Çevre Mühendisi İş İlanı

BAM Çevre İş İlanı...

BAM Çevre İş İlanı Tanımı: Firma bünyesinde istihdam edilmek üzere, "Çevre İzin ve Lisans Yönetmeliği" ...

İklim Değişikliğinin Etkileri

İklim Değişikliğinin Etkil...

İklim Değişikliğinin Etkileri belirtildiğinde genellikle akla ısı dalgaları, kuraklıkların desen verdiği çorak araziler, eriyen ...

  • Türkiye’nin dört bir yanından ve pek çok ülkeden konusunda uzman bilim insanları, kamu ve özel sektör yöneticileri, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları, yerel yönetimler, su ve kanalizasyon idareleri, bu alanda faaliyet gösteren firmalar ve akademisyenler 3.Uluslararası Sürdürülebilir Su Yönetimi Kongresi için 8 Ekim’de İzmir’e geliyor.

     

    İzmir Büyükşehir Belediyesi ev sahipliğinde İZFAŞ ve İZSU Genel Müdürlüğü işbirliğinde düzenlenecek 3.Uluslararası Sürdürülebilir Su Yönetimi Kongresi, 08-10 Ekim 2015 tarihlerinde Fuar İzmir’de gerçekleştirilecek. Kongrenin başkanlığı İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu tarafından yürütülecek. Kongre aynı zamanda, birincisi 2009’da “Güvenli Su Üretimi” ve ikincisi 2014’te “İklim Değişikliğinin Kıyı Kentlerine Etkileri” başlıkları altında gerçekleşen Uluslararası Su Kongreleri’nin de üçüncüsü niteliğinde.

     

    Su yönetiminin küresel, bölgesel ve bireysel boyutlarının ele alınacağı Kongre’de su kaynakları, su tasarrufu, sel sularının kontrolü/yönetimi, geri kullanım, su stratejileri, sürdürülebilir altyapı ve kamu hizmetleri, enerji verimliliği konularına yer verilecek.

     

    Ayrıca, etkinliğin ikinci günü Kongre’ye davetli olan Büyükşehir belediyeleri su ve kanalizasyon idareleri genel müdürlerinin (ESKİ, İSKİ, İSU, MUSKİ) katılımı ile su yönetimine İdarelerin yaklaşımı ve farklı bakış açılarının tartışılacağı bir de panel gerçekleştirilecek.

     

    Kongre’de sunum yapmak isteyen katılımcıların öncelikle bildiri özetleri ile başvuru yapmaları ve bildiri tam metinlerini 27 Ağustos 2015 tarihine kadar www.izmirsukongresi.org adresi üzerinden online olarak yüklemeleri gerekiyor.

     

    3 GÜN SÜRECEK KONGRENİN KONU BAŞLIKLARI İSE ŞÖYLE

    • Su Yönetiminin Küresel Boyutu
    • Su Kaynakları
    • Su Tasarrufu
    • Sel Sularının Kontrolü/Yönetimi
    • Geri Kullanım
    • Su Stratejileri
    • Sürdürülebilir Altyapı ve Kamu Hizmetleri
    • Enerji Verimliliği
    • Su Yönetiminin Bölgesel Boyutu
    • Su Yönetiminin Bireysel Boyutu
  • Dünyanın 19. yüzyıldan sonra yaşadığı değişimler doğayı, olanaklarından yararlanmamız, engellerinin ise hakkından gelmemiz gereken bir “şey”e dönüştürdü. Ucu bize dokunmadıkça bir canlının soyunun tükenmesine tepki vermiyoruz. Oysa evrenden silinen her canlı küçük bir kıyamet meydana getiriyor.

     

    Her insan bir ağaç tepesinde uyur. Tedirginlik veren bir durumdur bu, uykularımız ağaçtan düşmenin korkusuyla gölgelenir. Bazen rüyalarımızda düştüğümüzü görürüz. Tutunacak bir şey yoktur, ayaklarımız boştadır, zemin hızla bize yaklaşmaktadır. Derken sıçrayıp uyanırız, yatağımızda olduğumuzu görüp rahatlarız. Ama tek­rar uykuya daldığımızda yine o ağaçtayızdır. Ve düş­me korkusu yine belirir.

     

    Ara sıra bizi ziyaret eden bu kâbustan Jack London “Adem’den Önce” romanında bahsediyordu. Bu kor­ku atalarımızdan devraldığımız bir mirastır romana göre. Düşme olasılığı sürekli ve yoğun bir endişe olarak ağaçlarda uyuyan ilk insanların içine öyle yer­leşmişti ki türümüz buna karşı hâlâ tetiktedir. Roma­nın kahramanı ise iki kişilikli bir adamdır. Aslında bir modern çağ insanıdır ama rüyalarında tarih önce­si atalarımızdan birinin hayatını yaşar. Meyve toplar, ırmakta yüzer, yırtıcı hayvanlardan kaçar. Bu iki ya­şam birbirinden çok farklıdır elbette. Ama türümüz açısından ne ve kim olduğumuzla ilgili küçük bir ay­rıntı, bir düşünce iki adamı yer yer birbirine bağlar.

