Yeryüzünün Çevre Kabusu...

Sığmıyoruz: İnsan türü, günümüzde hızla çoğalıyor. Çoğaldıkça da gerekli gereksiz ihtiyaçları doğrultusunda doğal alanları istila ...

Yuluğ Mühendislik İş İlan...

Yuluğ Mühendislik İş İlanı: Arıtma tesisi projeleme, kurma, yasal süreçleri takip etme ve arıtılmış su ...

  • Oksijen OSGB Çevre Mühendisi İş İlanı Tanımı: Firma bünyesinde istihdam edilmek üzere, Çevre İzin ve Lisans Yönetmeliği kapsamında Çevre Görevlisi işlemlerinin yürütülmesi işleri için bay/bayan Çevre Mühendisi arayışı bulunmaktadır.

     

    Oksijen OSGB 1999 yılından günümüze, işyerlerinde sağlıklı ve güvenli bir çalışma ortamı oluşturmak amacıyla; işyerinde sağlık ve güvenlik risklerine karşı yürütülecek her türlü koruyucu, önleyici ve düzeltici faaliyeti kapsayan çalışma ortamı gözetimi, işçilerin sağlığını korumak ve geliştirmek amacı ile işçilere verilecek sağlık gözetimi, işçilerin iş sağlığı ve güvenliği eğitimleri ve bilgilendirilmesi, işyerinde kaza, yangın, doğal afet ve bunun gibi acil müdahale gerektiren durumların belirlenmesi, acil durum planının hazırlanması, ilkyardım ve acil müdahale bakımından yapılması gereken uygulamaların organizasyonu ve ilgili diğer birim, kurum ve kuruluşlarla işbirliği yapılması, çalışma ortamının gözetimine ve işçilerin sağlık gözetimine ait bütün bilgilerin kayıt altına alınması, işçilerin yaptıkları işler, işyerinde yapılan risk değerlendirme sonuçları ve maruziyet bilgileri ile işe giriş muayeneleri, periyodik sağlık muayeneleri sonuçları ve iş kazaları ile meslek hastalıkları kayıtlarının, işyerindeki kişisel sağlık dosyalarında gizlilik ilkesine uyularak saklanması konularında tüm süreç ve takip uygulamalarını yerine getirmektedir.

     

    Oksijen OSGB Çevre Mühendisi İş İlanı Aranan Nitelikler:

    • Üniversitelerin Çevre Mühendisliği Bölümü’nden mezun
    • Ankara’da İkamet Eden
    • Tercihen 1 yıl iş tecrübesi bulunan
    • Tercihen C Sınıfı İSG sertifikasına sahip
    • B sınıfı ehliyete sahip olup aktif olarak araç kullanabilen
    • Çevre Görevlisi Belgesine sahip
    • Askerlik hizmetini tamamlamış ( erkek adaylar için)
    • Seyahat Engeli Bulunmayan, (İş Süreçlerinde Görevlendirilen Şehirlere Gidebilecek)
    • Öğrenme ve gelişime açık
    • İletişim kurma becerisi yüksek
    • Planlama ve analiz becerisi olan
    • Müşteri ilişkileri yönetimi bilgisine sahip
    • 30 yaşını aşmamış

     

    Yukarıda belirtilen özelliklere sahip Çevre Mühendisi adaylarının fotoğraflı öz geçmişlerini verilen mail adresine yollamaları gerekmektedir. Mail dışında yapılacak başvurular değerlendirmeye alınmayacaktır.

     

    Oksijen OSGB Çevre İletişim Bilgileri:
    Firma/Kurum Ünvanı: OKSİJEN İŞ SAĞ. VE GÜV. ÇEVRE MÜH. DAN. ÖLÇÜM EĞİ. VE SAĞ. HİZ. TİC. A.Ş.
    Tel: 0(312) 234 21 00
    Cep: 0(505) 515 24 72
    E-posta: mehmet@oksijenosgb.com.tr
    Adres: Fatih Sultan Mah. 2364 Sok. No:12 Etimesgut-ANKARA

     

    Çevre Mühendisi İş İlanı Son Başvuru Tarihi: 24.06.2016

  • Dünyadaki biyoçeşitliliğin büyük bir kısmını, oksijen ve su döngüsünün önemli bir parçasını, tatlı su kaynaklarının %20‘sini barındıran Amazon Yağmur Ormanları oluşturuyor. Dünyadaki karbon emisyonunun büyük kısmı okyanuslardaki planktonlardan sonra Amazon ormanlarında dönüştürülüyor. 400’e yakın yerli topluluğu bu ormanlarda barınıyor. Ve bu topluluklar 300 farklı dil konuşuyor. Ancak WWF’ye göre Amazon ormanları, dakikada 4 futbol sahası büyüklüğünde yok olma hızıyla 2030’a kadar %55’ini kaybetme tehlikesiyle karşı karsıya.
     
    Ekvador Amazonları’nın ise her yıl 200 bin hektarlık bölümü altın ve petrol arama ve çıkarma faaliyetleri, kerestecilik, tarım ve hayvancılık için alan açma nedeniyle tahrip ediliyor. Yapılan araştırmalar kesilen ya da tahrip edilen yağmur ormanlarının asla aynı biyoçeşitlilik düzeyine ulaşmadığını ve orman ekosisteminin ciddi ölçüde fakirleştiğini gösteriyor. Kesilen bölgelerde yeniden oluşan ormanlar eskisi kadar çok çeşit barındırmayan farklı ekosistemlere dönüşüyor.
     

    850 bin varil petrol, 87 bin varil zehirli su

     
    Bugün Ekvador Amazonları’nın kuzeyinde 3208127 hektarlık alanda yani ülkenin tamamının %10’una yakın bir bölümünde petrol arama ve çıkarma faaliyeti sürdürülüyor ve bu çalışmalar 1964‘den beri devam ediyor.
     
    Ekvador’da her gün 850 bin varil yani yaklaşık 143 milyon litre petrol çıkartılırken günde 87 bin varil yani yaklaşık 15 milyon litre zehirli formasyon atık suyu da nehirlere salınıyor. Bu yaklaşık çıkarılan her 100 litre petrol için 1 litre zehirin nehirlere salınması demek! Şu ana kadar sadece Chevron-Texaco şirketi 18 milyar galon (81 milyar litre) zehirli formasyon suyunu doğaya salmış. 2006 verilerine göre, Ekvador’da en az 4.6 milyar varillik (800 milyar litre) petrol rezervi var.
     
    Bir bölgede petrol yatağı bulunursa ilk sondaj yapılıyor ve yatağın potansiyeli teyit edilirse, önce ağaçlar kesiliyor, sonra bölge buldozerlerle düzleştirilip gerekli altyapı inşa ediliyor ve ana sondaj başlıyor.
     
    Bir petrol kuyusu açıldığında petrol ile birlikte gaz ve su da çıkıyor. Ham petrol tankerlere depolanıyor ya da boru hatları aracılığıyla rafinerilere taşınıyor. Uluslararası kanunlara göre petrol ile çıkan zehirli suyun yeniden petrol kuyusuna pompalanması gerekse de şirketler bu işlem pahalı olduğu için suyu genelde nehirlere salıyor ya da havuzlara bırakıyor. Çıkarılan petrol taşınırken de sorunlara yol açmaya devam ediyor: Ekvador’daki ana petrol boru hattı şu ana kadar 75 kez patlamış. Petrol yakıldığında oluşan karbon emisyonunun yol açtığı kirlilik ise cabası… Petrol her ne kadar doğada oluşmuş bir hammade olsa da zehirli ve temizlemesi zor bir hidrojen karbon bileşimi.
     
    30 yıllık aralıksız petrol arama ve çıkarma faaliyetinden sonra Ekvador Amazonları ciddi derecede kirlenmiş durumda. Yapılan araştırmalar petrol çıkarılan bölgelere yakın yaşayan halkta kanser, dermatit ve diğer deri problemleri, mantar enfeksiyonları, baş ağrısı, mide bulantısı, tüberküloz, düşük yapma, kansızlık, mikosiz, idrar yolu enfeksiyonları, nöroloji, solunum, sindirim ve işitme problemlerinin belirgin bir şekilde daha yüksek olduğunu gösteriyor.
     
    Harvard Üniversitesi’nce yapılan bir araştırmada içme ve kullanma sularından alınan 33 örnekte ham petrolde bulunan toksik bir madde olan polisiklik aromatik hidrokarbon aranmış. Bu toksik maddeden 1 litre suda 28 nanogram bulunması, içenler için kanser riski anlamına geliyor. Ekvador Amazonları’ndan alınan içme suyu örneklerinde litrede 33-2793 nanogram, kullanma suyunda litrede 40-1486 nanogram polisiklik hidrokarbona rastlanmış. Bir aydan fazla petrol temizleme faaliyetlerinde çalışanlarda nöroloji, solunum, sindirim ve işitme sorunlarına rastlanıyor. Bugün Ekvador halkının petrol arama ve çıkarma çalışması yapılan bölgelere yakın yaşayan bölümünün %75’i petrol formasyon atık suyu tarafından kirletilen suyu kullanmak zorunda.
     
    Ekvator’da 1990’lara kadar petrol Chevron-Texaco’nun açtığı 378 kuyudan çıkartılmış. Chevron-Texaco 1994’te altyapısını ulusal Petro Ecuadora’ya devretmiş. Şu anda ise başta ulusal Petro Ecuadora ile birlikte 20’ye yakın petrol şirketi arama ve sondaj çalışmalarına devam ediyor.
     
    Ülkenin gayrisafi milli hasılasının neredeyse yarısı (%43) petrolden gelirken petrol şirketleri son zamana kadar petrol gelirlerinin yalnızca %20’sini devlete vermiş. Petrolün ilk çıkarılmaya başladığı yıllardan sonra oluşan kısa bir zenginlik süreciyle birlikte oluşan orta sınıf istikrarlı bir şekilde devam etmemiş. Petrol geliri genelde bir grup ayrıcalıklı kişinin ve şirketin kasasına girerken, petrol gelirlerine rağmen 1990’dan günümüze kadar 13 milyon nüfuslu Ekvador’u yaklaşık 1.5 milyonu daha iyi bir yaşam sürebileceklerini düşündükleri ülkelere göç etmiş.
     

