AST Çevre Laboratuvarı Çevre Mühendisi İş İlanı

AST Çevre Mühendisi İş İl...

AST Çevre Mühendisi İş İlanı Tanımı: T.C. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan ve TÜRK Akreditasyon Kurumu ...

Dolum Tesisi Sorumlu Müdür E...

Dolum Tesisi Sorumlu Müdür Eğitiminin Amacı: Ülke ve toplum yararları doğrultusunda kaliteli, sağlıklı, güvenli ...

  • Yarımada Çevre Mühendisi İş İlanı Tanımı: Firma bünyesinde istihdam edilmek üzere, Çevre İzin ve Lisans Yönetmeliği kapsamında Çevre Görevlisi işlemlerinin yürütülmesi işleri için Çevre Mühendisi arayışı bulunmaktadır.

     

    2006 yılından günümüze Orman tahsis, izin irtifak, ÇED izinleri, PTD hazırlanması ve Çevre Danışmanlık hizmetleri yapan TRİO ARITMA SİS. MÜH. LTD. ŞTİ.; 2010 yılı sonu itibari ile deneyimli kadrosu ile Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren “Çevre Denetimi Yönetmeliği” ve “Çevre İzin ve Lisans Yönetmeliği” kapsamında vermiş olduğu Çevre Danışmanlık hizmetini YARIMADA ÇEVRE HİZMETLERİ DEN. DAN. MÜH. LTD. ŞTİ. üzerinden yürütmeye başlamıştır.

     

    BODRUM/MUĞLA merkezli Çevre Danışmanlık firması olan YARIMADA ÇEVRE HİZMETLERİ DEN. DAN. MÜH. LTD. ŞTİ. 11.05.2011 tarihinde T.C. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan “Çevre Danışmanlık Yeterlik” belgesini almış ve deneyimli Çevre Görevlileri ile hizmet vermeye başlamıştır.

     

    Yarımada Çevre Mühendisi İş İlanı Aranan Nitelikler:

    • Üniversitelerin Çevre Mühendisliği Bölümü’nden mezun
    • Bodrum’da İkamet Eden
    • Ms Office programlarını kullanabilen
    • Aktif araç kullanabilen (B sınıfı ehliyeti bulunan)
    • Seyahat engeli bulunmayan
    • Çevre Görevlisi Belgesine sahip
    • Ekip çalışmasına uyum sağlayabilecek
    • Erkek adaylar için askerlik görevini tamamlamış
    • Tercihen sigara kullanmayan

     

    Yukarıda belirtilen özelliklere sahip Çevre Mühendisi adaylarının fotoğraflı öz geçmişlerini verilen mail adresine yollamaları gerekmektedir. Mail dışında yapılacak başvurular değerlendirmeye alınmayacaktır.

     

    Yarımada Çevre İletişim Bilgileri:
    Firma/Kurum Ünvanı: YARIMADA ÇEVRE HİZ. DEN. DANI. MÜH. LTD. ŞTİ
    Tel: 0(252) 317 24 33
    E-posta: yarimadacevre@gmail.com – info@yarimadacevre.com
    Adres: Konacık Mh. Şehit Barış Akay Cd. No: 46/6 Bodrum-MUĞLA

     

    Çevre Mühendisi İş İlanı Son Başvuru Tarihi: 21.05.2016

  • Toprak, yeryüzünün en üst tabakasında bulunur. Bu tabaka, hava koşullarının da etkisiyle ufalanmış kaya parçalarından ve ayrışmış organik maddelerden, uzun sürede oluşur. Toprak; mineraller, su, oksijen, karbon dioksit, azot içerir ve canlılığın temelini oluşturur.

     

    Birçok bitki ve hayvan toprakta yaşar. Canlıların çürüme ve parçalanma süreçleri toprakta gerçekleşir. Toprak, yer altı sularını arıtır ve doğal bir filtre işlevi görür. Toprak sürekli bir oluşum ve zarar görme (erozyon) süreci içindedir.

     

    1-Toprağın Özellikleri Nelerdir?