     

    Günümüzde doğadan uzak yaşıyoruz. Çevremiz­le aramıza giren bu mesafe mekânsal olduğu kadar zihinseldir de. Doğa artık uzak bir memleket gibidir. Geriye sadece dalları arasında uyuduğumuz bir ağaç kaldı. Düşlerimizde büyüyen, uyanık halimizin haber­dar olmadığı bir ağaç.

     

    Çevre niçin sosyolojinin ilgi alanına girmeli? Bu soruyu sosyolog Anthony Giddens soruyor ve yine kendisi yanıtlıyor: Çevre üzerindeki etkimizin kökle­ri toplumdur ve sonuçlarının çoğu da toplumsaldır. Bu tür bir bağlantı şimdiye kadar genellikle gözden kaç­tı. Doğayla ilişkimizin teknik bir mesele olduğu, bilim adamları, teknisyenler ve çevre gönüllülerin ilgi alanına gir­diği düşünüldü. Oysa insanoğlu doğanın yaratıkların­dan biri değil mi? Doğal çevremiz sosyolojinin ilgi ala­nına girmeyecek de ne olacak?

     

    Doğaya bakışımızda sanayi devrimi ve hızlı kent­leşmeden sonra radikal bir dönüşüm oldu, “biz” ve “doğa” ayrımı belirdi. Çevremiz, olanaklarından ya­rarlanmamız, engellerinin ise hakkından gelmemiz gereken bir “şey”e dönüştü. Sürekli ekonomik büyü­me hedefi birçok şey gibi doğayı da kendine yakıt yap­tı. Artık doğa da ekonomik açıdan faydalı olan ve ol­mayan yönlerine göre değerlendiriliyor. Böyle bir an­lam kayması bizi çok ciddi sonuçlarla karşı karşıya bırakabilir. Bir bitkinin ya da hayvanın soyunun tü­kenmesine bir zayiat, gelişme için katlanılabilecek bir kayıp olarak bakmak mümkün mü? Bu soruya bi­rileri bizim adımıza yanıt verdi ve “mümkün” dedi.

     

    Evimizden çok uzaktaki tarlalarda yetişen ürünle­ri yiyoruz. Yüzlerce kilometre uzaktaki bir barajın elektriğini kullanıyoruz. Böyle olmaması gerektiği ko­nusunda ısrar etmek şu devirde gerçekçi olmaz el­bette. Ama bunun dezavantajlarını da iyi belirlemek gerekir. Bu tür dolaylı ve uzun mesafeler aşan ilişki­ler bazı şeyleri, örneğin sorumluluk hissini gözden ka­çırmamıza neden olabilir. Hele kültürel anlamda da bu tür mesafeler oluşturuyorsak işler iyice zorlaşır. Yoksa bir canlının soyunun tükenmesinin kötü bir şey olduğuna nasıl ikna edilebiliriz? Oysa bu durum bir “küçük kıyamet”tir. Düşünün, bir canlı evrenden si­liniyor. Her şey var, ama o yok. Bir tür kıyamet değil mi bu? Peki modern insanın buradaki yanıtı “ama bu­nun bana zararı yok” mu olacak?

     

    Dünyanın 19. yüzyıldan sonra yaşadığı süreç­lerin ortak adı olarak modernizm, bireyi ve toplumu daha öncekilere hiç benzemeyen koşullarla karşı karşıya bıraktı. Bu dönemle birlikte doğa, insan faaliyetlerinin yoğun baskısı altında kal­maya başladı ve insanla ilişkisi içerik değiştirdi. Bu ha­reketli yılların düşünür ve sanatçılarını incelersek doğanın sesinin giderek kısıldığını, bir özleme dönüş­tüğünü görürüz. Son yirmi yıldır ise adeta bir “tü­ketim devrimi” yaşıyoruz. 20. yüzyılın ikinci yarısın­da naylon kullanımı beş kat, hava yoluyla seyahat 33 kat arttı. Sosyolog Anthony Giddens işte bundan bah­sediyor. Ekolojik bir felaketin eşiğine geldiğimizi, bu­nu göz önüne almadan yaşam biçimlerimize dair hiç­bir yeni fikrin üretilemeyeceğini söylüyor.

     

    Günümüzde çevre sorunları üzerinde -en azından geçmişe kıyasla- çokça duruluyor. İyi niyetli ve anlam­lı çabalar gerçekten az değil. Ama bu tartışma günlük hayatımıza ne kadar giriyor? Kimse “doğa önemsiz­dir, yiyip bitirelim” demez elbette. Ancak doğal çev­re çoğumuz için bizden “dışarıda” bir nesne, sadece korunması gereken bir güzellik olarak kalmaya devam ettiği sürece, oluşturduğumuz kıyımın da sonu gelmez.

