin hususi amaçlı kullanım oranı ise % 98.5’tir.

     

    Trafik kazalarının % 54’üne otomobiller karışmaktadır. Otomobilli kazaların % 40.76’sı yerleşim yerlerinde, % 13.41’i yerleşim yerleri dışında ger­çekleşmektedir. Bu oranlar, otomobillerin trafik kazalarında belirleyici olduğunu göstermektedir. Buradan hareketle, otomobilleşmenin artmasıyla trafikte insan hayatı için risklerin de arttığını söylemek mümkündür.

     

    Bugün dünyadaki petrol tüketiminin % 48’i ulaşım sektöründen, sera etkisi yaratan karbondioksit salımının en az % 28’i ulaşım araçlarından, bunun % 84’ü karayolu ulaşımından kaynaklanmaktadır. Bu oranlar, ulaşım sektörünün çevre üzerinde cid­di bir tehdit oluşturduğunu ortaya koymaktadır.

     

    Payımıza düşen sorumluluğu düşünmek

    Ulaşım sistemlerinin otomobil mer­kezli olmasında, otomobilin ülkenin ekonomik gücünün göstergesi olarak kabul edilmesi kadar, hayat tarzının, kimliğin ve kişisel gücün göstergesi ola­rak da algılanması yatmaktadır. Trafik güvenliği ve çevre koruma konularına önem atfedilmeyen ülkemizde, açık, tutarlı ve kişisel tercihlere imkân vermeyen toplumsal kurallar bulmak zor­dur. Otomobil kullanıp kullanmama, trafik kurallarına uyup uymama gibi davranışlarımızın ortak paydası, kişisel tercihlere bırakılmış olmasıdır. Çocuk­luğumuzun, trafik güvenliği ve çevre koruma konularında olumlu örnek davranışlar açısından zayıf bir ortamda geçmesi, olumlu tutumların oluşmasını zorlaştırmaktadır.

     

    Henüz gerçekleşmeyen, ne zaman gerçekleşeceği bilinmeyen ve sonuçları belirsiz olan durumlar için tavır almak soyut düşünme becerisi gerektirir. Za­man kaybetmek istemediği için kırmızı ışıkta geçen sürücü açısından “zaman kazancı” hemen ortaya çıkan kesin bir sonuçken, polisin kırmızı ışık ihlalini belirlemesi ve ceza kesmesi geç ortaya çıkan bir sonuçtur. Toplu taşıma alter­natifine rağmen fosil yakıt tüketerek otomobil kullanmayı tercih eden kişi, trafik tıkanıklığında ve küresel ısınmada kendi payını düşünmek istemez, in­sanlar küresel ısınmanın etkilerini, yaşadığımız zaman ve mekânda -şimdi ve burada- somut olarak gözleyene kadar konuya duyarlılık kazanmamıştır. Son yıllarda, buzdağlarının hızla eridiğini, kutup ayılarının öldüğünü, yağışların ve su rezervlerinin azaldığını ispatla­yan resimler, videolar ve sayısal değer­ler yayımlandıkça “risk” herkes için an­laşılır hale gelmiştir.

     

    Belediyelerin, yürümeyi, bisiklet kullanmayı ve toplu taşıma araçlarını tercih eden kent sakinleri için, otomo­bile alternatif, güvenli, konforlu ve te­miz ulaşım imkânları sunması şarttır. Otomobil sahibi olan veya olmak is­teyen kent sakinlerinin ise yürümeyi, bisiklet kullanmayı ve toplu taşıma imkânlarından faydalanmayı sağlık­lı ve çevreye dost alternatifler olarak görmeye başlaması gerekmektedir.

  • Lif, yeterli uzunluk, incelik ve mukavemete sahip, esnek eğirilebilir özellikteki tekstil hammaddesidir. Doğal lifler içinde önemli bir grubu oluşturan bitkisel lifler, bitkinin hangi bölgesinden elde edildiği esas alınarak sınıflandırılır.

     

    Bitkisel lifler kimyasal olarak büyük oranda selülozdan oluştukları için selüloz esaslı veya selülozik lifler olarak da isimlendirilir. Fakat her lif, selülozun yanında pektin, lignin, hemiselüloz gibi başka maddeleri de farklı oranlarda içerir. Bu maddelerin cinsi, miktarı ve lifin bitkiden elde edildiği bölge, o lifi diğer bitkisel liflerden ayıran özellikler kazandırır. Örneğin; pamuk bitkinin tohumundan elde edilir ve hiç lignin içermez. Oysa jüt bir gövde lifidir ve selülozun yanında lignin de içerir. Bu yüzden pamuğa göre farklı özelliklere ve kullanım alanına sahiptir.