    Petrol kazaları

     
    Ekvador Amazonları’nı korumaya adanmış kuruluşlardan olan Jatun Sacha Vakfı’nın başkanı Alejandro Suarez, sık rastlanan petrol boru hattı kazalarının birinde bir ailenin evi tamamen kullanılmaz hale gelirken kaza anında evde bulunan kişilerin de hastaneye kaldırılacak derecede ciddi yaralandığını anlatıyor. Suarez, “Ofislerinin güvenliğinde kullanılan bir köpek için ayda 1000 dolar harcayan, petrol şirketleri aileye 180 dolar tazminat verdi” diyor.
     
    Petrol şirketleri genellikle çevreyi kirletmeleri durumunda kullanılmak üzere bankaya çok düşük bir teminat yatırıyorlar. Ancak çevreye verdikleri zararın giderilmesi için gerekli miktar yatırılan bu teminatın çok üstünde. Bugün Ekvador’a petrol çıkarılan bölgelerdeki nehirlerin %60’ı kullanılmaz durumda. Suarez’e göre şu ana kadar doğa ve halk sağlığına verilen zararın parayla tazmin edilmesi mümkün değil.
     

    Yerli halk örgütleniyor

     
    Amazonlarda yaşayan yerli toplulukların binlerce yıldır sahip oldukları toprakları yasal olarak geri almak ve bu toplulukları korumak için çalışan bir organizasyon olan Corcka’nın başkanı Rayu Fredy Alvarado Grefa, son zamanlarda yerli halkların daha iyi bir örgütlü yapılanma içine girdiğini söylüyor. Başkent Quito’da yapılan büyük yürüyüşte yerli halkların sözcüleri yüzyıllar boyunca topraklarının sömürüldüğünü, kirletildiğini ve şimdiye kadar yönetimde temsil edilmediklerini dile getirerek başkan Rafael Correa’dan yerli halkların temsil edildiği bir devlet ve anayasa talep etti. 2007’de Ekvador’un Amazon halklarını temsilen Amazonu Savunma Birliği’nden avukat Pablo Fajardo Mendoza ve aktivist Luis Yanza, Chevron-Texaco firmasına Amazon ormanlarına şu ana kadar 18 milyar galon (81 milyar litre) zehir boşaltarak ve açıkta 1000’e yakın zehirli atık havuzu bırakarak doğaya ve yerli halklara verdiği zarar için 16 milyar dolarlık tazminat davası açmış. Şirket 428 ölümlü kanser vakasına neden olmak ve formasyon suyunu kuyulara geri pompalamayarak haksız kazanç sağlamakla da suçlanıyor.
     
    Ekvador’daki petrol şirketlerinin konumlarının yeniden düzenleneceğinin açıklanmasının ardından Brazilyalı Petrobras, İspanyol Repsol, Çin konsorsyumu Andes Petroleum ve Fransız Perezco firması kontratlarını yeniden gözden geçireceklerini açıkladı.
     

    Yerliler için bir hiç, İspanyollar için herşey!

     
    Güney Amerika’da altının tarihi inkalar’dan öncesine kadar uzanıyor. Amazon yerlileri için pek bir şey ifade etmeyen bu parlak maden İspanyolların istilası ile birlikte değerinde mantıkla açıklanması zor bir sıçrama yaşamış.
     
    Altın temel bir ihtiyaç maddesi değil ve dünyanın şu anda var olandan daha fazla altına ihtiyacı yok. Dünyada çıkarılan altının az bir kısmı yatırım için satın alınıyor ya da iyi bir iletken olduğu için elektronikte kullanılıyor. Az da olsa tıpta da kullanımı var. Ancak çıkarılan altının %80’inden fazlası mücevhere dönüştürülüyor.
     
    Yeryüzünde var olan ve kullanılan altının 3/2’si yeni açılan madenlerden çıkarılıyor. Ancak çok az kişi bu altınların nereden geldiğini ve nasıl çıkarıldığını biliyor. Mücevherciler sattıkları, evlenecek çiftler aldıkları 10 gr’lık 18 ayar yüzüğün elde edilmesi için ortalama 20 ton atık oluşturulduğunu, ileride belki suyunu içmek zorunda kalacakları nehirlere ve yeraltı sularına zehir salındığını, havaya sülfür ve nitrojen oksit ile kurşun karıştığını, yerli halkların mekânlarından olduğunu, doğanın tahrip, insan haklarının ihlal edildiğini bilmeden bu alışverişi yapıyorlar.
     
    Endüstrileşmiş ülkelerin nüfusunun %15’i, tüm dünyada çıkarılan mineralin %60‘ını tüketiyor. Çin ve Hindistan gibi ülkelerin de tüketici kervanına katılmaları bu madenlere olan talebi yalnızca artıracağa benziyor. Kullanılan bu madenlerin çoğu mineral zengini Güney Amerika ve Afrika ülkelerinden sağlanıyor. Latin Amerika ürettiği minerallerin %15-20’sini tüketiyor gerisini ihraç ediyor.
     

    Bir gram altın için tonlarca atık

     
    Jatun Sacha Vakfı Başkanı Suarez’e göre altın madenciliği doğaya salınan zehirli kimyasallar ve ağır metaller açısından petrolden daha tehlikeli ve etkileri daha uzun sürüyor. Madencilik faaliyetleri bittikten sonra bile doğaya etkileri devam eden ağır metal ve kimyasalların yarattığı kirlenme bunların başında yer alıyor. En önemli olumsuz etkiler madenin çıkarılması aşamasında gerçekleşse de bazı arama faaliyetleri de doğayı olumsuz yönde etkileyebiliyor. Örneğin paletli sondaj aletlerinin maden ruhsatı verilen bölgelere taşınması ve bunun için yolların açılması, önceden yerleşime kapalı olan bu bölgeleri insan yerleşimine açıyor. Ve özellikle yüzeyde yapılan açık ocak yöntemi devasa katı atık yığınları oluşturuyor, erozyon ya da göçüklere neden olabiliyor.
     
    ABD’de altın çıkarma faaliyetinin en yoğun olduğu dönemde bir altın madeni 329 ton altın elde edebilmek için 540 milyon ton atık oluşturmuş. Yani çıkarılan katı materyalin yalnızca %0.00006‘sı altına dönüşmüş.
     
    Altının diğer maddelerden ayrıştırılması için kullanılan siyanür ve siyanürle birlikte maden filizinden ayrışan diğer ağır metaller çorbamsı yarı katı bir balçık halinde genellikle yakınlarda bulunan nehirlere ya da okyanuslara veriliyor ya da havuzlara depolanıyor. Atıkların bilinçli olarak gömülmesi, havuzlardaki sızıntılar ve kazalar, kirlenme vakalarına neden oluyor. (1995’te Guyana’nın Omai Altın madeninde bulunan atık havuzunun kırılması sonucu 3 milyar metreküp siyanürlü atık nehirlere karışmıştı.) Ayrıştırma sürecinden sonra bölgede bırakılan katı atık yığınları suyla temas ederek toprak, nehir ve yeraltı sularını kirletecek zehirli sıvılar üretiyor. Altının istenmeyen maddelerden ayrıştırılması oldukça fazla enerji gerektiriyor. Önce siyanürle liç edilen ya da yıkanan altın filizi daha sonra kalleme denilen yöntemle yüksek ısılarda ısıtılıyor. Bu yöntem azot ve sülfür dioksit ile kurşun gibi toksik maddeler açığa çıkarıyor ve havayı kirletiyor.
     
    Altın madenciliğinin yol açtığı kimyasal kirlilikle birlikte bu kirliliğin ne kadar sürdüğü de önemli. Bir altın madeninde madencilik faaliyetleri sona erse de yıllar sonra geride bırakılan atık nehir ve yeraltı sularına toksik maddeler ve ağır zehirli metaller salmaya devam ediyor. Örneğin, Kaliforniya’daki Iron Mountain madeni şu anda kullanılmasa da 3000 yıldan fazla bir süre daha çevredeki nehir havzalarını kirletmeye devam edecek.
     
    1 gr altın için tonlarca atık oluşturuluyor. 1 pirinç tanesi büyüklüğünde siyanür bir insanı öldürebilirken 1 gramın milyonda biri olan 1 mikrogramlık siyanür ise 1 litre suda çözüldüğünde 1 balığı öldürebiliyor. Hükümetlere verilen çok düşük paylar ise verilen zararın yanında bir hiç!
     

    Madenler için yerli halk tahliye ediliyor

     
    Ekvator’da yeraltı kaynakları devlete ait. Her ne kadar yasalara göre petrol ve madencilik faaliyetleri için bu faaliyetlerin gerçekleştirileceği bölgelerdeki halkın onayı gerekse de Correa dönemine kadarki hükümetler madencilik faaliyetlerine genellikle halka danışmadan izin vermiş.
     
    Dünya genelinde altın madenciliği faaliyetlerinde kârlı çıkan uluslararası madencilik şirketleri oluyor. Çok az bir pay alan merkezi hükümetler ise bu payın çok az bir kısmını madencilik faaliyetleri sonrasında ortaya çıkan ekonomik ve toplumsal sorunlarla boğuşan yerli halklara aktarıyorlar.
     