     

    Önceki yüzyıllarda doğa, insanların düşünce dün­yası üzerinde büyük etkiye sahipti ve her türlü felsefi arayışın önemli ayaklarından birini oluşturuyordu. Arap bilgini İbni Haldun, doğa gözlemlerinden çok çarpıcı ve onu bu konuda ilklerden biri yapan sonuç­lar çıkarmıştır. İbni Haldun (1332-1406 yılları arasın­da yaşadı) doğanın sürekli değiştiğini, hiçbir şeyin sabit kalmadığını görmüştü. Ona göre değişme, Yaratıcı’nın bütün varlıklar için koyduğu bir yasaydı. Ta­rihe de böyle bakmamız gerektiğini söyledi ve tarih alanında olayları anlatmak yerine olayları düşünmek gerektiğini ileri sürdü. Yazar Orhan Hançerlioğlu’na göre İbni Haldun tarih felsefesinin ve “İlmi Ümran” adını verdiği sosyolojinin temellerini atmış sayılabilir.

     

    İnsanın ihtiyaçlarıyla doğanın potansiyellerini uz­laştırmak gerçekten zor. Ama bilim ve teknolojinin zorunlu olarak doğayı tahrip edeceği de koca bir ya­nılgı. Sorun bizim bilim ve teknolojiyi kullanma biçimlerimizde ve ilerleme anlayışımızda. İnsanın yıkı­cı doğduğu, doğası gereği doğa düşmanı olduğu da yanlış. Bu anlayış bizi sadece “öyleyse tüketmeye de­vam edelim” sonucuna götürür.

     

    Dikkuyruklarla ilgili bir tartışma, doğayla ilişki­mizin nasıl da çetrefilleştiğine örnek olabilir. Dikkuyruk (Oxyura leucocephala) Avrupa’dan Pakistan’a uza­nan geniş bir coğrafyada yaşıyor ve Türkiye bu ku­şun en önemli yaşam alanlarına sahip. Bir süre önce onun çok yakın akrabası Amerikan dikkuyruğu (Oxyura jamaikensis) Avrupa’daki hayvanat bahçelerine ge­tirildi ama kaçmayı başararak İngiltere ve İspanya’daki doğal yaşam ortamlarına yayıldı. Yerli dikkuyruklarla rekabet etmeye, sayılarını azaltmaya başladı. Uzmanlar çare olarak jamaikensis’in sayısının kontrol edilmesi gerektiğine karar verdiler. Daha açıkçası bu Amerikalı tür “doğa korumacı avcı timleri” tarafından vurulacaktı.

     

    Sebep mantıklı gibi görünüyor. Nadir bir yerli tü­rün kurtarılması için yabancı türün bir şekilde devre­den çıkarılması gerekiyor. Ama bu durumdan Ame­rikan dikkuyruğu sorumlu değil. İnsanın hatası, neden başka bir canlının hayatına mal olmalı? Yakında bu ya­bancı buraya da gelebilir ve Anadolu dikkuyruklarının soyunu tehlikeye sokabilir. O zaman biz ne düşünece­ğiz? Üzerlerinde mecburen bir kontrol kurmamız ge­rektiğini mi, yoksa kararı doğaya bırakmayı mı?

     

    Doğa ise bu tür sorular yaratmaz. Oysa dünyada neden olduğumuz değişiklikler, bizi üzerimize düşme­yen konularda kararlar vermek zorunda bırakıyor. Ama el sürmeyi başaramadığımız bir şey hâlâ var: Bir ağaç düşlerimize girip bize kim ve ne olduğumuzu ha­tırlatmayı sürdürüyor. İnsan var oldukça o da var olacak. Ama nasıl bir doğada yükseleceği biraz da bi­zim rüyaları gerçekleştirebilme yeteneğimize bağlı.

  • BDK Arıtma Çevre Mühendisi İş İlanı Tanımı: Firmamız bünyesinde istihdam edilmek üzere, yurtiçi ve yurtdışındaki projelerimizde görev alacak bay/bayan Çevre Mühendisi alınacaktır.

     

    BDK Arıtma, yurtiçinde ve yurtdışında tüm endüstriyel ve evsel arıtma tesislerinin; dizaynını, inşaatını, ekipman teminini, montaj, işletmeye alma ve işletilmesi hizmetlerini gerçekleştirmektedir.

     

    Siteler ve tatil köyleri ile kirlilik yükü ve debisi küçük endüstriyel atıksular için paket arıtma ünitelerinin kurulması ve işletilmesi hizmetlerini vermektedir.

     

    Arıtma sistemleri için işletme, bakım, revizyon mühendislik hizmetleri vermekte ayrıca yanlış tasarım ya da kapasite artışı sonucunda çalışmayan tesisleri çalışır hale getirmek için gerekli mühendislik çözümleri önermektedir.