     

    Bitkisel lifler selülozun dışında içerdikleri maddelere göre de üç ana gruba ayrılır:

    • Yüksek oranda selüloz içeren, çok az başka madde bulunduran lifler (normal selülozlu lifler): Pamuk
    • Selülozun yanında en çok pektin içeren lifler (pektoselülozlu lifler): Keten, kenevir
    • Selülozun yanında en çok lignin içeren lifler (lignoselülozlu lifler): Jüt, sisal

    Pamuk

    Hem lif hem yağ bitkisi olan pamuk, birçok sanayinin temel hammaddesini karşılar. Doğal lifler içerisinde en çok üretilen ve tüketilen lif pamuktur.

     

    Pamuk, lifi işlenen ilk bitkilerdendir. Hindistan’da en az 5000, Peru’da 4500 yıl önce pamuk tarımının yapılarak pamuktan kumaş dokunduğu arkeolojik kazılarla belirlenmiştir. Asurlular bu sanatı 3000-3500 yıl önce öğrenmiştir. Pamuğun Akdeniz sahillerinde yetiştirilmesi 2200 yıl önce Mora yarımadasının batısındaki küçük bir adada başlamış, ardından büyük bir pamuk ekim alanı oluşturulmuştur. Akdeniz’ in liman şehirlerinde dokunan pamuklu kumaşlar, altınla aynı değerde kabul edilmiştir. Farklı kıtalardan farklı kromozom ve genetik yapılı pamukların çıkması, pamuğun dünyanın değişik bölgelerinden türediğini ortaya koymaktadır.

     

    Pamuk Anadolu’ya 1900 yıl önce Hindistan’dan getirilmiş, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde tarımı yapılmıştır. Bu dönemlerde ekilen pamuk çeşitleri kapalı kozalı Eski Dünya pamuklarıdır. 19. yy. dan itibaren ise, dönemin uluslararası taleplerine uygun Yeni Dünya orijinli, açık kozalı Upland çeşitleri getirilip ekilmeye başlanmış ve Osmanlı Devleti 27.01.1862 tarihli genelgeyle pamuk tarımını geliştirmek için geniş önlemler almıştır. Asıl gelişme ise cumhuriyet döneminde olmuştur. Pamuk ıslah istasyonları kurulmuş ve ABD’den getirtilen çeşitlerle pamuk araştırmaları başlatılmıştır. Günümüze kadar geliştirilerek sürdürülen bu araştırmalar sonucunda, ülke ve uluslararası pazar istekleri ile bölge ekolojilerine uygun birçok pamuk çeşidi elde edilmiştir. Türkiye bugün dünya çapında önemli bir pamuk üreticisi ve tüketicisidir. Lif pamuk üretimimizin yaklaşık %50’si Güneydoğu Anadolu bölgesinde, %28’i Ege bölgesinde, %21’i Çukurova ve %1’i Antalya yörelerinde gerçekleştirilmektedir.

     

    El veya makine ile hasat edilen pamuğun tekstil sanayiinde kullanılabilmesi için üzerinde geliştiği tohumundan ayrılması gerekir. Pamuk liflerini tohumundan ayırma işlemine çırçırlama adı verilmektedir. İplikhaneye gönderilecek lifleri elde etmek için merdaneli veya testereli çırçır makinesi kullanılmaktadır. Çırçırlanan pamuk lifleri çırçır fabrikalarında TS2359’a uygun olarak balyalanır ve alınıp satılmaya, işlenmeye hazır hale getirilir.

     

    Pamuğun fiyatının belirlenmesinde lif özellikleri önemlidir. Farklı özelliklerdeki pamuk liflerinin tekstil sanayinde birlikte işlenmesi pek çok sorunlara yol açmaktadır. Bu nedenle pamuk lifinin sınıflandırılması üretici kadar tekstil endüstrisini de yakından ilgilendirir. Pamuk standartı zorunlu standarttır. Lifler tek balya usulü veya sondaj usulü ile kontrol edilir. Her ne kadar sondaj usulü kontrol terk edilip, tüm kontrollerin tek balya usulüne göre yapılması hedeflense de, pratikte sondaj usulü kontrol da yapılmaktadır.

     

    Lifler sondaj usulüne göre sınıflandırılırken lif uzunluğu ve renk dikkate alınmaktadır. Tek balya usulü ise, lif uzunluğu ve rengin yanında tekstil sanayii için önemli olan çırçırlama şekli, yabancı madde miktarı, lif inceliği, mukavemeti, olgunluğu, elastikiyeti ve kısa-ölü lif yüzdesi gibi özellikleri de kapsar. Türkiye’de üretilen pamukların tip numuneleri, çırçırlama şekli ve üretim bölgesi esas alınarak belirlenmiştir. Kontrol edilip, standartları belirlenen pamuk balyalarının üzerine kaşe ve etiketler vasıtasıyla bu bilgiler aktarılmaktadır.