    2020 yılına kadar dünyada çıkarılan altının %50’sinin yerli halkların tahliye edilmesiyle elde edilmesi planlanıyor. Panama’da madencilik imtiyazı verilen toprakların %77’si yerli halkların yaşadığı arazilerde. Honduras’ta madencilik faaliyetleri için dakikada 220 milyar su kirletilirken, tarım sektörü su sıkıntısı çekiyor. Kolombiya’da ise tahliye edilenlerin %70’i madencilik bölgelerinden…
     
    2 Nisan 2008’de Ekvador’un Azuay Bölgesi’nde Kanadalı Altın Devi Lamgold’un açmayı planladığı endüstriyel altın madenini yerel su tedariğini kirleteceği gerekçesiyle protesto için Panamerikan otoyolunu kapatan yaklaşık 300 kişilik bir gösterici grubu göz yaşartıcı gaz ile dağıtılmış ve 17 kişi göz altına alınmıştı. Bu olayların ardından Rafael Correa 17 Nisan 2008’de yaptığı açıklamada yeni bir maden yasası çıkartılana kadar geniş çaplı maden arama faaliyetlerinin durdurulacağını açıkladı. Bu açıklamadan kısa bir süre sonra Anayasa Meclisi çıkardığı bir kararname ile ülkedeki madencilik imtiyazlarının çoğunu iptal etti, varolan projelerin büyük bir kısmını dondurdu, yeni imtiyazlar için moratoryum ilan etti ve yasamaya yeni bir madencilik yasası çıkarması için 6 ay süre tanıdı. Kabul edilen kararname su kaynaklarını olumsuz etkileyebilecek ve koruma alanlarında yapılan tüm madencilik faaliyetlerini yasaklıyor. 1990’dan beri Ekvador’da madencilik yasası ilk kez değiştirilecek. Correa kararnamenin ardından, “Şu an madenciliğe evet ya da hayır demeyi tartışmıyoruz. Sorunumuz ekonomik olan, halkın çıkarlarını gözeten ve ekolojik madenciliğin yöntemlerini bulmak” dedi. Ülke gelirinin büyük bir kısmı turizme dayanan Costa Rica’nın Cumhurbaşkanı da Haziran 2002’de ülkedeki açık ocak madenciliği için moratoryum ilan ederek önemli bir gerçeği dile getirmişti: “İleride ihtiyacımız olan tek yakıt ve altın, su ve oksijen olacak“.
     

    Küresel madencilik şirketlerinin stratejileri

     
    Ekvador’da yerli halkları korumaya adanmış olan Ali Supay organizasyonundan Javier Mazeres’e göre IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar büyük çaplı madenciliği finanse ederken ülke yasalarını da bu faaliyetleri kolaylaştıracak şekilde değiştiriyor. Daha sonra gerek hedef ülkelerde anlaştıkları hükümetler aracılığıyla gerek kendi faaliyetleri ile madenciliğin ekonomik büyüme, istihdam getireceği vaatlerinde bulunarak halkın desteğini almaya çalışıyorlar. Madencilik şirketlerinin en temel stratejisi madencilik yapılacak yöre halkı içinde kutuplaşma ve sürtüşme oluşturmak…
     
    Madencilik şirketleri madencilik yapılacak bölgede yaşayan kişilere, ailelere ya da topluluklara çeşitli hediyeler veriyor ya da çeşitli projeler başlatıyorlar. Ekvador’un bazı yörelerinde spor üniformaları, tavuk, bisküvi ve çikolata dolu hediye kutuları bile bazen madencilik yapılacak bölge halkının madencilik şirketleri hakkındaki düşüncelerini olumlu yönde etkilemeye yetiyor. Bazen de alınan bir bilgisayar yeterli oluyor. Böyle durumlarda hediyeleri kabul edenler ile kabul etmeyenler arasında sürtüşme doğabiliyor.
     
    Ekvator’da eskiden kişi başına 100 hektar alan düşerken şu anda beyazların istilası ile başlayan, kerestecilik, petrol ve madencilik faaliyetleri gibi endüstriyel faaliyetler nedeniyle 1 kişi 1 hektar alana sıkışmak zorunda bırakılmış. Eskiden bu geniş alanlarda avcılık ve toplayıcılıkla kendi kendilerine yetinen toplulukların çoğu şimdi içme suyunu damacanadan almak zorunda ya da tuttuğu balığı zehirli olduğu için yiyemiyor. Bu nedenle kimi topluluklar ya ormanın daha derinliklerine çekilmek zorunda kalmışlar ya da dış dünya ile mecburen iletişime geçmek zorunda bırakılmış. Bu ise dışardan gelen etkilere açık olmalarına neden olmuş. Kültür ve gelenekleri bozulmaya başlamış. Alvarado “Amazonlar’da geleneklerinden gittikçe uzaklaşan, hatta yerli olmaktan utanan, tüketim kültürünün parçası yeni bir nesil oluşuyor” diyor. Alvarado’ya göre yerli toplulukların küresel şirketlerin izlediği bu stratejinin tuzağına düşmemesi için kendi aralarında birlik olmaları ve birlikte hareket etmenin tüm toplulukların yararına olacağını anlamaları gerekiyor. Bu gerçekleştirildiği zaman madencilik faaliyetlerinin çoğunu dondurup yeni bir madencilik yasası için hükümeti ikna etmek mümkün.
     
    Ekvador eskiden tarımsal ürünlere dayalı bir ülkeyken petrol ve altın çıkarılmaya başladıktan sonra ekonomisi gitgide petrole ve altına dayalı olan bir ülke haline gelmeye başlamış. Çıkarılan petrol ve altınla doğru orantılı olarak halkın refah düzeyinde bir yükselme olmamış.
     
    Mineral zengini gelişmekte olan ülkeler, iktisatçıların “doğal kaynak laneti” dediği dünyanın en düşük büyüme hızına ve gelir düzeyine sahipler. Harvard Üniversitesi iktisatçılarından Jeffrey Sachs ve Andrew Warner’in 1970’den 1990’a kadar maden ihraç eden 95 ülkeyi kapsayan araştırmaları yeraltı kaynakları ihracatına bağımlılık arttıkça kişi başına düşen gelirin azaldığını göstermiş.
     
    Sachs ve Warner’a göre altın madenciliğinin getirdiği kolay gelir, tarım ve üretim sektörleri gibi daha emek yoğun ve kapsamlı sektörlerdeki yatırım ve faaliyetlerini azaltıyor. Birçok endüstrileşmemiş ülke sadece hammade ihraç ettiği için aslında uzun dönemde daha fazla gelir ve iş sağlayacak katma değerli ürünler oluşturma olanağını devredışı bırakıyor. Ayrıca madencilik sektörü çok istihdam yaratan bir sektör değil. Örneğin Peru’da madencilik sektöründe çalışanların istihdamdaki oranı %0,9. Dünyanın en büyük altın madeni Peru’da Cajamarca’da bulunan Yanacocha altın madeni. Ancak buna rağmen Cajamarca ve çevresinde bulunan yöre halkının %77,4’ü açlık sınırında yaşıyor. Madenler yenilenemez kaynaklar, yani yerin altından yalnızca bir kere çıkarılır. Maden yatakları tükendikten sonra geriye kalan şey tam bir felakettir: Yıllarca çevreye kirlilik saçmaya devam edebilecek binlerce hektar atık dolu alanlar.
     
    2003’te Madencilik Siyaseti Merkezi’nin yaptığı araştırmaya göre ABD’deki madencilik şirketleri şu ana kadar verdikleri zararı rehabilite etmenin maliyeti olan 12 milyar doları hiçbir hükümete ödememiş. Ekvador’da ise şimdiye kadar hektar başına en fazla 16 dolar ödeyerek oluşturdukları diğer tüm sorun ve sorumluluklardan sıyrılmışlar.
     

    Altın almadan önce düşünün!

     
    Madencilik faaliyetleri düşünüldüğünde gerçek şu ki zararın tek sorumlusu madencilik şirketleri, endüstrileşmiş ülkeler ve onların oluşturduğu kurumlar değil. Özellikle şehirlerde yaşayan biz tüketiciler de sorumluyuz. Teneke kutulardaki gıdaları, alüminyum folyoları, birçok maden kullanılarak üretilen sayısız ürünü kullanan bizler değil miyiz? Cep telefonları 42, televizyonlar 35 ve bilgisayarlar 30’dan fazla mineral kullanılarak üretiliyor. Evlilik yüzüğümüz, dişimizin dolgusu, bilgisayarımızın telleri altından değil mi? Yatırım için altın alarak ona hak etmediği değeri veren bizler değil miyiz? Kuzey Amerika yerlilerinin 7 Gelenek İnancı’na göre yaptığımız her hareket 7 kuşak sonrası bile düşünülerek yapılmalıdır ki onlar da yaşamaya değer bir hayat sürebilsin.
     
    Umuyorum yaptığımız her hareketin sonuçlarını görerek hareket edebileceğimiz ve gerçekten değerli olan şeyleri unutamayacağımız günler de gelecek.

  • Çin’de üretilen yeni güneş gözeleri ile hem güneş ışığından hem de yağmur damlalarından enerji elde ediliyor.

     

    Fosil yakıtların giderek azalması, maliyetlerinin yükselmesi ve yanmaları sonucu çevreye ve sağlığa zarar vermeleri nedeniyle bu yakıtlara alternatif olabilecek farklı kaynaklar geliştiriliyor. Hâlihazırda güneş, rüzgâr ve jeotermal gibi çevreye daha az zarar veren farklı yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı yaygınlaşmış durumda. Öyle ki güneş ışınlarından enerji elde edilebilen güneş panelleri evlerde dahi kullanılabiliyor. Ancak bu panellerin enerji verimliliğinin hava koşullarına bağlı olması bu yöntemin kullanımını sınırlandırabiliyor. Bu nedenle, Güneş’ten enerji elde edilen bu teknolojilerin geliştirilmesine yönelik farklı çalışmalar yapılıyor. Bu çalışmalardan biri de geçtiğimiz günlerde Angewandte Chemie dergisinde yayımlandı. Çalışmada güneş gözelerinin kullanımına yeni bir boyut kazandırılarak bu gözelerle sadece güneş ışınlarından değil yağmur damlalarından da enerji elde edilmesi sağlandı.

     

    Çin’deki Ocean ve Yunnan Normal üniversitelerinde geliştirilen bu yeni güneş panelinde boya ile duyarlı hale getirilmiş güneş gözeleri kullanılıyor. Güneş’ten gelen ışığı organik boya tabakası sayesinde soğurup elektrik
    enerjisine çeviren ince tabakalı bu gözeler, iyi bir iletken olan grafenle kaplanıyor. Grafen karbon atomlarından oluşan iki boyutlu bir malzeme. Grafendeki elektronlar yağmur suyundaki kalsiyum, sodyum, amonyum gibi pozitif yüklü iyonlarla etkileşerek çift katmanlı bir tabaka oluşturuyor ve bu sayede enerji elde ediliyor.