     

    BDK Arıtma Çevre Mühendisi İş İlanı İçin Aranan Nitelikler:

    • Üniversitelerin Çevre Mühendisliği bölümlerinden mezun
    • Seyahat engeli bulunmayan
    • Aktif araç kullanabilen
    • Autocad bilgisine sahip
    • Su/atıksu arıtma tesisi konularında deneyimli
    • Tercihen İngilizce dil bilgisine sahip
    • Erkek adaylarda askerlik hizmetini tamamlamış

    BDK Arıtma İletişim Bilgileri:
    Firma/Kurum Ünvanı: BDK ARITMA TEKN. SAN. TİC. LTD. ŞTİ.
    Tel: 0(216) 360 33 55
    Faks: 0(216) 360 36 61
    E-posta: bdk@bdkaritma.com
    Adres: Küçükbakkalköy Mah. Dudullu Cad. No:23 Brandium Residence R3 Blok Kat:10 D:70 Ataşehir-İSTANBUL

  • Svalbard Küresel Tohum Deposu, Norveç’e ait Svalbard Takımadaları’ndan Spitzenberg’de bulunuyor. Halk dilindeki diğer bir adı da “kıyamet ambarı”.

     

    Burada yakın bir gelecekte dünyanın hemen hemen her köşesinden 4,5 milyon bitkisel tohum örneğinin her birinden 500, yani toplam 2,25 milyar örnek depolanması amaçlanıyor. Hedeflenen çeşitliliğe ve rakamlara ulaşılmasından sonra deponun kapılarının kapatılması ve çok gerekli olmadıkça depoya girişlerin ve çıkışların durdurulması planlanıyor. Bu süre içinde deponun gözetimi ve gerekli kontroller İsveç’teki bir merkez üzerinden yapılacak.

     

    Yerin 120 metre derinliğindeki Svalbard Küresel Tohum Deposu, çelikten yapılmış dar giriş kapısıyla dışarıdan adeta nükleer bir sığınağa benziyor. Svalbard Küresel Tohum Deposu, Norveç hükümetince inşa edilirken küresel ısınma sonucunda deniz seviyesinin aşırı derecede yükselmesi ihtimalinden depremlere kadar hemen hemen her şey düşünülmüş.

     

    Norveç hükümetinin bu depoyu kurmasının en önemli nedenlerinden biri, bir gün Dünyamızın, örneğin küresel ısınma sonucunda eşi benzeri görülmemiş bir doğal felaket veya büyük bir nükleer savaş yaşaması durumunda buradaki tohumlar sayesinde tarımı yeniden başlatarak insanlığı yok olmaktan kurtarmakmış. Nükleer bir sığınağı andıran bu depo şimdilik her biri 27 metre uzunluğunda, 10 metre genişliğinde ve 6 metre yüksekliğinde üç ana bölümden oluşuyor.

     

    Svalbard Küresel Tohum Deposu, gelecekte ihtiyaç duyulması halinde genişletilebilecek şekilde inşa edilmiş. Yerin 120 metre altında bulunmasına rağmen deniz seviyesinin 130 metre üstünde kalan depo, hem bir gün küresel ısınma sonucunda Grönland’daki buzullar erise dahi yükselen deniz seviyesinin altında kalmayacak şekilde hem de kutuplardan gelen sürekli soğuklardan faydalanacak şekilde, özenle konumlandırılmış. Soğutucuların da sayesinde sürekli olarak -18 derecelik ve nem düzeyi düşük bir ortamda korunan bitkisel tohumların, beklenmedik bir gelişme sonucunda (savaş, doğal afet) yapay soğutucuların devre dışı kalması durumunda bile içinde bulundukları ortamda yıllarca bozulmadan kalacağına kesin gözüyle bakılıyor. Bu sürenin dış ortama duyarlı bitkisel tohumlar (ayçiçeği tohumu) için en az 55 yılı, daha dayanaklı tohum çeşitleri (bezelye tohumu) için ise 10.000 yılı bulacağı düşünülüyor. Svalbard Küresel Tohum Deposu’nun kurucu ortakları arasında Norveç hükümetinin yanı sıra Bill & Melinda Gates Vakfı, Rockefeller Vakfı, Syngenta Vakfı ve Monsanto gibi çokuluslu dev kuruluşlar da bulunuyor.

  • Hukuk, insanların birbirleriyle ve çevrelerindeki her şeyle ilişkilerini düzenleyen kurallar sistemi olduğuna göre, çevre sorunlarının ve çevre ile ilgili her türlü çalışmanın da hukuk kuralları ile düzenlenmesi kaçınılmazdır. Sağlıklı ve güzel bir çevrede yaşamak, temiz hava solumak, temiz su içmek ve kullanmak, tabiatın nimetlerinden yararlanmak, gürültüden uzak bir ortamda bulunmak da kişilerin hakkıdır. Kişilerin her türlü haklarını koruma ve düzene koyma sorumluluğunu taşıyan hukuk, çağımızın bu sorunlarına da etkili düzenlemeler getirmek zorundadır.