     

    Toprak oluşumunda iklim, topoğrafya, ana kayanın özellikleri, bitkiler ve hayvanlar etkili olur. Toprağın oluşması uzun bir süreçtir. 30 santimetre kalınlığında bir toprak tabakasının oluşması 1000-10.000 yıl arasında bir zaman alır. Bu süreç o kadar yavaştır ki toprak yenilenemeyen bir kaynak olarak kabul edilir.

     

    Toprak, organik ve inorganik bileşiklerden oluşan hareketli ve yaşayan bir sistemdir. Toprakta, içinde su ve gazlar bulunan boşluklar vardır. Toprağı oluşturan maddelerin farklı bileşimleri toprağın çeşidini belirler.

     

    Ayrıca toprakta bakteriler, mantarlar, solucanlar ve kemirgenler gibi canlı toplulukları yaşar. Toprakta yaşayan canlılar;

    • Çürümüş organik maddelerle beslenen şapkalı mantarlar
    • Salyangozlar ve sümüklü böcekler
    • Tahtakurusu
    • Çatalkuyruklular
    • Toprak solucanı
    • İlkel solucanlar
    • Tırtıllar (ağustos böceği larvaları)
    • Karıncalar

     

    Toprak çeşitleri; kimyasal, fiziksel ve biyolojik özelliklerine göre farklılık gösterir. Silt: Toprağı oluşturan 0,02 – 0,002 mm büyüklüğündeki parçacıktır. Tın: Toprağı oluşturan 0,2 – 0,02 mm büyüklüğündeki parçacıktır.

     

    Toprağın oluşumunda iklim, bitki örtüsü ve toprakta yaşayan canlılar gibi etkenler rol oynar. Bu etkenler kayaçlarda ya da organik maddelerde çeşitli değişikliklere yol açarak toprağın oluşumuna katkıda bulunur. Bu etkenlerin herhangi birinde ortaya çıkan değişim toprakta da değişime neden olur.

     

    Toprak; önemli biyolojik, kimyasal ve jeolojik süreçlerin görüldüğü karmaşık bir sistemdir. Bir gram toprakta milyonlarca canlı bulunur ve bunlar ekosistemin devamlılığı açısından büyük önem taşır. Yapılan hesaplamalara göre bir hektarlık toprağın en üstte bulunan 30 santimetrelik bölümünde yaşayan bakteriler, mantarlar, solucanlar, tespih böcekleri, örümcekler ve kın kanatlılar gibi canlıların toplam ağırlığı yaklaşık 25 tondur. Salyangoz, fare ve solucan gibi canlılar, ekilebilir topraklardaki toplam hayvan ağırlığının %50-75’ini oluşturur.

     

    Solucanlar, toprağın oluşumunda önemli rol oynar. Ayrıca solucanlar toprağın havalanmasını sağlar. Böylece bitkilerin gereksinimi olan oksijenin topraktan alınmasını kolaylaştırırlar.

     

    Toprak, üzerinde bitkilerin yetiştirilebildiği bir alandır. Ayrıca dünyadaki tüm ekosistemlerin temel bir bileşenidir. Toprağın da su ve hava gibi korunması gereken bir ortam olduğu ancak son yıllarda anlaşılmaya başlanmıştır.

     

    Toprak, en önemli doğal kaynaklardan biridir. Toprağın kirlenmesi ve erozyona uğraması, bu doğal kaynağın yok olmasına ve veriminin azalmasına yol açar. Kaybedilen toprağın yeniden kazanılabilmesi için uzun yıllar geçmesi gerekir.

     

    Toprak, durağan bir ortamdır ve her tip kirlilik yapıcı maddenin biriktiği dev bir depoya benzer. Kirliliğe yol açan maddelerin toprakta kalma süreleri havada ya da suda kalma sürelerinden çok daha uzundur. Bu nedenle toprakta oluşan kirliliğin etkisi de daha uzun sürer.

     

    2- Toprağın işlevleri

     

    Toprağın en önemli işlevleri, yer altı sularını süzmek, bitkilerin büyümesi için gerekli besin maddelerini sağlamak ve farklı canlı türlerine yaşam alanı oluşturmaktır. Toprak, aynı zamanda güneş enerjisini yakalayan, depolayan ya da yansıtan bir ortamdır.