     

    Pamuk son tüketiciye ulaşıncaya kadar uzun bir pazarlama kanalından geçmektedir. Kanalın başlangıcında üretici yer alır. Türkiye’de üreticilerin büyük çoğunluğu ürünlerini kütlü pamuk, çok az bir kısmı ise çırçırlanmış preseli olarak satmaktadır. Çırçıra, tüccara ve kooperatiflere gelen lif pamukların önemli bir kısmı ticaret borsaları aracılığı ile pazarlanmaktadır. Borsalar genellikle pamuk üretim bölgelerinde kurulmuştur. Ancak salon işlemi olan borsalarda pamuğun alım-satımı borsa içinde gerçekleşir. Salon işlemi olmayan borsalarda ise borsa dışı işlemler tescil edilmektedir. Pamuk fiyatı salon işlemi olan Borsalarda alıcı ve satıcının karşı karşıya gelmesi ile oluşan piyasada belirlenir.

     

    Küresel lif ihtiyacının hemen hemen yarısını karşılayan pamuğun tarımında büyük oranda kimyasal ilaçlar kullanılmaktadır. Pamuğun yağ bitkisi olduğu gözardı edildiğinden, zaman zaman besin olarak kullanılan bitkilerden çok daha yüksek miktarda ve daha tehlikeli kimyasal maddeler tercih edilmektedir.

     

    Bu durum çevre ve insan sağlığı açısından sorun yarattığından, son yıllarda pamuk üretim ve tüketiminde tarım ilaçlarının kullanımını azaltmaya yönelik üç eğilim ortaya çıkmıştır.

    • Renkli pamuk
    • Organik pamuk
    • Genetiği değiştirilmiş pamuk

    Renkli pamuk doğal halinde renkli olduğundan boyarmadde kullanımına bir alternatif olarak görülmektedir. Ancak renkli pamuğun komşu tarlalardaki beyaz pamukla tozlaşma ihtimali, bazı lif özelliklerinin piyasada tercih edilen beyaz pamuk liflerine göre daha düşük olması, renk sayısının çok sınırlı olması yaygınlaşmasını engellemiştir.

     

    Organik pamuktan yapılmış tekstil ürünlerinin tüm üretim aşamaları belirli standartlara uyarak sertifikalandırılmalıdır.

     

    GDO pamukta, pamuğun genleri değiştirilerek, bir takım kimyasal ilaçlara gerek kalmadan, dolayısıyla çevreyi kirletmeden pamuk tarımı hedeflenmektedir. Örneğin; Bollgard® II isimli GDO pamuğa Bacillus thuringiensis (Bt) isimli bakteriden iki gen aktarılmıştır. Bu iki gen, zehirli protein üreterek pamuğu yiyen zararlıları öldürüp, herhangi bir tarım ilacına gerek kalmadan mücadele imkanı sağlamaktadır. Bu GDO pamuğun pestisit kullanımını %80 oranında azalttığı iddia edilmektedir. Ancak pamuğun ürettiği zehirli proteinin yararlı böcek ve tırtıllara, gıda endüstrisinde kullanılan pamuk yağı dolayısıyla da insanlara ve çevreye etkisi tartışılmaktadır.

     

    Doğal oluşu, teri emişi, yüksek sıcaklıklarda yıkanıp ütülenebilmesi, hijyenik ve konfor özelliklerinin iyi olması nedeniyle pamuk, günlük yaşamımızda gazlı bez, çarşaf, havlu, dikiş ipliği, giyim eşyası gibi çok farklı yerlerde kullanım alanı bulmaktadır.

     

    Keten

    Keten bitkisi lifi, yağı ve tohumu için yetiştirilir. Tohumu hem yağ elde etmek, hem tıbbi amaçlar için kullanılır. Küspesi hayvan yemi olarak değerlendirilir. Fakat pamuk gibi ketene de asıl değer kazandıran, lifidir.

     

    Tüm bitkisel liflerde olduğu gibi keten de ağırlıklı olarak selülozdur. Selülozun yanında lignin, pektin, hemiselüloz gibi maddeler de bulunur.

     

    Keten lifleri en az 5000 yıldır eğirilip dokunmaktadır. Antik Mısır’da çok ince lifler firavunların mumyalanmasında kullanılırken, Avrupa’da giyimde keten lifi kullanımı Neolitik dönem kadar dayanmaktadır.

     

    Keten 30’dan fazla ülkede yetiştirilmektedir. Dünyanın lider keten lif üreticileri Çin, Rusya, Belarus ülkeleri ve Fransa’dır. Türkiye’de keten üretimi çok azaldığından, lif ihtiyacı ithalat yoluyla karşılanmaktadır.

     

    Hasat edilen ketenin tekstil sanayinde kullanılabilmesi için öncelikle bitkinin gövdesinden ayrılması gerekir. Çünkü keten lifleri bitkinin gövdesinde gelişmekte ve hüzme denilen lif demetleri halinde bulunmaktadır.

     

    Liflerin bitki gövdesinden iki yöntemle ayrılır:

     

    a. Mekanik: Keten yivli silindirlerin arasından geçirilir, ezilip kırılarak liflerine ayrılır. Gövdenin kabuk kısmı odun kısmından ayrılır.