     

    Çevre gibi geniş bir kavramı, havayı, suyu, toprağı, yeşil örtüyü, atıkları, gürültüyü, ulaşımı ve yeryüzündeki bütün canlıları ele alan bir disiplini düzene koymada hukukun fonksiyonu, sadece kanun, tüzük, yönetmelik gibi kuralları ortaya koymaktan ibaret değildir. Toplumun ihtiyaçlarına tam anlamıyla cevap verecek düzenlemeler yapılırken, bu çok yönlü konudaki gelişmeleri izlemek, aksayan noktaları düzeltmek, boşlukları doldurmak hukuka ve hukukçuya düşen bir görevdir.

     

    Çevre Hakkı kavramı, çevre hukukunun temelini meydana getiriyor. 1950 tarihli Belediye Kanunu, “Belediyelerin Vazifeleri” bölümünde 5 görev saymaktadır ki, bunların büyük bir kısmı, çevre ile ilgilidir. Yine 1930 tarihli Umumi Hıfzıssıha Kanunu’da çevre sağlığı ve düzeni ile ilgili hükümler taşımaktadır. Bu iki kanun’da günümüzden asırlar önce bu konuların, “çevre” kelimesi kullanılmasa da kamu otoritesine görevler verdiğini gösterir ve kamu otoritesine verilen görevler de kişilere tanınan hakları ifade eder.

     

    Hak, hukuk sistemi içinde kişiye bazı şeyleri yapabilme, isteyebilme yetkisinin tanınmış olmasıdır. Anayasa’ya göre, 18 yaşını bitiren kişi, seçme hakkına sahiptir. Diğer bir ifadeyle, 18 yaşını bitiren kişi, kanunların aradığı diğer bazı teknik şartlara da uymak kaydıyla, seçilecek kişileri seçme yetkisi tanınmış olan kimsedir. Hukuk sistemi, ona bu yetkiyi tanımıştır. Kişi, seçim sandığına gidip kendisine tanınan yetkiyi, hakkı kullanabilir.

     

    Anayasa’da “Temel Haklar ve Ödevler” başlığı altındaki üçüncü bölüm, “Sosyal ve Ekonomik Haklar” başlığını taşımaktadır ve burada kıyılar, toprak, tarım, konut gibi çevreyle çok yakından ilgili maddeler bulunmaktadır. Bu bölümdeki 56. maddeye baktığımızda, “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.” dendiğini görüyoruz. Demek ki, Türk hukuk sistemi de anayasanın getirdiği bir düzenleme ile çevre hakkı denen bir hakkın varlığını kabul etmiştir, kişilerin çevre hakkını tanımıştır.

     

    Çevre haklarının veya çevre konusundaki isteklerin onaya çıkışındaki nedenler şu şekilde sıralanabilir: Hızlı nüfus artışı, doğal varlıkların tahribi ve azalması, düzensiz kentleşmenin ve endüstrinin getirdiği baskılar ve sağladığı modern imkânlar yanında teknolojinin yol açtığı sıkıntılar… Bu sıkıntılara örnek olarak hava kirliliği, motorlu araç sayısındaki artış, park etme zorluğu ve gürültü gösterilebilir.

     

    Çevre hakkının uluslararası düzeyde tanınmasını mümkün kılan en önemli belge ise, Birleşmiş Milletler’in 1972’de düzenlediği konferans sonunda yayınlanan Stockholm Deklarasyonu’dur. Bu deklarasyon, “İnsanın, şerefli ve huzurlu bir hayata izin verecek bir çevrede, özgürlük, eşitlik ve elverişli hayat şartları içinde yaşaması, temel hakkıdır” diyerek çevre hakkının, insan hakları kavramı çerçevesindeki yerini ve önemini açıkça dile getirmektedir.

     

    1983 yılında yürürlüğe giren Çevre Kanunu, genel tanımlara ve uyulması gereken kurallara işaret eden bir çerçeve kanunudur.

     

    Bu anlayışla, sorumluluk ve tazminat konularını da hükme bağlayan Çevre Kanunu, hava kirliliği, su kirliliği, toprak kirliliği, gürültü kirliliği gibi konulardaki teknik ayrıntıları ve kabul edilebilecek sınırları, yönetmeliklere bırakmıştır. Nitekim, Çevre Kanunu’nun kabulünden sonra yürürlüğe giren çok sayıda yönetmelik, diğer hukuk kaynaklarıyla birlikte, çevre mevzuatının esaslarını ortaya koymaktadır. Çevre Kanunu, çevreyi etkileyecek önemli bir yatırım veya faaliyet öncesinde, o yatırımın çevreye ne gibi etkiler yapabileceğini araştıran bir çalışma yapılmasını ve bir rapor hazırlanmasını da öngörmektedir.