     

    Toprak, işlevlerini yüzyıllar boyunca herhangi bir sorun olmadan yerine getirmiştir. Ancak 20. yüzyılda sanayi etkinliklerinin artmasıyla toprağın bazı işlevlerinin gerçekleşmesi de güçleşmeye başladı.

     

    Günümüzde, kentleşmenin hızlanması, buna bağlı olarak sürekli yeni altyapı sistemlerinin oluşturulması, sanayinin gelişmesi, ulaşım ağlarının genişlemesi, daha çok atık üretilmesi, madencilik ve yoğun tarım etkinlikleri toprağın işlevlerini kaybetmesine neden olmaktadır. Toprak, genellikle insan etkinliklerinin olumsuz etkileri sonucu bozulur ve bazı işlevlerini gerçekleştiremez.

     

    Toprağın işlevlerini kaybetmesini engellemek ve sürdürülebilirliğini sağlamak biz insanlara bağlıdır. İnsanların topraktan yararlanırken aynı zamanda toprağın sürdürülebilirliğini de sağlamayı başarması, dünya üzerindeki tüm toprakları koruyabilmek açısından büyük önem taşır.

     

    2.1- Bitkisel Ürünlerin Kaynağı

     

    Toprak bitkilere besin, hava ve su sağlar. Ayrıca bitki köklerinin gelişmesine uygun bir ortam oluşturur.

     

    İnsan etkinlikleri sonucu toprağın yok olması ya da zarar görmesi, besin ya da kereste kaynağı olan bitkilerin üretiminde azalmaya yol açabilir. Toprağın asitlenmesi de kereste kaynağı olan ağaçların gelişimini engelleyen son derece olumsuz bir etkendir.

     

    Toprağın sıkıştırılması ya da erozyon, tarımda sürdürülebilirliği engeller. Ayrıca topraktan elde ettiğimiz ürünlerin de azalmasına neden olur.

     

    2.2- Doğal Filtre

     

    Toprak, doğal bir filtre işlevi görmesi nedeniyle zararlı maddelerin yer altı sularına ulaşmasını ve besin zincirine karışmasını engeller.

     

    Zararlı maddeler, toprakta mekanik olarak süzülür, emilir ya da çökelir. Bazı organik maddelerse ayrıştırılır ya da başka bileşiklerin oluşumuna katılır. Toprağın filtre işlevi, içme suyu kaynağı olarak kullanılan yer altı sularının korunması açısından çok önemlidir.

     

    Ayrıca toprak, yer altı sularını kimyasal maddelerden korumak ve ısı dengesi sağlamak bakımından tampon görevi de yapar. Toprağın bu özelliklerine bağlı olarak yapısında kirlilik yapıcı maddeler birikir.

     

    Tarımda kullanılan ilaçların %99’u toprakta zehirli olmayan bileşiklere dönüştürülür. Ancak kalan %1’lik miktar, yoğun kullanım alanlarındaki içme sularını tehdit etmeye yeterlidir. Topraktaki miktarı çok arttığında bu maddeler yer altı sularına karışır. Bu da canlılar açısından son derece tehlikelidir.

     

    Topraktaki mikroorganizmalar, sülfat ve nitratların yer aldığı doğal döngülerde ve organik maddelerin parçalanmasında da rol oynarlar.

     

    İnsan etkinliklerinin neden olduğu çevresel değişiklikler, zaman içinde toprakta kirlilik yapıcı maddelerin birikmesine neden olabilir. Sonuç olarak toprak, ekosistemlerin sürekliliğinin sağlanmasında rol oynayan temel bir etkendir.

     

    2.3- Canlılar İçin Yaşam Alanı

     

    Toprak, çeşitli canlı türleri ve mikroorganizmalar için yaşam alanı sağlar. Bu nedenle bir “gen havuzu” olarak da kabul edilebilir. Toprağın niteliğinin zayıflaması genellikle biyolojik çeşitliliğin azalmasına neden olur.