     

    Bu yeni gözeler yağmur damlalarıyla yüzlerce mikrovoltluk voltaj sağlarken, güneş ışığından gelen enerjiyi %6,53 verimlilikle elektrik enerjisine çevirebiliyor. Bu değer, hâlihazırda kullanılan güneş gözelerinin verimliliğiyle (%15-20) kıyaslandığında hayli düşük. Üstelik grafen kullanımı da bu gözelerin maliyetini artırıyor. Ancak her türlü hava koşullarında çalışan ve enerji ihtiyacına yeni bir çözüm sunan bu gözeleri geliştirmeye yönelik çalışmalar hızla devam ediyor.

  • Yarımada Çevre Mühendisi İş İlanı Tanımı: Firma bünyesinde istihdam edilmek üzere, Çevre İzin ve Lisans Yönetmeliği kapsamında Çevre Görevlisi işlemlerinin yürütülmesi işleri için Çevre Mühendisi arayışı bulunmaktadır.

     

    2006 yılından günümüze Orman tahsis, izin irtifak, ÇED izinleri, PTD hazırlanması ve Çevre Danışmanlık hizmetleri yapan TRİO ARITMA SİS. MÜH. LTD. ŞTİ.; 2010 yılı sonu itibari ile deneyimli kadrosu ile Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren “Çevre Denetimi Yönetmeliği” ve “Çevre İzin ve Lisans Yönetmeliği” kapsamında vermiş olduğu Çevre Danışmanlık hizmetini YARIMADA ÇEVRE HİZMETLERİ DEN. DAN. MÜH. LTD. ŞTİ. üzerinden yürütmeye başlamıştır.

     

    BODRUM/MUĞLA merkezli Çevre Danışmanlık firması olan YARIMADA ÇEVRE HİZMETLERİ DEN. DAN. MÜH. LTD. ŞTİ. 11.05.2011 tarihinde T.C. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan “Çevre Danışmanlık Yeterlik” belgesini almış ve deneyimli Çevre Görevlileri ile hizmet vermeye başlamıştır.

     

    Yarımada Çevre Mühendisi İş İlanı Aranan Nitelikler:

    • Üniversitelerin Çevre Mühendisliği Bölümü’nden mezun
    • Bodrum’da İkamet Eden
    • Ms Office programlarını kullanabilen
    • Aktif araç kullanabilen (B sınıfı ehliyeti bulunan)
    • Seyahat engeli bulunmayan
    • Çevre Görevlisi Belgesine sahip
    • Ekip çalışmasına uyum sağlayabilecek
    • Erkek adaylar için askerlik görevini tamamlamış
    • Tercihen sigara kullanmayan

     

    Yukarıda belirtilen özelliklere sahip Çevre Mühendisi adaylarının fotoğraflı öz geçmişlerini verilen mail adresine yollamaları gerekmektedir. Mail dışında yapılacak başvurular değerlendirmeye alınmayacaktır.

     

    Yarımada Çevre İletişim Bilgileri:
    Firma/Kurum Ünvanı: YARIMADA ÇEVRE HİZ. DEN. DANI. MÜH. LTD. ŞTİ
    Tel: 0(252) 317 24 33
    E-posta: yarimadacevre@gmail.com – info@yarimadacevre.com
    Adres: Konacık Mh. Şehit Barış Akay Cd. No: 46/6 Bodrum-MUĞLA

     

    Çevre Mühendisi İş İlanı Son Başvuru Tarihi: 21.05.2016

  • Toprak, yeryüzünün en üst tabakasında bulunur. Bu tabaka, hava koşullarının da etkisiyle ufalanmış kaya parçalarından ve ayrışmış organik maddelerden, uzun sürede oluşur. Toprak; mineraller, su, oksijen, karbon dioksit, azot içerir ve canlılığın temelini oluşturur.

     

    Birçok bitki ve hayvan toprakta yaşar. Canlıların çürüme ve parçalanma süreçleri toprakta gerçekleşir. Toprak, yer altı sularını arıtır ve doğal bir filtre işlevi görür. Toprak sürekli bir oluşum ve zarar görme (erozyon) süreci içindedir.

     

    1-Toprağın Özellikleri Nelerdir?

     

    Toprak oluşumunda iklim, topoğrafya, ana kayanın özellikleri, bitkiler ve hayvanlar etkili olur. Toprağın oluşması uzun bir süreçtir. 30 santimetre kalınlığında bir toprak tabakasının oluşması 1000-10.000 yıl arasında bir zaman alır. Bu süreç o kadar yavaştır ki toprak yenilenemeyen bir kaynak olarak kabul edilir.

     

    Toprak, organik ve inorganik bileşiklerden oluşan hareketli ve yaşayan bir sistemdir. Toprakta, içinde su ve gazlar bulunan boşluklar vardır. Toprağı oluşturan maddelerin farklı bileşimleri toprağın çeşidini belirler.

     

    Ayrıca toprakta bakteriler, mantarlar, solucanlar ve kemirgenler gibi canlı toplulukları yaşar. Toprakta yaşayan canlılar;

    • Çürümüş organik maddelerle beslenen şapkalı mantarlar
    • Salyangozlar ve sümüklü böcekler
    • Tahtakurusu
    • Çatalkuyruklular
    • Toprak solucanı
    • İlkel solucanlar
    • Tırtıllar (ağustos böceği larvaları)
    • Karıncalar

     

    Toprak çeşitleri; kimyasal, fiziksel ve biyolojik özelliklerine göre farklılık gösterir. Silt: Toprağı oluşturan 0,02 – 0,002 mm büyüklüğündeki parçacıktır. Tın: Toprağı oluşturan 0,2 – 0,02 mm büyüklüğündeki parçacıktır.

     

    Toprağın oluşumunda iklim, bitki örtüsü ve toprakta yaşayan canlılar gibi etkenler rol oynar. Bu etkenler kayaçlarda ya da organik maddelerde çeşitli değişikliklere yol açarak toprağın oluşumuna katkıda bulunur. Bu etkenlerin herhangi birinde ortaya çıkan değişim toprakta da değişime neden olur.

     

    Toprak; önemli biyolojik, kimyasal ve jeolojik süreçlerin görüldüğü karmaşık bir sistemdir. Bir gram toprakta milyonlarca canlı bulunur ve bunlar ekosistemin devamlılığı açısından büyük önem taşır. Yapılan hesaplamalara göre bir hektarlık toprağın en üstte bulunan 30 santimetrelik bölümünde yaşayan bakteriler, mantarlar, solucanlar, tespih böcekleri, örümcekler ve kın kanatlılar gibi canlıların toplam ağırlığı yaklaşık 25 tondur. Salyangoz, fare ve solucan gibi canlılar, ekilebilir topraklardaki toplam hayvan ağırlığının %50-75’ini oluşturur.

     

    Solucanlar, toprağın oluşumunda önemli rol oynar. Ayrıca solucanlar toprağın havalanmasını sağlar. Böylece bitkilerin gereksinimi olan oksijenin topraktan alınmasını kolaylaştırırlar.

     

    Toprak, üzerinde bitkilerin yetiştirilebildiği bir alandır. Ayrıca dünyadaki tüm ekosistemlerin temel bir bileşenidir. Toprağın da su ve hava gibi korunması gereken bir ortam olduğu ancak son yıllarda anlaşılmaya başlanmıştır.

     

    Toprak, en önemli doğal kaynaklardan biridir. Toprağın kirlenmesi ve erozyona uğraması, bu doğal kaynağın yok olmasına ve veriminin azalmasına yol açar. Kaybedilen toprağın yeniden kazanılabilmesi için uzun yıllar geçmesi gerekir.

     

    Toprak, durağan bir ortamdır ve her tip kirlilik yapıcı maddenin biriktiği dev bir depoya benzer. Kirliliğe yol açan maddelerin toprakta kalma süreleri havada ya da suda kalma sürelerinden çok daha uzundur. Bu nedenle toprakta oluşan kirliliğin etkisi de daha uzun sürer.

     

    2- Toprağın işlevleri

     

    Toprağın en önemli işlevleri, yer altı sularını süzmek, bitkilerin büyümesi için gerekli besin maddelerini sağlamak ve farklı canlı türlerine yaşam alanı oluşturmaktır. Toprak, aynı zamanda güneş enerjisini yakalayan, depolayan ya da yansıtan bir ortamdır.

     

    Toprak, işlevlerini yüzyıllar boyunca herhangi bir sorun olmadan yerine getirmiştir. Ancak 20. yüzyılda sanayi etkinliklerinin artmasıyla toprağın bazı işlevlerinin gerçekleşmesi de güçleşmeye başladı.

     

    Günümüzde, kentleşmenin hızlanması, buna bağlı olarak sürekli yeni altyapı sistemlerinin oluşturulması, sanayinin gelişmesi, ulaşım ağlarının genişlemesi, daha çok atık üretilmesi, madencilik ve yoğun tarım etkinlikleri toprağın işlevlerini kaybetmesine neden olmaktadır. Toprak, genellikle insan etkinliklerinin olumsuz etkileri sonucu bozulur ve bazı işlevlerini gerçekleştiremez.

     

    Toprağın işlevlerini kaybetmesini engellemek ve sürdürülebilirliğini sağlamak biz insanlara bağlıdır. İnsanların topraktan yararlanırken aynı zamanda toprağın sürdürülebilirliğini de sağlamayı başarması, dünya üzerindeki tüm toprakları koruyabilmek açısından büyük önem taşır.

     

    2.1- Bitkisel Ürünlerin Kaynağı

     

    Toprak bitkilere besin, hava ve su sağlar. Ayrıca bitki köklerinin gelişmesine uygun bir ortam oluşturur.