     

    Çevre Kanunu’nun 30. maddesi, pek farkında olunmasa da, çevre hakkı kavramıyla ilgili çok ileri bir hüküm getirmiştir. Madde, “Çevreyi kirleten veya bozan bir faaliyetten zarar gören veya haberdar olan herkes ilgili mercilere başvurarak faaliyetle ilgili gerekli önlemlerin alınmasını veya faaliyetin durdurulmasını isteyebilir” demektedir. Bu madde, Türkiye’de kişilere tanınan çevre hakkını çok açık ve çok güçlü bir şekilde ifade etmektedir. Belirtilen bu hükme göre, Mersin’de oturan bir kişi, Bursa’da hava kirliliği olduğunu duysa, sadece bundan haberdar olsa, kendisi zarar görmese bile yetkili bir makama veya makamlara başvurarak, bunun durdurulmasını isteyebilir. Bunu isteme hakkını kanun, o kişiye tanımaktadır.

     

    Bu yıl, Çevre Kanunu’nun 32. yıldönümü… Aradan geçen sürede ülkemizde yaşanan gelişmeleri dikkate alarak, Çevre Kanunu’nu ve Türkiye’de çevre hukukunun gelişmesini toplu bir bakış açısıyla değerlendirmek yararlı olabilir. Bu noktada, Voltaire’in Felsefe Mektuplarındaki bir cümlesini hatırlamamak mümkün değil:
    “İnsanların yaptıkları kanunlarla, tabiatın kanunları birbiriyle ne kadar uyumlu olursa, yaşam da o kadar zevkli olur.”

  • Yüzmenin sağlığa olan olumlu etkilerine dair hiç kimsenin aklında bir soru işareti olmasa da Dünya Sağlık Örgütü yüzme havuzlarında karşılaşabileceğimiz üç tehlikeden birinin havuz kimyasalları olduğunu söylüyor.

     

    Yüzme havuzuna girenlerden organik ve inorganik kirliliklerin suya bulaşması kaçınılmaz. Örneğin terde ve idrarda bulunan azot içeren bileşikler, amonyak, aminoasitler, keratinin, kozmetik ürün atıkları, güneş koruyucu losyonlar ve sabun kalıntıları duş alınmış olsa bile suya bulaşıyor. Bunlara ek olarak çevreden gelebilecek toz, kum, yaprak özellikle açık yüzme havuzlarının kirlenmesine katkıda bulunuyor. Bu kirliliğin herhangi bir sağlık sorununa yol açmaması tüm yüzme havuzu işletmeleri için en öncelikli konulardan biri. Bu nedenle yüzme havuzunu sağlık koşullarına uygun hale getirmek, havuzun hijyenini sağlamak için farklı yöntemler uygulanıyor. Örneğin bazı kirleticiler filtre edilerek sudan uzaklaştırılıyor. Mikroorganizmaları yok etmek için de kimyasallar kullanılıyor.

     

    Havuz kimyasalları, hastalık yapan mikroorganizmaları yok etmek, dezenfeksiyon işleminin etkinliğini ve suyun kalitesini artırmak, ekipmanların paslanmasını ve kireçlenmesini önlemek ve ekipmanları yosun gelişimine karşı korumak için kullanılıyor. En yaygın olarak kullanılan aynı zamanda ekonomik olan dezenfektanlar klor ve brom. Her ikisi de periyodik tablonun 7A grubunda bulunan halojen grubu üyeleri ve havuzlardaki tehlikeli virüs ve bakterileri yok etme özellikleri var. Bu nedenle ortama klor veren bileşikler dezenfektan olarak ilk tercih edilenler. Ortama brom veren bileşikler ise daha çok sıcak su havuzlarının dezenfekte edilmesinde kullanılıyor. Saf klor ve inorganik klor veren bileşiklerin klor kalıntıları güneş ışığında hızlıca parçalanıyor. Bu nedenle açık havuzlarda klorun dezenfektan özelliğini ve kalıcılığını sürdürmek için klora yarılanma ömrünü 4-6 kat artıran siyanür asit ekleniyor. Klor organik klor salan bileşikler ailesinden olan klorlu izosiyanüratın varlığında güneş ışığında daha kararlı davranıyor.

     

    Dezenfeksiyon amacıyla eklenen kimyasalların dışında su arıtım işleminin bir parçası olarak havuza çözünmemiş, suda asılı maddeleri uzaklaştırmak için çöktürücüler de koyuluyor. En uygun pH değerini korumak için suya asit ve baz da ekleniyor. Yüzme havuzlarında kullanılabilecek alternatif dezenfeksiyon yöntemlerinden bazıları da ozonlama, bakır gümüş iyonizasyon ve UV ışıma. Bu yöntemlerin birlikte kullanıldığı da oluyor. Kimyasalların uygulanma oranları dünya çapında değişiklik gösterse de her yerde amaç doğru ve etkin dezenfeksiyon yaparken havuza girenlerin bunlardan mümkün olan en az seviyede etkilenmesini sağlamak.