     

    b. Havuzlama: Daha çok bu yöntem kullanılır. Sak veya kabuk, suda veya çiğde bekletilerek mikroorganizmaların etkisi altında çürütülür. Bakteri ve mantarlar çoğalarak dış pektini uzaklaştırıp, lifleri huzmeler halinde gövdeden ayırır. Enzim teknolojisindeki gelişmelerin sonucunda pektin uzaklaştırma hazır pektinaz enzimleriyle de yapılabilmektedir.

     

    – Biyolojik havuzlama
    – Çiğde çürütme
    – Durgun suda havuzlama
    – Akar suda havuzlama
    – Ilık veya sıcak suda havuzlama
    – Enzimlerle havuzlama
    – Kimyasal maddelerle havuzlama

     

    Bu yöntemler ayrı ayrı veya birlikte uygulanabilir. Pamuktan daha sağlam oluşu, doğal görünümü, konfor özelliği ile keten günümüzde ev tekstili, giyim eşyası, sigara kağıdı, otomotiv sanayi gibi farklı yerlerde kullanılmaktadır.

     

    Pamuk ve keten dışında diğer bitkisel lifler de giyim, ev tekstili, otomotiv ve inşaat sanayii için kompozit, hijyenik ürünler, kağıt para gibi değişik yerlerde kullanılmaktadır.

     

    Kaynaklar
    1. Yazıcıoğlu G. Pamuk ve Diğer Bitkisel Lifler,1999, Dokuz Eylül Üniversitesi Mühendislik Fak. Yayınları No:274, İzmir, sf: 1-9, 50-55, 202-209
    2. Kicińska-Jakubowska A, Bogacz E, Zimniewska M. 2012, Journal of Natural Fibers,9,p:150–167
    3. http://www.tarispamuk.com.tr/
    4. Pamukların Standardizasyonuna İlişkin tebliğ(14/ağustos/2012 tarihli)
    5. http://www.csiro.au/en/Outcomes/Food-andAgriculture/bollgard.aspx
    6. www.connectotel.com/gmfood/gmcwrong.html
    7. Ticaret Borsaları ve İzmir Ticaret Borsası Kitabı (100.yıl etkinlikleri Yayın No:42)
    8. http://www.naturalfibres2009.org/en/iynf/media.html
    9. [http://www.curatorsoflifestyle.com/public/uploads/flax_plant_linen.jpg
    10. http://archive.nrc-cnrc.gc.ca/eng/news/nrc/2009/10/07/natural-fibres.html
    11. http://www.curatorsoflifestyle.com/public/uploads/flax_plant_fields.jpg
    12. Pedrolli DB, Monteiro AC, Gomes E, Carmona EC. 2009, The Open Biotechnology Journal, 3, p:9-18
    13. Kashyap DR, Vohra PK, Chopra S, Tewari R. 2001, Bioresource Technology, 77, p:215-227

  • Analitik Çevre Analiz İş İlanı Tanımı: Firmamız bünyesinde istihdam edilmek üzere, iş hijyeni ve baca gazı emisyonu ölçümlerinde görev alacak çalışma arkadaşları aranmaktadır.

     

    Gelişen dünyada karşılaşılan en büyük sorunlardan biri de çevre kirliliğinin artması ve alınan tedbirlerin yeterli olmamasıdır. Bilindiği gibi, dünyanın kendine özgü bir dengesi vardır. Bu denge bozulursa bir çok şey olumsuz etkilenir. Üzerinde yaşadığımız dünyayı tehlikeye iten küresel ısınma, hızlı nüfus artışı, ormanların yok edilmesi, zehirli atıkların denizlere göllere verilmesi gibi bir çok etken doğanın dengesini olumsuz etkilemektedir. Bu değerlendirme göz önünde bulundurulduğunda sanayinin ve dolayısı ile sanayinin çevreye olan etkilerinin kontrol altına alınarak kaynağında çözümler bulunması gerekmektedir. Bilimsel olarak bu çözümlerin geliştirilmesi ve uygulanması konusunda biz laboratuvarlara da çok önemli görevler düşmektedir. Çözümün bir parçası olarak analitik Çevre Analiz Laboratuvarı faaliyetlerini sürdürmektedir.

     

    Analitik Çevre Analiz Laboratuvarı, TS EN ISO IEC 17025 standardına uygun olarak sektöre adımını atmıştır. Günümüz çevre sorunları ve İş Güvenliği konularında farkındalık sahibi olarak çevre mevzuatları doğrultusunda hizmet vermek için kuruluşunu tamamlayan Analitik Çevre Analiz Laboratuvarı, güvenilir ve kaliteli hizmet sunabilecek ileri teknoloji ile donatılmıştır.