     

    İnsan etkinlikleri sonucu toprağın yok olması ya da zarar görmesi, besin ya da kereste kaynağı olan bitkilerin üretiminde azalmaya yol açabilir. Toprağın asitlenmesi de kereste kaynağı olan ağaçların gelişimini engelleyen son derece olumsuz bir etkendir.

     

    Toprağın sıkıştırılması ya da erozyon, tarımda sürdürülebilirliği engeller. Ayrıca topraktan elde ettiğimiz ürünlerin de azalmasına neden olur.

     

    2.2- Doğal Filtre

     

    Toprak, doğal bir filtre işlevi görmesi nedeniyle zararlı maddelerin yer altı sularına ulaşmasını ve besin zincirine karışmasını engeller.

     

    Zararlı maddeler, toprakta mekanik olarak süzülür, emilir ya da çökelir. Bazı organik maddelerse ayrıştırılır ya da başka bileşiklerin oluşumuna katılır. Toprağın filtre işlevi, içme suyu kaynağı olarak kullanılan yer altı sularının korunması açısından çok önemlidir.

     

    Ayrıca toprak, yer altı sularını kimyasal maddelerden korumak ve ısı dengesi sağlamak bakımından tampon görevi de yapar. Toprağın bu özelliklerine bağlı olarak yapısında kirlilik yapıcı maddeler birikir.

     

    Tarımda kullanılan ilaçların %99’u toprakta zehirli olmayan bileşiklere dönüştürülür. Ancak kalan %1’lik miktar, yoğun kullanım alanlarındaki içme sularını tehdit etmeye yeterlidir. Topraktaki miktarı çok arttığında bu maddeler yer altı sularına karışır. Bu da canlılar açısından son derece tehlikelidir.

     

    Topraktaki mikroorganizmalar, sülfat ve nitratların yer aldığı doğal döngülerde ve organik maddelerin parçalanmasında da rol oynarlar.

     

    İnsan etkinliklerinin neden olduğu çevresel değişiklikler, zaman içinde toprakta kirlilik yapıcı maddelerin birikmesine neden olabilir. Sonuç olarak toprak, ekosistemlerin sürekliliğinin sağlanmasında rol oynayan temel bir etkendir.

     

    2.3- Canlılar İçin Yaşam Alanı

     

    Toprak, çeşitli canlı türleri ve mikroorganizmalar için yaşam alanı sağlar. Bu nedenle bir “gen havuzu” olarak da kabul edilebilir. Toprağın niteliğinin zayıflaması genellikle biyolojik çeşitliliğin azalmasına neden olur.

     

    Biyolojik çeşitliliğin azalmasına şunlar neden olabilir:

    • Bitkilerin aşırı miktarlarda toplanması ya da yakılması
    • Aşırı miktarda gübre ve tarım ilacı kullanılması
    • Atmosferdeki kirlilik sonucunda asitlenme oluşması

     

    Topraktaki biyolojik çeşitliliğin azalma derecesini kestirmek genellikle güçtür. Çünkü biyolojik çeşitliliğin azalmasına neden olan başka etkenler de vardır. Biyolojik çeşitlilikteki azalma, özellikle erozyon, toprağın sıkıştırılması ve kimyasal maddelerle kirlenmesi sonucu oluşur.

     

    2.4- Yapıların İnşa Edildiği Alan

     

    Toprak; yollar, evler, sanayi ve eğlence tesisleri vb. binaların yapıldığı ve atıkların bırakıldığı fiziksel bir ortamdır.

     

    Tarıma elverişli toprakların, yapılaşma ve altyapı sistemi oluşturma amacıyla kullanılmaması gerekir. Günümüzde birçok ülkede bu görüş benimsenmeye başlamıştır.

     

    2.5- Ham madde kaynağı

     

    Toprak; kömür, petrol gibi yakıtların yanı sıra, kil, çakıl, kum ve mineraller gibi ham maddelerin de kaynağıdır. Ancak bu ham maddeleri elde etmek amacıyla gerçekleştirilen madencilik etkinlikleri doğanın önemli ölçüde değişmesine neden olur.

     

    2.6- Mimari ve tarihî miras

     

    Toprak, aynı zamanda arkeolojik eserleri ve fosilleri içinde saklayan tarihsel bir yapıdır.

     

    3- Toprağa yönelik tehditler

     

    İnsan etkinlikleri kontrolsüz ve plansız bir şekilde gerçekleştirildiğinde, toprak büyük ölçüde zarar görür. Toprağın zarar görmesine neden olan bazı etkenler şunlardır:

     

    3.1- Erozyon

     

    Erozyon, toprağın tarım yapılan üst tabakasının su, rüzgâr, buz, yer çekimi ya da canlıların etkisiyle aşınıp taşınmasıdır. Toprağın bitki örtüsü bakımından yoksul olması erozyon oluşumunu kolaylaştırır. Erozyon, boyutları giderek artan önemli bir çevre sorunudur.

     

    Erozyon, topraklarımızın yok olmasına neden olan etkenlerin başında gelir. Ülkemizdeki erozyon, Avrupa’dakinden 12, Afrika’dakindense 17 kat daha fazladır. Erozyon, her yıl yaklaşık 500 milyon ton verimli toprağımızı kaybetmemize neden olmaktadır.

     

    Erozyon, toprağı yağmur ya da rüzgârın etkisine açık hâle getiren ya da yüzeyden akan suyun miktarını ve hızını artıran çeşitli insan etkinliklerinden kaynaklanabilir. Yamaçların sürülmesi, bitkilerin sökülmesi, teraslama yapılmaması, çok sayıda hayvan yetiştirme, yetersiz ürün yönetimi ve değişimi, toprağın ağır makinelerle sıkıştırılması gibi tarım uygulamaları erozyonu hızlandırır.

     

    Ayrıca ormanların yok edilmesi ve aşırı otlatma da erozyona yol açan temel etkenlerdendir.

     

    Suyun etkisiyle oluşan erozyon çok yaygındır. Su erozyonu, genellikle bitkilerin kök derinliğinin azalmasına, besinlerin sürüklenip gitmesine, organik maddelerin yok olmasına ve bazen de bitkilerin ve ağaçların kökünden koparak yok olmasına yol açar. Su erozyonunun bu tip etkileri tarım ürünlerinin verimliliğini düşürür. Erozyon nedeniyle ürün miktarı %30’a kadar düşebilir.

     

    Eğimli alanlardaki tüm topraklar erozyona açıktır ancak kumlu ve milli topraklar özellikle tehlike altındadır. Toprağın yapısı, içerdiği organik madde miktarı, geçirgenlik oranı, topoğrafya, iklim, bitki örtüsü ve insan etkinlikleri erozyonun oluşumunda belirleyici rol oynar.

     

    Erozyon, doğaya ve ekonomiye büyük zarar veren bir sorundur. Bu sorunu ortadan kaldırmaya yönelik çeşitli uygulamalar geliştirilmiştir. Örneğin, dönüşümlü tarım yapılması ve mekanik engellerin kurulması gibi. Birçok ülkede erozyonu önleme çalışmaları yapılmaktadır. Ancak bu çalışmalarda nüfus baskısı, ekonomik ve ekolojik etkenler de dikkate alınmalıdır.

     

    3.2- Asitlenme

     

    Toprağın asitlenmesi, fosil yakıtların yakılması ve çeşitli sanayi etkinlikleri sonucunda çıkan kükürtlü ve azotlu bileşiklerin atmosferdeki miktarının artmasına bağlı bir sorundur. Kükürtlü ve azotlu bileşiklerin atmosferdeki su buharıyla tepkimeye girmesi sonucu asit yağmurları oluşur. Asit, yağışlarla suya ve toprağa geçer. Suyun ve toprağın yapısında değişikliklere yol açar ve canlılar için tehlike oluşturur.

     

    Asitlenmenin çevre üzerindeki temel etkisi, asitli bileşiklerin topraktan yer üstü ve yer altı sularına karışmasıdır. Asitlenmenin yanında, demir, alüminyum, kalsiyum, magnezyum ve bazı ağır metal iyonlarının varlığı da söz konusuysa toprak tampon olma işlevini yerine getiremez.

     

    Kumlu toprakların tampon oluşturma kapasitesi daha düşüktür. Bu nedenle toprağın asitlik derecesindeki (pH) küçük bir değişiklik bile toprağı kirletici bir etkene dönüştürmeye yeter. pH çok düşük olduğunda ağır metallerin artma tehlikesi de vardır.

     

    Toprağın asitlenmesi planlı gübreleme ve kireçleme (kireçleme, toprağın pH’sini artırabilir ancak toprağın biyolojik yapısı üzerinde olumsuz etkileri de olur.) yapılarak kontrol altına alınabilir. Ancak bu tip uygulamalar toprağın tampon oluşturma işlevini azaltır. Bu nedenle toprağın asitlenmesi tümüyle engellenemeyen çok ciddi çevresel tehlikelerden biridir.

     

    3.3- Sıkışma

     

    Toprağın sıkışması, ağır makinelerin belirli bir arazide uzun süreler boyunca tekrar tekrar kullanılması ve yağışlı havalarda büyükbaş hayvanların ıslak toprak üzerinde gezinmesi nedeniyle oluşur.

     

    Sıkışma, topraktaki boşlukları azaltır. Bu, bitki köklerinin daha az hava ve su alabilmesi anlamına gelir. Köklerin gelişimi güçleşir. Bunun sonucunda inorganik madde alımı azalır.

     

    Ayrıca sıkışma, yağmur sularının toprağa geçişini azaltır. Bunun sonucunda yüzeydeki fazla su, erozyonu ve toprağın üst tabakasının içerdiği besinlerin yok olma tehlikesini artırır.

     

    3.4- Tuzlanma

     

    Tuzlanma, uygun olmayan yöntemlerle ya da denizden alınan tuzlu suyla sulama yapılması gibi nedenlerden kaynaklanabilir. Bu uygulamaların toprakta yaşayan canlılar ve ürün verimliliği üzerinde olumsuz etkileri vardır.

     

    Tuzlanmanın geri dönüşü mümkündür. Ancak tuzlanma görülen toprakların tarıma elverişli hâle getirilmesi çok pahalıya mal olur.