     

    Bugüne kadar havuz kimyasallarının solunum yolu hastalıkları ve başka hastalıklarla ilişkisini araştıran pek çok araştırma yapılmış. Ancak hem bu araştırmaların sonuçları birbiriyle tutarlı değil hem de sonuçlar toksikolojik çalışmalarla desteklenmemiş. Bu nedenle yüzme havuzlarında bulunan kimyasalların sağlığa etkileri aslında çok da açıklığa kavuşturulmuş bir konu değil. Yapılan pek çok bilimsel yayında dezenfektan yan ürünlerine maruz kalmanın birkaç hastalıkla ilişkili olduğu gösteriliyor. Ancak ABD Ulusal Yüzme Havuzu Vakfı Başkanı Thomas Lachocki kimyasallara maruz kalma riskinden çok yüzmenin sağlığa yararlarına vurgu yapılması gerektiğini söylüyor.

     

    Yapılan çalışmaların çoğunda havuz kimyasalları özellikle solunum yolu işlevleriyle ve astımla ilişkilendirilse de kimyasalların mesane kanseri riskini önemli derecede artırdığını söyleyen çalışmalar da var. Havuzlardaki klor akciğer epitelyum geçirgenliğini artırıyor. Bu da astım ve solunum yolu şikâyetlerinin artması anlamına geliyor. Ancak İngiltere’de 7-10 yaş arasındaki çocuklarla yapılan bir araştırmada havuzda yüzmenin astım ve alerji riskini artırmadığı, aksine akciğerin işlevini artırdığı tespit edilmiş. Sadece daha önce solunum yolu ile ilgili problem yaşayan çocuklarda düşük astım riski belirtileri gözlemlenmiş.

     

    Genel olarak yüzme havuzlarında yıllarca yoğun antrenman yapan profesyonel yüzücüler dezenfeksiyon yan ürünlere en çok maruz kalan kişiler. 2015 yılının Mart ayında PLOS ONE dergisinde yayımlanan çalışmada yüzücülerin antrenmanlarında maruz kaldığı dezenfektan yan ürünlerinin sağlığa etkisi araştırıldı. Çalışmada deney hayvanları (sıçan) 12 hafta boyunca farklı aralıklarla klorlu suya maruz bırakıldı. Bir sıçan için 12 hafta bir insan hayatının 10 yılına denk geliyor. 10 yıl da bir sporcunun en iyi performans göstermesi için çalışması gereken süre olarak düşünülüyor. Bu süre boyunca sıçanların davranışları ve görünüşleri gözlemlenirken sağlıklarının etkilenip etkilenmediği de çeşitli testlerle analiz edilmiş.

     

    Sonuçta sıçanların gelişimi ve davranışları bu programdan hiç etkilenmemiş. Gözler ve cilt, klordan ve dezenfektan yan ürünlerinden akciğerlere göre daha doğrudan etkilenen organlar olduğu için kanlı burun, kanlı göz, tüy dökülmesi ve cansız görünüşlü kürk gözle görülür etkiler olarak tespit edilmiş. Klorlu suya maruz kalma süresi ve sıklığı akciğer hasarına yol açabilecek birincil etkenler olarak tespit edilmiş. Dezenfektan yan ürünlerinin beş organ -kalp, karaciğer, dalak, akciğer ve böbrek- içinde en olası hedefinin karaciğer olduğu görülmüş.

     

    Tüm bunlar özellikle bu yaz günlerinde kulağa korkutucu gelebilir. Ancak görülen o ki havuz dezenfektanları ve yan ürünlerinin sağlığa etkileri ile ilgili yapılan araştırmalar kesin sonuçlara ulaşmak için henüz yeterli değil ve sağlıklı veriler sunmuyor. Bu konuda daha fazla araştırma yapılması ve güvenilir sonuçların elde edilmesi gerekiyor. O zamana kadar elbette yüzmekten vazgeçmeyeceğiz. Havuz hijyen kurallarına uyulması, ishal ya da mide bağırsak iltihabı gibi sorunları olan kişilerin özellikle de çocukların hastalığın başladığı ilk iki hafta havuza girmemesi şimdilik havuz kullanıcılarına düşen görevler arasında.

  • Çevresinde ağaçlar olan bir yerde yaşamak sağlığınızı olumlu yönde etkiler mi? Chicago Üniversitesi’nden araştırmacılar bu sorunun cevabını aradıkları çalışmada daha fazla ağaç olan bölgelerde yaşayan kişilerin daha sağlıklı olduğunu, kalp hastalıkları ve diyabet gibi sorunları daha az yaşadığını yani ağaçların sağlık üzerine olumlu etkisi olduğunu tespit etti.