     

    Analitik Çevre Analiz İş İlanı İçin Aranan Nitelikler:

    • İstanbul’da ikamet eden, tercihen Kadıköy ilçesi yakınlarında
    • Günü birlik seyahat engeli olmayan
    • Aktif araç kullanabilen
    • Diksiyonu düzgün
    • İngilizce bilgisine sahip
    • Kendini geliştirmeye hevesli
    • İş Hijyeni Ölçümleri konusunda tecrübeli
    • Erkek adaylarda askerlik hizmetini tamamlamış
    • Tercihen baca gazı emisyonu ölçümleri hakkında tecrübeye sahip

    Analitik Çevre İletişim Bilgileri:
    Firma/Kurum Ünvanı: Analitik Çevre Analiz ve Laboratuvar Hiz. San. Tic. Ltd. Şti.
    Tel: 0(216) 325 88 55
    Cep: 0(532) 793 96 33
    E-posta: evren.sahin@analitikcevre.com
    Adres: İsmail Paşa Sok. No:33 Daire:1 34718 Kadıköy-İSTANBUL

  • Türkiye’nin dört bir yanından ve pek çok ülkeden konusunda uzman bilim insanları, kamu ve özel sektör yöneticileri, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları, yerel yönetimler, su ve kanalizasyon idareleri, bu alanda faaliyet gösteren firmalar ve akademisyenler 3.Uluslararası Sürdürülebilir Su Yönetimi Kongresi için 8 Ekim’de İzmir’e geliyor.

     

    İzmir Büyükşehir Belediyesi ev sahipliğinde İZFAŞ ve İZSU Genel Müdürlüğü işbirliğinde düzenlenecek 3.Uluslararası Sürdürülebilir Su Yönetimi Kongresi, 08-10 Ekim 2015 tarihlerinde Fuar İzmir’de gerçekleştirilecek. Kongrenin başkanlığı İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu tarafından yürütülecek. Kongre aynı zamanda, birincisi 2009’da “Güvenli Su Üretimi” ve ikincisi 2014’te “İklim Değişikliğinin Kıyı Kentlerine Etkileri” başlıkları altında gerçekleşen Uluslararası Su Kongreleri’nin de üçüncüsü niteliğinde.

     

    Su yönetiminin küresel, bölgesel ve bireysel boyutlarının ele alınacağı Kongre’de su kaynakları, su tasarrufu, sel sularının kontrolü/yönetimi, geri kullanım, su stratejileri, sürdürülebilir altyapı ve kamu hizmetleri, enerji verimliliği konularına yer verilecek.

     

    Ayrıca, etkinliğin ikinci günü Kongre’ye davetli olan Büyükşehir belediyeleri su ve kanalizasyon idareleri genel müdürlerinin (ESKİ, İSKİ, İSU, MUSKİ) katılımı ile su yönetimine İdarelerin yaklaşımı ve farklı bakış açılarının tartışılacağı bir de panel gerçekleştirilecek.

     

    Kongre’de sunum yapmak isteyen katılımcıların öncelikle bildiri özetleri ile başvuru yapmaları ve bildiri tam metinlerini 27 Ağustos 2015 tarihine kadar www.izmirsukongresi.org adresi üzerinden online olarak yüklemeleri gerekiyor.

     

    3 GÜN SÜRECEK KONGRENİN KONU BAŞLIKLARI İSE ŞÖYLE

    • Su Yönetiminin Küresel Boyutu
    • Su Kaynakları
    • Su Tasarrufu
    • Sel Sularının Kontrolü/Yönetimi
    • Geri Kullanım
    • Su Stratejileri
    • Sürdürülebilir Altyapı ve Kamu Hizmetleri
    • Enerji Verimliliği
    • Su Yönetiminin Bölgesel Boyutu
    • Su Yönetiminin Bireysel Boyutu
  • Dünyanın 19. yüzyıldan sonra yaşadığı değişimler doğayı, olanaklarından yararlanmamız, engellerinin ise hakkından gelmemiz gereken bir “şey”e dönüştürdü. Ucu bize dokunmadıkça bir canlının soyunun tükenmesine tepki vermiyoruz. Oysa evrenden silinen her canlı küçük bir kıyamet meydana getiriyor.

     

    Her insan bir ağaç tepesinde uyur. Tedirginlik veren bir durumdur bu, uykularımız ağaçtan düşmenin korkusuyla gölgelenir. Bazen rüyalarımızda düştüğümüzü görürüz. Tutunacak bir şey yoktur, ayaklarımız boştadır, zemin hızla bize yaklaşmaktadır. Derken sıçrayıp uyanırız, yatağımızda olduğumuzu görüp rahatlarız. Ama tek­rar uykuya daldığımızda yine o ağaçtayızdır. Ve düş­me korkusu yine belirir.