     

    3.5- Kirlilik

     

    İnsan etkinliklerinin birçoğu toprağın kirlenmesine yol açar. Metaller, organik kimyasal maddeler, yağlar, ziftler, pestisitler, patlayıcı ve zehirli gazlar, radyoaktif maddeler, yanıcı maddeler ve asbest toprakta kirliliğe yol açabilir. Bu maddeler, genellikle sanayi ve evsel atıkların çöplüklere denetimsiz bir şekilde atılmasından kaynaklanır. Ayrıca çöp alanlarının denetimsiz bırakılması da toprakta kirliliğe yol açtığından son derece tehlikelidir.

     

    3.5.1- Ağır metaller

     

    Kadmiyum, kurşun, krom, bakır, çinko, cıva ve arsenik gibi ağır metallerden kaynaklanan toprak kirliliği çevre açısından büyük bir tehlikedir.

     

    Ağır metaller toprakta doğal olarak vardır. Ancak aşağıdaki etkenler ağır metallerin miktarının artmasına neden olur:

    • Sanayi (demir kullanmayan sanayi tesisleri, enerji santralleri, demir, çelik ve kimya sanayileri)
    • Tarım (kirli suyla sulama ve yapay gübrelerin kullanımı gibi)
    • Atıkların yakılması
    • Fosil yakıtların yakılması
    • Kara yolu trafiği

     

    Tarım yapılan toprakların ağır metallerle kirlenmesi ürün miktarının azalmasına yol açabilir. Ayrıca bu metaller tarım ürünlerinde yüksek miktarlarda birikebilir ve besin zincirlerine karışabilir. Bu durum da canlıların sağlığı açısından tehlikelidir.

     

    Çayır ve bozkırların olduğu alanlarda, ağır metaller daha çok en üstteki birkaç santimetrelik bölümde birikir. Bu metaller, otlayan hayvanlar tarafından topraktan doğrudan alınır.

     

    Ağır metaller zehirlidir ve topraktaki canlılık etkinliklerini engeller. Bu metaller, toprakta onlarca hatta yüzlerce yıl kalabilir.

     

    Ağır metallerin salımının azaltılması, bunların atmosferde ya da toprakta birikmesini önlemenin en kolay yoludur.

     

    Toprağın asitlenmesini azaltmaya yönelik önlemler de ağır metallerin toprakta birikmesini azaltabilir. Ayrıca tarım alanlarında, ağır metal oranı düşük gübrelerin, inorganik böcek ilaçları yerine organik olanlarının kullanılması da toprağın asitlenmesinin azalmasına yardımcı olabilir.

     

    3.5.2- Tarım ve organik maddeler

     

    Tarım ilaçları toprakta yaşayan canlıları doğrudan etkiler. Ancak bu tip maddelerin toprakta birikmesi, bunların yer üstü ve yer altı sularına karışarak kirlilik oluşturmasına da neden olabilir. Kirliliğe yol açan organik maddeler, atmosferde birikerek yağışlar yoluyla doğrudan toprağa geçer.

     

    Organik maddeler arasında yağlar, ziftler, klorlu hidrokarbonlar ve dioksinler bulunur. Bu tip organik maddeler o kadar çeşitlidir ki bunların topraktaki varlıklarını belirlemek ve izlemek çok zordur.

     

    Tarım ilaçları ekinleri korumak ve daha nitelikli ürün elde etmek için (genellikle zararlı mantar, yabani ot ve böceklere karşı) kullanılır. Ancak bazı tarım ilaçları çok tehlikelidir. Çünkü bunlar hedef alınmayan canlıları da etkiler.

     

    Tarım ilaçlarının kullanılması, şu sorunlara yol açabilir:

    • Fiziksel ve kimyasal bozulmalara bağlı olarak toprakta yaşayan canlıların yok olmasına
    • Ekinlerde verimin önemli ölçüde düşmesine
    • Yer altı sularına zehirli kimyasal maddelerin karışması ve içme suyu kaynaklarının kirlenmesine

     

    Uygulamalarda ve yasalarda yapılacak bazı iyileştirmelerle tarım ilaçlarının zararları azaltılabilir. Bunlar:

    • Çok sayıda canlıyı etkileyen tarım ilaçlarının yasaklanması
    • Tarım zararlılarını yok etmede birden fazla yöntemin bir arada kullanılması
    • Zararlılarla mücadelede biyolojik mücadele yöntemlerine başvurulması
    • Zararlılarla mücadelede biyoteknolojideki gelişmelerden yararlanılması

     

    3.5.3- Nitratlar ve fosfor

     

    Azot ve fosfor, tüm canlılar için gerekli temel elementlerdendir. Bu elementler, toprağı ve ürünleri doğrudan etkiler. Bitkiler için önemli besin maddeleri olmalarına karşın topraktaki miktarlarının normalin üzerine çıkması, yer altı sularının kirlenmesine yol açabilir. Bu elementlerin toprağa karışma miktarı toprağın çeşidine, iklime ve tarım uygulamalarına bağlıdır.

     

    Fosfor: Fosfor, besi hayvanlarının çok olduğu bölgelerde toprağın üst tabakalarında birikir. Fosfora doymuş topraklarda, özellikle yer üstü sularında ve yer altı sularının üst tabakalarında fosfor miktarı artar ve sonuçta ötrofikasyon oluşur.

    Azot: Nitrat kirliliği, uluslararası boyutta bir sorundur ve genellikle yoğun tarım etkinliklerinin yapıldığı bölgelerde ortaya çıkar. Bu sorunu azaltmaya yönelik tarım uygulamaları şunlardır:

    • Daha az çeşitlilikte besin maddesi gerektiren ürünlerin seçilmesi
    • Gübrenin doğru zamanda (büyüme mevsiminde) kullanılması
    • Hayvan gübrelerinin kullanımında gelişmiş yöntemlere başvurulması
    • Hayvan otlatma mevsiminin kısaltılması
    • Çayır ve mera kullanımının düzenlenmesi

     

    3.5.4- Radyoaktif maddeler

     

    Toprağın sezyum-137, stronsiyum-90 ve bazı plütonyum izotopları gibi radyoaktif maddelerle kirlenmesi, özellikle Çernobil kazasından beri kamuoyunun bu konudaki kaygılarını iyice artırmıştır.

     

    Toprağın üst tabakalarındaki radyoaktif maddeler bitkilerin ve hayvanların radyasyona maruz kalmasına neden olur. Radyoaktif maddeler, toprak aracılığıyla besin zincirlerine katılır ve beslenme yoluyla insanlar ve hayvanlar tarafından alınabilir. Ayrıca rüzgârla havalanan toz parçacıkları da solunumla canlıların bedenlerine girebilir.

     

    3.5.5- Sonuçlar

     

    Sanayi tesislerinin yol açtığı toprak kirliliği insan sağlığı, ekosistemler ve ekonomi açısından ciddi bir tehlike oluşturmaktadır. Toprak kirliliğinin olası etkileri şunlardır:

    • Kirlilik yapıcı maddelerin toprak yüzeyine, yer altı ve yer üstü sularına salınması
    • Kirlilik yapıcı maddelerin bitkiler tarafından emilmesi
    • İnsanların kirlenmiş toprakla doğrudan temas etmesi
    • Toz parçacıklarının ya da uçucu maddelerin solukla alınması
    • Çöp alanlarında biriken gazların patlaması
    • Yer altı boru hatlarının ve diğer yapı elemanlarının yıpranması
    • Tehlikeli atık akıntılarının oluşması
    • Arazi kullanımının toprağın yapısına uygun şekilde gerçekleştirilmemesi.

     

    4- Türkiye’deki toprak sorunları

     

    Toprak, sınırlı bir doğal kaynaktır. Ülkemizde bu değerli kaynak çeşitli sorunlarla karşı karşıyadır.

     

    4.1- Toprak kirliliği

     

    Türkiye’de toprak temel olarak tarımdan, evsel ve sanayi kaynaklı atıklarla kirlenmektedir. Hava-su-toprak ilişkisi göz önüne alındığında, toprak kirliliğinin hava ve su kirliliğiyle birlikte düşünülmesi gereklidir.

     

    Türkiye’de sanayi atıklarının belirli bölgelere kontrolsüz bir biçimde atılması sonucunda toprak kirliliği ciddi boyutlara ulaşmaktadır. Örneğin, yoğun pirinç üretiminin yapıldığı Edirne Meriç Havzası’nda gübre, ilaçlama ve sanayi atıklarından kaynaklanan toprak kirliliği söz konusudur. Araştırmalar, burada yetiştirilen pirinçlerin bir bölümünde ağır metallerin ve kadmiyum gibi sağlığa zararlı maddelerin bulunduğunu ortaya koymaktadır.

     

    Toprak kirliliği, bitkilerin sağlıksız olmasına ve ölmesine yol açar. Bitkiler, toprağı tutan bir güç oluşturur. Bitkilerin azalması, erozyon olasılığını artırır ve toprağın daha fazla zarar görmesine neden olur. Türkiye’de bu bakımdan ciddi sorunlar vardır. Bir an önce önlemlerin alınması; su-hava-toprak dengesinin korunması ve canlıların zarar görmemesi açısından çok önemlidir.

     

    Türkiye’de toprak kirliliğinden en fazla etkilenen bölge, kontrolsüz ve hızlı sanayileşme nedeniyle Marmara Bölgesi’dir.

     

    4.2- Erozyon

     

    Toprağın niteliğinin bozulması ve buna bağlı olarak bitki örtüsünün azalması (ormanların yok olması, tarım alanı ya da yerleşim yeri açmak için doğal bitki örtüsünün yok edilmesi) sonucunda erozyon oluşur.

     

    Türkiye’de temel olarak iki tip erozyondan söz edilebilir: Su erozyonu ve rüzgâr erozyonu. Her iki tip erozyon sonucunda da seller oluşabilir. İnsanların yaşadıkları yerler zarar görebilir, toprak, can ve mal kaybı olabilir.