     

    Yeşil alanların sağlık için yararlı olduğuna dair çalışmalar daha önceden de yapılmıştı. Ancak araştırmacılar sağlık için örneğin bir caddede kaç ağaç olması gerektiğini araştırmaya karar verdi. Çalışmaya Toronto’da yaşayan 31.000 yetişkinin sağlık kayıtlarını toplayarak başladılar. Bu kayıtlar kişilerin kalp hastalığı ve metabolik hastalıkları olup olmadığı, gelir ve eğitim düzeyleri gibi bilgilerle beraber sağlık durumlarıyla ilgili kendi düşüncelerini içeriyordu. Scientific Reports’da yayımlanan çalışmaya göre bir sokakta 10 ya da daha fazla ağaç olmasının o bölgede yaşayan kişilerin sağlığı üzerinde olumlu etkileri var.

     

    Bu kişilerde kalp hastalığı ve metabolik hastalık görülme oranı da düşük. Araştırmacılar çalışmada incelemeye alınan kişilerin Kanada’nın genel sağlık hizmetlerinden yararlanan kişiler olmasına dikkat etti. Yani bulundukları sosyoekonomik düzeye göre farklı sağlık hizmetlerinden yararlananlar çalışmaya dahil edilmedi. 3200 mahallede yaşayan kişiler çalışmada yer aldı. Her mahalledeki ağaçları saymak için araştırmacılar Toronto’nun uydu görüntüleri ile Toronto’daki yarım milyondan fazla ağaçla ilgili verileri birleştirdi. Ancak ilgilenilen ağaçlar parklardakiler değil yol kenarındaki ve kişilerin günlük hayatlarında her gün gördükleri ağaçlardı.

     

    Her mahallede fazladan 10 ağaç olması orada yaşayanları yıllık gelirlerinin 10.000 dolar artmış kadar iyi hissettiriyor. Aynı şekilde ağaçların varlığı o bölgedeki insanları yedi yaş daha genç hissettiriyor.

     

    Araştırmanın yürütücüsü Omid Kardan bu çalışmanın, ağaçların sağlık üzerine ne şekilde olumlu bir etkisi olduğunu tam olarak açıklamıyor olsa da her ikisi arasında bir ilişki olduğunu gösterdiğini söylüyor. Ağaçların hava kirliliğini, stresi azalttığını ve daha çok fiziksel egzersiz yapma isteği uyandırdığını belirten Kardan bunların kişileri daha sağlıklı kıldığını ve daha iyi hissettirdiğini söylüyor.

  • Bir enerji kaynağı olan güneş panelinin üzerinde güneş enerjisini soğurmaya yarayan birçok güneş hücresi bulunur. 6-30 panellik yani yaklaşık 100 wattlık bir sistem, bir evin tüm elektrik ihtiyacını karşılayabilir. Bir güneş hücresinin performansı yani aldığı enerjinin yüzde kaçını kullanılabilir elektriğe dönüştürdüğü ise verimi ile ölçülür. Paneller mevsimlere bağlı olarak farklı açılarla Güneş’e doğru yönlendirilerek her mevsimde azami verim alınması sağlanır. Günümüzde endüstri uygulamaları veya elektrik santralleri için binlerce güneş panelinin olduğu büyük sistemler bazı ülkelerde yaygın olarak kullanılıyor.

     

    İşte Amerikalı ünlü film yönetmeni, NASA danışmanı ve derin deniz kâşifi James Cameron’da güneş enerjisi panellerini hayatında etkin bir şekilde kullananlardan. James Cameron’ın California, Santa Barbara’daki evinde 50 kilowattlık güneş paneli olduğu ve film setlerinde de güneş enerjisi kullandığı biliniyor.

     

    Ünlü yönetmen şimdilerde Ayçiçeği bitkisinden esinlenerek tasarladığı yeni bir güneş paneli için patent alma hazırlığı içinde. Ayçiçeği bitkisinden esinlenerek tasarladığı güneş paneli hem estetiği hem de performansıyla dikkat çekiyor. Bildiğiniz gibi ayçiçekleri sürekli Güneş’e doğru döner, bu nedenle bu bitkilere günebakan da denir.

     

    Ayçiçeğine benzeyen güneş panellerinin gövdesinin boyu 10 metre civarında. Çiçek şeklindeki sistemin ortasında 10 tane ana panel, etrafında da tıpkı çiçeğin taç yaprakları gibi 14 panel var. Günebakan güneş panelleri Güneş’in gökyüzündeki konumunu sürekli takip ederek güneş enerjisini en verimli şekilde soğuruyor.

     

    Tasarlanan paneller geçtiğimiz ay Malibu’da bir okulun bahçesine kurulmuş. Sistemin bir günde yaklaşık 260 kilowatt enerji ürettiği ve okulun enerji ihtiyacının %75-90’lık kısmının güneş enerjisiyle karşılandığı bildiriliyor. Günebakan Güneş Panelleri yerden bir hayli yüksek olduğu için yer kaplamıyor, üstelik iyi birer gölgelik vazifesi de görüyor.

Sayfa 20 Toplam: 60« First...1019202122304050...Son Sayfa »

Copyright © 2013 - 2017 • Tüm Hakları Saklıdır.