     

    Ara sıra bizi ziyaret eden bu kâbustan Jack London “Adem’den Önce” romanında bahsediyordu. Bu kor­ku atalarımızdan devraldığımız bir mirastır romana göre. Düşme olasılığı sürekli ve yoğun bir endişe olarak ağaçlarda uyuyan ilk insanların içine öyle yer­leşmişti ki türümüz buna karşı hâlâ tetiktedir. Roma­nın kahramanı ise iki kişilikli bir adamdır. Aslında bir modern çağ insanıdır ama rüyalarında tarih önce­si atalarımızdan birinin hayatını yaşar. Meyve toplar, ırmakta yüzer, yırtıcı hayvanlardan kaçar. Bu iki ya­şam birbirinden çok farklıdır elbette. Ama türümüz açısından ne ve kim olduğumuzla ilgili küçük bir ay­rıntı, bir düşünce iki adamı yer yer birbirine bağlar.

     

    Günümüzde doğadan uzak yaşıyoruz. Çevremiz­le aramıza giren bu mesafe mekânsal olduğu kadar zihinseldir de. Doğa artık uzak bir memleket gibidir. Geriye sadece dalları arasında uyuduğumuz bir ağaç kaldı. Düşlerimizde büyüyen, uyanık halimizin haber­dar olmadığı bir ağaç.

     

    Çevre niçin sosyolojinin ilgi alanına girmeli? Bu soruyu sosyolog Anthony Giddens soruyor ve yine kendisi yanıtlıyor: Çevre üzerindeki etkimizin kökle­ri toplumdur ve sonuçlarının çoğu da toplumsaldır. Bu tür bir bağlantı şimdiye kadar genellikle gözden kaç­tı. Doğayla ilişkimizin teknik bir mesele olduğu, bilim adamları, teknisyenler ve çevre gönüllülerin ilgi alanına gir­diği düşünüldü. Oysa insanoğlu doğanın yaratıkların­dan biri değil mi? Doğal çevremiz sosyolojinin ilgi ala­nına girmeyecek de ne olacak?

     

    Doğaya bakışımızda sanayi devrimi ve hızlı kent­leşmeden sonra radikal bir dönüşüm oldu, “biz” ve “doğa” ayrımı belirdi. Çevremiz, olanaklarından ya­rarlanmamız, engellerinin ise hakkından gelmemiz gereken bir “şey”e dönüştü. Sürekli ekonomik büyü­me hedefi birçok şey gibi doğayı da kendine yakıt yap­tı. Artık doğa da ekonomik açıdan faydalı olan ve ol­mayan yönlerine göre değerlendiriliyor. Böyle bir an­lam kayması bizi çok ciddi sonuçlarla karşı karşıya bırakabilir. Bir bitkinin ya da hayvanın soyunun tü­kenmesine bir zayiat, gelişme için katlanılabilecek bir kayıp olarak bakmak mümkün mü? Bu soruya bi­rileri bizim adımıza yanıt verdi ve “mümkün” dedi.

     

    Evimizden çok uzaktaki tarlalarda yetişen ürünle­ri yiyoruz. Yüzlerce kilometre uzaktaki bir barajın elektriğini kullanıyoruz. Böyle olmaması gerektiği ko­nusunda ısrar etmek şu devirde gerçekçi olmaz el­bette. Ama bunun dezavantajlarını da iyi belirlemek gerekir. Bu tür dolaylı ve uzun mesafeler aşan ilişki­ler bazı şeyleri, örneğin sorumluluk hissini gözden ka­çırmamıza neden olabilir. Hele kültürel anlamda da bu tür mesafeler oluşturuyorsak işler iyice zorlaşır. Yoksa bir canlının soyunun tükenmesinin kötü bir şey olduğuna nasıl ikna edilebiliriz? Oysa bu durum bir “küçük kıyamet”tir. Düşünün, bir canlı evrenden si­liniyor. Her şey var, ama o yok. Bir tür kıyamet değil mi bu? Peki modern insanın buradaki yanıtı “ama bu­nun bana zararı yok” mu olacak?

     

    Dünyanın 19. yüzyıldan sonra yaşadığı süreç­lerin ortak adı olarak modernizm, bireyi ve toplumu daha öncekilere hiç benzemeyen koşullarla karşı karşıya bıraktı. Bu dönemle birlikte doğa, insan faaliyetlerinin yoğun baskısı altında kal­maya başladı ve insanla ilişkisi içerik değiştirdi. Bu ha­reketli yılların düşünür ve sanatçılarını incelersek doğanın sesinin giderek kısıldığını, bir özleme dönüş­tüğünü görürüz. Son yirmi yıldır ise adeta bir “tü­ketim devrimi” yaşıyoruz. 20. yüzyılın ikinci yarısın­da naylon kullanımı beş kat, hava yoluyla seyahat 33 kat arttı. Sosyolog Anthony Giddens işte bundan bah­sediyor. Ekolojik bir felaketin eşiğine geldiğimizi, bu­nu göz önüne almadan yaşam biçimlerimize dair hiç­bir yeni fikrin üretilemeyeceğini söylüyor.