     

    Türkiye’nin yeryüzü yapısı, iklim, uygulanan yanlış tarım yöntemlerine bağlı olarak bitki örtüsünün bozulması ve toprağın niteliğinin zayıflaması, mera ve ormanların aşırı zarar görmesi, toprakların çoğunun erozyona duyarlı olması nedeniyle yüksek düzeyde erozyon oluşmaktadır. Yapılan araştırmalar ülkemiz topraklarının yaklaşık %73’ünde erozyon oluştuğunu göstermektedir. Ülkemizde her yıl yaklaşık 500 milyon m3 toprak erozyon yoluyla kaybedilmektedir.

     

    4.3- Toprağın korunması

     

    Erozyonla mücadele çalışmaları dünyada ve ülkemizde yakın tarihlerde başlamıştır. Toprağın korunması, toprak kirliliğinin azaltılması ve önlenmesi amacıyla çeşitli ulusal programlar yürütülmektedir. Bu programlar çiftçilerin toprak kaybı ve bu sorunun önlenmesi konusunda eğitilmesi, aşırı eğimli bölgelerde teraslama gibi yöntemlerin uygulanmasının desteklenmesi, ormanların korunması ve yeniden kazanılması gibi çalışmaları içermektedir. Çeşitli kuruluşlar bu önemli konuyla ilgili ciddi ve geniş çaplı araştırmalar yapmaktadır. Konya-Karapınar rüzgâr erozyonunu önleme çalışması bu konudaki örnek çalışmalardan biridir.

     

    Türkiye Erozyonla Mücadele Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma (TEMA) Vakfı ile Toprak, Gübre ve Su Kaynakları Merkez Araştırma Enstitüsü, toprak korunması konusunda önemli çalışmalar yürütmektedir. Toprak kirliliğini azaltmayı ya da toprağın verimini artırmayı amaçlayan UNESCO “Biyosfer Rezervleri Projesi” kapsamında Orman Genel Müdürlüğü, Doğal Hayatı Koruma Derneği gibi kuruluşlar önemli doğal alanların korunmasına yönelik ortak çalışmalar yürütmektedir. Ayrıca Türkiye’de Birleşmiş Milletler “Çölleşme ile Mücadele Sözleşmesi” kapsamındaki “Çölleşmeyle Mücadele Ulusal Eylem Planı” hazırlanmış ve uygulamaya konulmuştur.

     

    4.4- Yasalar ve uygulamalar

     

    Türkiye’de toprak kirliliği konusundaki yasal düzenlemeler, “Toprak Kirliliğinin Kontrolü Ve Noktasal Kaynaklı Kirlenmiş Sahalara Dair Yönetmelik”, “Evsel Ve Kentsel Arıtma Çamurlarının Toprakta Kullanılmasına Dair Yönetmelik”, “Tarımsal Kaynaklı Nitrat Kirliliğine Karşı Suların Korunması Yönetmeliği” ve “Kentsel Atıksu Arıtımı Yönetmeliği” kapsamındadır.

     

    Ülkemizde erozyonun önlemesine ilişkin ilk yasa, 1937’de çıkarılan “Orman Kanunu”dur. Ancak yasa, 1950’ye kadar uygulamaya geçirilmemiştir.

     

    Toprağın etkin olmayan biçimde kullanımı, örneğin tarıma uygun verimli topraklara inşaat yapılması, toprak kaybının en büyük nedenlerinden biridir. Bu nedenle çeşitli konulardaki yasalar “Toprak Koruma ve Arazi Kullanım Kanunu”, “Havza Islahı Yasası”, “Mera Kanunu” ve şehir planlama, inşaat, sanayi ve kalkınma konulu yasalar da dahil, toprağın etkin bir şekilde yönetilmesiyle ilgilidir. Ancak yasalar, gereğince uygulanamamakta ve bu da toprağın sürekli kaybedilip kirlenmesine yol açmaktadır.

     

    5- Biz neler yapabiliriz?

     

    Toprağın kirlenmesine yol açan etkenler ortadan kalktıktan sonra toprağın özellikleri, zaman alsa da normale dönebilir ya da toprak uygun şekilde işlenerek biraz olsun iyileştirilebilir.

     

    Kirlilik kaynaklarını azaltmak, toprağın ve yer altı sularının kirliliğini önlemek açısından çok önemlidir. Kirliliği önleme çalışmaları, toprak ve yer altı sularının korunmasına yönelik uygulamaların yanı sıra sanayi atıklarını azaltmaya yönelik uygulamaları da içermelidir.

     

    Kirlenmiş toprakları iyileştirmek için toprağın kazılması, yıkanması ve boşaltılması gibi çeşitli yöntemlere başvurulabilir. Ancak bu yöntemlerin maliyeti çok fazladır. Toprakta kirlilik yapıcı maddelerin hareketini engelleyen katkı maddelerinin kullanılması gibi yeni yöntemler daha düşük maliyetli ve etkilidir.

     

    Politika, yasalar ve uluslararası iş birliği: Havadaki zehirli maddelerin neden olduğu asitlenme ya da kirlenme gibi ülkelerin sınırlarını aşan birçok sorun, yalnızca ilgili ülkelerin ortak çabalarıyla çözülebilir. Avrupa’da bu amaçla çeşitli uygulamalar başlatılmıştır. Toprağı korumak için gerçekleştirilen ulusal ve uluslararası çabalar belirli kurallara uygun olmalıdır:

    • Toprağın korunması için iyileştirmeden çok, kirliliği önlemeye ağırlık verilmelidir.
    • Toprağın işlevlerinden yararlanmaktan çok, bunların korunmasına önem verilmelidir.
    • Arazi kullanımı toprağın yapısına uygun şekilde gerçekleştirilmelidir.
    • Geçmişte ortaya çıkmış zararlar giderilmeli, ancak korumaya yönelik önlemler de alınmalıdır.
  • Biz bunu hep yapıyoruz: Çoğu zaman yaşantımızı derinden etkileyebilecek kavramları hemen hemen hiç sorgulamadan tartışma gündemimize alıyor; olanağını bulduğumuzda da bu kavramdan hareketle uygulamalar yapıyor ve çoğunlukla da “evdeki bulgurdan” oluyoruz. Bu gerçeği kanıtlayan yüzlerce örneği yaşantımızın her alanından verebiliriz.

     

    Fazla düşünmeden bir karara varmak az gelişmiş toplumlara özgü bir özellik gibi geliyor bana. Baştan söyleyeyim; şu “ağaç tarımı” tartışmasını ve bu doğrultudaki uygulama çabalarını da böyle değerlendiriyorum. Kavramı yeniden gündeme getirenler de, uygulama çabası içinde olanlar da içtenlikliler; bundan kuşkum yok. Ama kimi gerçekleri gözden kaçırdıklarını düşünüyorum. Örnekleyeceğim ama önce şu “ağaç tarımı” kavramından ne anladığımı söylemek istiyorum: Ekolojik koşulların elverdiği yerlerde ve türlerle başta çeşitli özelliklerde odun olmak üzere olabildiğince daha çok ve kaliteli orman ürününü en kısa zamanda hasat etmek amacıyla yapılan iş ve işlemler olarak anlıyorum ağaç tarımını.

     

    Tanıma dikkat ederseniz kavramın ilk anda akla getirdiği 5 olgu var: Şimdi işlem sırasına göre bu olgulara biraz daha yakından bakalım:

     

    1) “Ekolojik koşulların elverdiği yerler”: Demek oluyor ki önce gereksinme duyduğumuz orman ürünlerini bize verebilecek ağaç türlerinin yetişebileceği, ancak alternatif maliyeti görece olarak daha düşük olan arazilerin bulunması gerekiyor. Hemen söyleyeyim; bu arazilerin, en azından, olabildiğince verimli olması gerekiyor. Peki bu araziler nerelerde var ve hangi amaçlarla kullanılıyor?

     

    2) “Ekolojik koşulların elverdiği türler”: “Ağaç tarımı” yapmak amacıyla hangi türlerden yararlanılacağı, yaşamsal önemde bir başka soru.

     

    3) “Daha çok ve daha kaliteli”: Hasat etmek istediğiniz orman ürününe göre değişmekle birlikte, bu göreli ve bir o ölçüde de öznel nitelemelerin ölçütü ne olacaktır; kimler tarafından nasıl belirlenecektir?

     

    4) “Orman ürünü”: Ne hasat etmek istiyorsunuz; yakacak ya da kâğıtlık odun mu, yoksa kerestelik tomruk mu, reçine mi sığıla yağı mı?

     

    5) İlk dört soruya vereceğiniz yanıtlar, katlanabileceğiniz hasat süresi üzerinde de belirleyici olacaktır kuşkusuz. Ama siz kalkıp, şimdilerde yapıldığı gibi, böylesi soruları, belirli bir sıra düzeni içinde sormayıp da öylesine “en kısa zaman” diye tutturursanız, teknik olarak alabildiğine başarılı olsanız bile, yatırımlarınızın sonu pek çok yönden hüsran olabilir.

     

    Türkiye ormancılığı, böylesi bir deneyi yaşadı: 1970’li yıllarda, birazcık da uluslararası yönlendirmelerle, kimi yörelerde, örneğin Batı Karadeniz ve Marmara bölgelerinde “hızlı gelişen yabancı tür orman ağaçlarıyla” geniş alanları ağaçlandırdı. Bu amaçla, yine dış destekle, bir araştırma enstitüsü bile kurdu. Sonuç? İşte Adapazarı, Eskişehir, Balıkesir vb. verimli ovalardaki kavaklıklar; işte Batı Karadeniz Bölgesi’nde hızlı gelişen yabancı türlerle yapılan ağaçlandırmalar ve işte bu çalışmalar sırasında yitirilen verimli tarım arazileri; işte, yabancı türlerle yapılan ağaçlandırma alanlarında biyolojik çeşitlilik zenginliğindeki henüz hangi düzeyde olduğunu bile bilmediğimiz azalmalar; işte zararlı böcek ve rüzgâr yıkımları…

     

    Bunlar bir yana, şu sorunun da öncelikle yanıtlanması gerekmez mi: Eğer piyasalardaki ortalama kâr oranlarını aşan bir getirisi olursa ağaç tarımının olumsuz ekolojik etkileri nedeniyle istenmedik yerlerde ve istenmedik türlerle yapılması nasıl önlenebilecektir? Bence, kesinlikle gerekir.