     

    Biyolojik çeşitliliğin azalmasına şunlar neden olabilir:

    • Bitkilerin aşırı miktarlarda toplanması ya da yakılması
    • Aşırı miktarda gübre ve tarım ilacı kullanılması
    • Atmosferdeki kirlilik sonucunda asitlenme oluşması

     

    Topraktaki biyolojik çeşitliliğin azalma derecesini kestirmek genellikle güçtür. Çünkü biyolojik çeşitliliğin azalmasına neden olan başka etkenler de vardır. Biyolojik çeşitlilikteki azalma, özellikle erozyon, toprağın sıkıştırılması ve kimyasal maddelerle kirlenmesi sonucu oluşur.

     

    2.4- Yapıların İnşa Edildiği Alan

     

    Toprak; yollar, evler, sanayi ve eğlence tesisleri vb. binaların yapıldığı ve atıkların bırakıldığı fiziksel bir ortamdır.

     

    Tarıma elverişli toprakların, yapılaşma ve altyapı sistemi oluşturma amacıyla kullanılmaması gerekir. Günümüzde birçok ülkede bu görüş benimsenmeye başlamıştır.

     

    2.5- Ham madde kaynağı

     

    Toprak; kömür, petrol gibi yakıtların yanı sıra, kil, çakıl, kum ve mineraller gibi ham maddelerin de kaynağıdır. Ancak bu ham maddeleri elde etmek amacıyla gerçekleştirilen madencilik etkinlikleri doğanın önemli ölçüde değişmesine neden olur.

     

    2.6- Mimari ve tarihî miras

     

    Toprak, aynı zamanda arkeolojik eserleri ve fosilleri içinde saklayan tarihsel bir yapıdır.

     

    3- Toprağa yönelik tehditler

     

    İnsan etkinlikleri kontrolsüz ve plansız bir şekilde gerçekleştirildiğinde, toprak büyük ölçüde zarar görür. Toprağın zarar görmesine neden olan bazı etkenler şunlardır:

     

    3.1- Erozyon

     

    Erozyon, toprağın tarım yapılan üst tabakasının su, rüzgâr, buz, yer çekimi ya da canlıların etkisiyle aşınıp taşınmasıdır. Toprağın bitki örtüsü bakımından yoksul olması erozyon oluşumunu kolaylaştırır. Erozyon, boyutları giderek artan önemli bir çevre sorunudur.

     

    Erozyon, topraklarımızın yok olmasına neden olan etkenlerin başında gelir. Ülkemizdeki erozyon, Avrupa’dakinden 12, Afrika’dakindense 17 kat daha fazladır. Erozyon, her yıl yaklaşık 500 milyon ton verimli toprağımızı kaybetmemize neden olmaktadır.

     

    Erozyon, toprağı yağmur ya da rüzgârın etkisine açık hâle getiren ya da yüzeyden akan suyun miktarını ve hızını artıran çeşitli insan etkinliklerinden kaynaklanabilir. Yamaçların sürülmesi, bitkilerin sökülmesi, teraslama yapılmaması, çok sayıda hayvan yetiştirme, yetersiz ürün yönetimi ve değişimi, toprağın ağır makinelerle sıkıştırılması gibi tarım uygulamaları erozyonu hızlandırır.

     

    Ayrıca ormanların yok edilmesi ve aşırı otlatma da erozyona yol açan temel etkenlerdendir.

     

    Suyun etkisiyle oluşan erozyon çok yaygındır. Su erozyonu, genellikle bitkilerin kök derinliğinin azalmasına, besinlerin sürüklenip gitmesine, organik maddelerin yok olmasına ve bazen de bitkilerin ve ağaçların kökünden koparak yok olmasına yol açar. Su erozyonunun bu tip etkileri tarım ürünlerinin verimliliğini düşürür. Erozyon nedeniyle ürün miktarı %30’a kadar düşebilir.

     

    Eğimli alanlardaki tüm topraklar erozyona açıktır ancak kumlu ve milli topraklar özellikle tehlike altındadır. Toprağın yapısı, içerdiği organik madde miktarı, geçirgenlik oranı, topoğrafya, iklim, bitki örtüsü ve insan etkinlikleri erozyonun oluşumunda belirleyici rol oynar.