     

    Günümüzde çevre sorunları üzerinde -en azından geçmişe kıyasla- çokça duruluyor. İyi niyetli ve anlam­lı çabalar gerçekten az değil. Ama bu tartışma günlük hayatımıza ne kadar giriyor? Kimse “doğa önemsiz­dir, yiyip bitirelim” demez elbette. Ancak doğal çev­re çoğumuz için bizden “dışarıda” bir nesne, sadece korunması gereken bir güzellik olarak kalmaya devam ettiği sürece, oluşturduğumuz kıyımın da sonu gelmez.

     

    Önceki yüzyıllarda doğa, insanların düşünce dün­yası üzerinde büyük etkiye sahipti ve her türlü felsefi arayışın önemli ayaklarından birini oluşturuyordu. Arap bilgini İbni Haldun, doğa gözlemlerinden çok çarpıcı ve onu bu konuda ilklerden biri yapan sonuç­lar çıkarmıştır. İbni Haldun (1332-1406 yılları arasın­da yaşadı) doğanın sürekli değiştiğini, hiçbir şeyin sabit kalmadığını görmüştü. Ona göre değişme, Yaratıcı’nın bütün varlıklar için koyduğu bir yasaydı. Ta­rihe de böyle bakmamız gerektiğini söyledi ve tarih alanında olayları anlatmak yerine olayları düşünmek gerektiğini ileri sürdü. Yazar Orhan Hançerlioğlu’na göre İbni Haldun tarih felsefesinin ve “İlmi Ümran” adını verdiği sosyolojinin temellerini atmış sayılabilir.

     

    İnsanın ihtiyaçlarıyla doğanın potansiyellerini uz­laştırmak gerçekten zor. Ama bilim ve teknolojinin zorunlu olarak doğayı tahrip edeceği de koca bir ya­nılgı. Sorun bizim bilim ve teknolojiyi kullanma biçimlerimizde ve ilerleme anlayışımızda. İnsanın yıkı­cı doğduğu, doğası gereği doğa düşmanı olduğu da yanlış. Bu anlayış bizi sadece “öyleyse tüketmeye de­vam edelim” sonucuna götürür.

     

    Dikkuyruklarla ilgili bir tartışma, doğayla ilişki­mizin nasıl da çetrefilleştiğine örnek olabilir. Dikkuyruk (Oxyura leucocephala) Avrupa’dan Pakistan’a uza­nan geniş bir coğrafyada yaşıyor ve Türkiye bu ku­şun en önemli yaşam alanlarına sahip. Bir süre önce onun çok yakın akrabası Amerikan dikkuyruğu (Oxyura jamaikensis) Avrupa’daki hayvanat bahçelerine ge­tirildi ama kaçmayı başararak İngiltere ve İspanya’daki doğal yaşam ortamlarına yayıldı. Yerli dikkuyruklarla rekabet etmeye, sayılarını azaltmaya başladı. Uzmanlar çare olarak jamaikensis’in sayısının kontrol edilmesi gerektiğine karar verdiler. Daha açıkçası bu Amerikalı tür “doğa korumacı avcı timleri” tarafından vurulacaktı.

     

    Sebep mantıklı gibi görünüyor. Nadir bir yerli tü­rün kurtarılması için yabancı türün bir şekilde devre­den çıkarılması gerekiyor. Ama bu durumdan Ame­rikan dikkuyruğu sorumlu değil. İnsanın hatası, neden başka bir canlının hayatına mal olmalı? Yakında bu ya­bancı buraya da gelebilir ve Anadolu dikkuyruklarının soyunu tehlikeye sokabilir. O zaman biz ne düşünece­ğiz? Üzerlerinde mecburen bir kontrol kurmamız ge­rektiğini mi, yoksa kararı doğaya bırakmayı mı?

     

    Doğa ise bu tür sorular yaratmaz. Oysa dünyada neden olduğumuz değişiklikler, bizi üzerimize düşme­yen konularda kararlar vermek zorunda bırakıyor. Ama el sürmeyi başaramadığımız bir şey hâlâ var: Bir ağaç düşlerimize girip bize kim ve ne olduğumuzu ha­tırlatmayı sürdürüyor. İnsan var oldukça o da var olacak. Ama nasıl bir doğada yükseleceği biraz da bi­zim rüyaları gerçekleştirebilme yeteneğimize bağlı.

  • BDK Arıtma Çevre Mühendisi İş İlanı Tanımı: Firmamız bünyesinde istihdam edilmek üzere, yurtiçi ve yurtdışındaki projelerimizde görev alacak bay/bayan Çevre Mühendisi alınacaktır.

     

    BDK Arıtma, yurtiçinde ve yurtdışında tüm endüstriyel ve evsel arıtma tesislerinin; dizaynını, inşaatını, ekipman teminini, montaj, işletmeye alma ve işletilmesi hizmetlerini gerçekleştirmektedir.