     

    “Ağaç tarımı” gerektiğinde başvurulacak bir çaredir; tamam. Ama bu gereğin ortaya çıktığına, nerelerde, hangi amaçlarla ve kimler tarafından “ağaç tarımı” yapılacağına kimler, nasıl karar verebilecek? Türkiye’de, henüz yurttaşlarımızın orman ürünü ve hizmet gereksinmesinin nitelik ve niceliği yöresel olarak bilinmiyor ki… Türkiye yüzeyinin nerelerinin, hangi amaçlarla kullanılabileceğini ve kullanılması gerektiğini ortaya koyan “arazi kullanım planları” ve bu planların ödünsüz olarak uygulanabilmesini sağlayacak hukuksal ve kurumsal düzenlemeler yok ki… Öyleyse nasıl tartışabileceğiz “ağaç tarımı” uygulamalarının olası getiri ve götürülerini?

     

    Uyarmak isterim; yukarıda başlıcalarına değindiğim tartışmalar yapılmaz; bu tartışmaların gerektirdiği bilgiler üretilmezse, ağaç tarımı, deyiş yerindeyse, evdeki bulgurdan da olmamıza yol açabilir; geçmişte yol açmıştır çünkü. Peki yol açmaması için ne yapılmalı?

     

    Ağaç tarımına yönelmenin gerekçeleri açıklıkla ortaya konulmalı ve “ileride ortaya çıkacak hammadde odun açığının karşılanması” gibi açıklamalarla yetinilmemelidir.

     

    Ekolojik koşullar yönünden bütünlük gösteren havzalara dayalı “arazi kullanım planları” hazırlanmalı ve bu planlarda ağaç tarımı yapılabilecek arazilere de açıklık getirilmeli ve sınırlandırılmalıdır.

     

    Ağaç tarımının amaçları yöresel düzeyde de açıklıkla tanımlanmalıdır.

     

    Yöresel düzeyde belirlenen amaçları, verili ekolojik koşullarda ençoklayabilecek ağaç ve ağaççık türleri ile ağaçlandırma ve bakım teknikleri belirlenmelidir.

     

    Ağaç tarımı işletmeciliğine özgü mülkiyet biçimleri ve yönetim teknikleri (planlama, uygulama, izleme, finansman vb.) geliştirilmelidir.

  • MOSK Çevre Mühendisi İş İlanı Tanımı: Firma bünyesinde istihdam edilmek üzere, “Çevre İzin ve Lisans Yönetmeliği” kapsamında Çevre Görevlisi işlemlerinin yürütülmesi ve “Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği” kapsamında ÇED Raporları ve Proje Tanıtım Dosyası hazırlanması işleri için Çevre Mühendisi alınacaktır.

     

    Firmaya, T.C. ÇEVRE ve ŞEHİRCİLİK BAKANLIĞI tarafından, 03/102/2013 tarih ve 28784 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Yönetmeliği’nin 27. maddesi uyarınca ÇED Raporu hazırlamaya yetkili olduğunu belirten 2008 tarih ve 142 No.lu “YETERLİK BELGESİ” verilmiştir.

     

    Ayrıca T.C. ÇEVRE ve ŞEHİRCİLİK BAKANLIĞI tarafından 2011 tarih ve 1401 No.lu Çevre Danışmanlık “YETERLİK BELGESİ” verilmiştir.

     

    MOSK Çevre Maden Müh. Müş. İş Sağlığı ve Güvenliği Tic. ve San. Ltd. Şti. bünyesinde kurulan YILDIZELİ OSG; ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANLIĞI tarafından 25.12.2013 tarih ve 1093 Belge Numarası ile yetkilendirilmiştir.

     

    MOSK Çevre Mühendisi İş İlanı Aranan Nitelikler:

    • Üniversitelerin Çevre Mühendisliği Bölümü’nden mezun
    • Ankara’da İkamet Eden
    • Çevre Danışmanlığı konusunda en az 1 yıl tecrübeli
    • Aktif araç kullanabilen
    • Seyahat engeli bulunmayan
    • Çevre Görevlisi Belgesine sahip
    • Diksiyonu düzgün
    • Erkek adaylar için askerlikle ilişiği olmayan

     

    Yukarıda belirtilen özelliklere sahip Çevre Mühendisi adaylarının fotoğraflı öz geçmişlerini verilen mail adresine yollamaları gerekmektedir. Mail dışında yapılacak başvurular değerlendirmeye alınmayacaktır.

     

    MOSK Çevre İletişim Bilgileri:
    Firma/Kurum Ünvanı: MOSK ÇEVRE VE MADENCİLİK LTD. ŞTİ.
    Tel: 0(312) 213 02 92 – Serap SARIGÜL
    E-posta: ankara@mosk.com.tr
    Adres: Funda İş Merkezi Lizbon caddesi (2.cadde) No:25/5 Öveçler, Çankaya-ANKARA

     

    Çevre Mühendisi İş İlanı Son Başvuru Tarihi: 01.07.2016

  • Her geçen gün güneş biraz daha yüzünü gösterdikçe siz de hemen tatil planları yapmaya koyuluyor musunuz?

     

    Şüphesiz tatil hepimizin ihtiyacı. Fakat nasıl bir tatil?

     

    Onlarca odanın klimasını, mini buzdolabını çalıştırmak için bol bol elektrik harcayan, o elektriği elde etmek için yakınlardaki cennet parçası nehrin üzerine kondurulmuş HES’e bağımlı olan bir otelde, tabakların açık büfeden sırf göz doyurmak için tepeleme doldurulduğu ve kilolarca yemeğin her gün çöpe gittiği bir tatil köyünde karbon ayak izi yüksek bir tatil mi?

     

    Yoksa sabahları çalar saat yerine horoz sesiyle uyandığınız, korna, motor, trafik gürültüsünün yerini kazların, hindilerin, ineklerin, koyunların, eşeklerin seslerinin aldığı, tarlayla sofra arasındaki mesafenin iyice kısaldığı, “müşteri” değil “misafir” olduğunuz, kitle turizmine kıyasla çok daha samimi ve sıcak, doğa üzerindeki etkisi daha düşük bir tatil mi?

     

    Genel olarak şehirdeki alışkanlıklarımızı tatilde de sürdürme eğilimindeyiz. Sürekli daha büyüğünü, daha hızlısını, daha fazlasını arzulayan yaşam şeklimizin şehirleri ne hâle getirdiği malum. Seyahate çıkarken ‘tüketmeye odaklı’ bu zihniyeti denizlere, ormanlara, dağlara taşıdığımızda aslında bindiğimiz dalı kesmekle kalmıyor, henüz binmediğimiz dalları da tehdit ediyoruz. O halde tatil seçimimizi doğa ile dost, sorumlu bir tatil anlayışından yana yapmak en doğrusu gibi görünüyor. Fakat bu sadece doğal çekiciliği olan veya doğanın içinde bulunan bir yeri ziyaret etmek anlamına gelmiyor; o yerin olduğu gibi kalması, bozulmaması, oranın ekosisteminin ve sosyokültürel yapısının tahrip edilmemesi için üzerimize düşen bireysel sorumluluğu almayı gerektiriyor. Yani doğa ile dost tatiller, ziyaret edilen yerin doğallığı kadar ziyaret edenin de doğa dostu olmasıyla mümkün olabilir ancak.

     

    Bugün her ne kadar değişiyor olsalar da köyler, yıllar boyunca üretim şekillerinden mimari yapılara, ulaşım araçlarından enerji kullanımına kadar her alanda doğa ile dost çözümlerin yaşatıldığı ortamlar olagelmiş. Eğer hâlâ memleketinizle bağınız sağlamsa, köyünüzde ziyaret edebileceğiniz akrabalarınız varsa ne mutlu size. Ama birçok şehirli gibi sizin de kırsalla ilişkiniz kopmuşsa, hiç olmamışsa veya memleketinizden farklı bölgelerde bir köyü merak ediyorsanız TaTuTa (Tarım-Turizm-Takas) iyi bir fırsat olabilir. Tüketime odaklı bir tatil anlayışının aksine, değeri parayla ölçülemeyecek deneyimler sunuyor TaTuTa çiftlikleri herkese. Türkiye’nin dört bir yanındaki bu çiftliklere gönüllü olarak başvurup tohum ekiminden ürün hasatına, kompost yapımından hayvan bakımına, geleneksel tarımdan permakültür uygulamalarına, doğa dostu üretim ve ekolojik yaşamın farklı renklerine tanık olabilir, hatta tanık olmakla kalmayıp tam içinde yer alabilirsiniz.

     

    “Zaten sene boyunca yoruluyorum, topu topu birkaç günlük iznim var, tek istediğim dinlenmek, kafa dinlemek” diyorsanız, o zaman gönüllü yerine ‘konuk’ olarak ziyaret edersiniz çiftlikleri. TaTuTa’nın doğa dostu konukları, duygusal bir bağ kurmanın pek de mümkün olmadığı bir otel odası yerine bir köy evinin misafir odasında, bir ağaç evde, çadırda veya belki de yıldızların altında yatar, sabah keyifli bir kahvaltının ardından ister ev sahibine çiftlik işlerinde yardım eder, ister civardaki doğal, kültürel, tarihi güzellikleri ziyaret eder. Konuklar, emeklerini paylaşan gönüllü ziyaretçilerden farklı olarak çiftliğe maddi katkıda bulunur; böylece ev sahibi çiftçiye bir ek gelir kaynağı sunarak onun son derece zahmetli tarımsal faaliyetlerinin sürdürülebilirliğini destekler.

     

    Bu yaz, belki de tatil alışkanlıklarımızı yeniden değerlendirmek için güzel bir fırsat…

Sayfa 10 Toplam: 60« First...9101112203040...Son Sayfa »

Copyright © 2013 - 2017 • Tüm Hakları Saklıdır.