     

    Siteler ve tatil köyleri ile kirlilik yükü ve debisi küçük endüstriyel atıksular için paket arıtma ünitelerinin kurulması ve işletilmesi hizmetlerini vermektedir.

     

    Arıtma sistemleri için işletme, bakım, revizyon mühendislik hizmetleri vermekte ayrıca yanlış tasarım ya da kapasite artışı sonucunda çalışmayan tesisleri çalışır hale getirmek için gerekli mühendislik çözümleri önermektedir.

     

    BDK Arıtma Çevre Mühendisi İş İlanı İçin Aranan Nitelikler:

    • Üniversitelerin Çevre Mühendisliği bölümlerinden mezun
    • Seyahat engeli bulunmayan
    • Aktif araç kullanabilen
    • Autocad bilgisine sahip
    • Su/atıksu arıtma tesisi konularında deneyimli
    • Tercihen İngilizce dil bilgisine sahip
    • Erkek adaylarda askerlik hizmetini tamamlamış

    BDK Arıtma İletişim Bilgileri:
    Firma/Kurum Ünvanı: BDK ARITMA TEKN. SAN. TİC. LTD. ŞTİ.
    Tel: 0(216) 360 33 55
    Faks: 0(216) 360 36 61
    E-posta: bdk@bdkaritma.com
    Adres: Küçükbakkalköy Mah. Dudullu Cad. No:23 Brandium Residence R3 Blok Kat:10 D:70 Ataşehir-İSTANBUL

  • Svalbard Küresel Tohum Deposu, Norveç’e ait Svalbard Takımadaları’ndan Spitzenberg’de bulunuyor. Halk dilindeki diğer bir adı da “kıyamet ambarı”.

     

    Burada yakın bir gelecekte dünyanın hemen hemen her köşesinden 4,5 milyon bitkisel tohum örneğinin her birinden 500, yani toplam 2,25 milyar örnek depolanması amaçlanıyor. Hedeflenen çeşitliliğe ve rakamlara ulaşılmasından sonra deponun kapılarının kapatılması ve çok gerekli olmadıkça depoya girişlerin ve çıkışların durdurulması planlanıyor. Bu süre içinde deponun gözetimi ve gerekli kontroller İsveç’teki bir merkez üzerinden yapılacak.

     

    Yerin 120 metre derinliğindeki Svalbard Küresel Tohum Deposu, çelikten yapılmış dar giriş kapısıyla dışarıdan adeta nükleer bir sığınağa benziyor. Svalbard Küresel Tohum Deposu, Norveç hükümetince inşa edilirken küresel ısınma sonucunda deniz seviyesinin aşırı derecede yükselmesi ihtimalinden depremlere kadar hemen hemen her şey düşünülmüş.

     

    Norveç hükümetinin bu depoyu kurmasının en önemli nedenlerinden biri, bir gün Dünyamızın, örneğin küresel ısınma sonucunda eşi benzeri görülmemiş bir doğal felaket veya büyük bir nükleer savaş yaşaması durumunda buradaki tohumlar sayesinde tarımı yeniden başlatarak insanlığı yok olmaktan kurtarmakmış. Nükleer bir sığınağı andıran bu depo şimdilik her biri 27 metre uzunluğunda, 10 metre genişliğinde ve 6 metre yüksekliğinde üç ana bölümden oluşuyor.

     

    Svalbard Küresel Tohum Deposu, gelecekte ihtiyaç duyulması halinde genişletilebilecek şekilde inşa edilmiş. Yerin 120 metre altında bulunmasına rağmen deniz seviyesinin 130 metre üstünde kalan depo, hem bir gün küresel ısınma sonucunda Grönland’daki buzullar erise dahi yükselen deniz seviyesinin altında kalmayacak şekilde hem de kutuplardan gelen sürekli soğuklardan faydalanacak şekilde, özenle konumlandırılmış. Soğutucuların da sayesinde sürekli olarak -18 derecelik ve nem düzeyi düşük bir ortamda korunan bitkisel tohumların, beklenmedik bir gelişme sonucunda (savaş, doğal afet) yapay soğutucuların devre dışı kalması durumunda bile içinde bulundukları ortamda yıllarca bozulmadan kalacağına kesin gözüyle bakılıyor. Bu sürenin dış ortama duyarlı bitkisel tohumlar (ayçiçeği tohumu) için en az 55 yılı, daha dayanaklı tohum çeşitleri (bezelye tohumu) için ise 10.000 yılı bulacağı düşünülüyor. Svalbard Küresel Tohum Deposu’nun kurucu ortakları arasında Norveç hükümetinin yanı sıra Bill & Melinda Gates Vakfı, Rockefeller Vakfı, Syngenta Vakfı ve Monsanto gibi çokuluslu dev kuruluşlar da bulunuyor.

Sayfa 20 Toplam: 61« First...1019202122304050...Son Sayfa »

Copyright © 2013 - 2018 • Tüm Hakları Saklıdır.