     

    Erozyon, doğaya ve ekonomiye büyük zarar veren bir sorundur. Bu sorunu ortadan kaldırmaya yönelik çeşitli uygulamalar geliştirilmiştir. Örneğin, dönüşümlü tarım yapılması ve mekanik engellerin kurulması gibi. Birçok ülkede erozyonu önleme çalışmaları yapılmaktadır. Ancak bu çalışmalarda nüfus baskısı, ekonomik ve ekolojik etkenler de dikkate alınmalıdır.

     

    3.2- Asitlenme

     

    Toprağın asitlenmesi, fosil yakıtların yakılması ve çeşitli sanayi etkinlikleri sonucunda çıkan kükürtlü ve azotlu bileşiklerin atmosferdeki miktarının artmasına bağlı bir sorundur. Kükürtlü ve azotlu bileşiklerin atmosferdeki su buharıyla tepkimeye girmesi sonucu asit yağmurları oluşur. Asit, yağışlarla suya ve toprağa geçer. Suyun ve toprağın yapısında değişikliklere yol açar ve canlılar için tehlike oluşturur.

     

    Asitlenmenin çevre üzerindeki temel etkisi, asitli bileşiklerin topraktan yer üstü ve yer altı sularına karışmasıdır. Asitlenmenin yanında, demir, alüminyum, kalsiyum, magnezyum ve bazı ağır metal iyonlarının varlığı da söz konusuysa toprak tampon olma işlevini yerine getiremez.

     

    Kumlu toprakların tampon oluşturma kapasitesi daha düşüktür. Bu nedenle toprağın asitlik derecesindeki (pH) küçük bir değişiklik bile toprağı kirletici bir etkene dönüştürmeye yeter. pH çok düşük olduğunda ağır metallerin artma tehlikesi de vardır.

     

    Toprağın asitlenmesi planlı gübreleme ve kireçleme (kireçleme, toprağın pH’sini artırabilir ancak toprağın biyolojik yapısı üzerinde olumsuz etkileri de olur.) yapılarak kontrol altına alınabilir. Ancak bu tip uygulamalar toprağın tampon oluşturma işlevini azaltır. Bu nedenle toprağın asitlenmesi tümüyle engellenemeyen çok ciddi çevresel tehlikelerden biridir.

     

    3.3- Sıkışma

     

    Toprağın sıkışması, ağır makinelerin belirli bir arazide uzun süreler boyunca tekrar tekrar kullanılması ve yağışlı havalarda büyükbaş hayvanların ıslak toprak üzerinde gezinmesi nedeniyle oluşur.

     

    Sıkışma, topraktaki boşlukları azaltır. Bu, bitki köklerinin daha az hava ve su alabilmesi anlamına gelir. Köklerin gelişimi güçleşir. Bunun sonucunda inorganik madde alımı azalır.

     

    Ayrıca sıkışma, yağmur sularının toprağa geçişini azaltır. Bunun sonucunda yüzeydeki fazla su, erozyonu ve toprağın üst tabakasının içerdiği besinlerin yok olma tehlikesini artırır.

     

    3.4- Tuzlanma

     

    Tuzlanma, uygun olmayan yöntemlerle ya da denizden alınan tuzlu suyla sulama yapılması gibi nedenlerden kaynaklanabilir. Bu uygulamaların toprakta yaşayan canlılar ve ürün verimliliği üzerinde olumsuz etkileri vardır.

     

    Tuzlanmanın geri dönüşü mümkündür. Ancak tuzlanma görülen toprakların tarıma elverişli hâle getirilmesi çok pahalıya mal olur.

     

    3.5- Kirlilik

     

    İnsan etkinliklerinin birçoğu toprağın kirlenmesine yol açar. Metaller, organik kimyasal maddeler, yağlar, ziftler, pestisitler, patlayıcı ve zehirli gazlar, radyoaktif maddeler, yanıcı maddeler ve asbest toprakta kirliliğe yol açabilir. Bu maddeler, genellikle sanayi ve evsel atıkların çöplüklere denetimsiz bir şekilde atılmasından kaynaklanır. Ayrıca çöp alanlarının denetimsiz bırakılması da toprakta kirliliğe yol açtığından son derece tehlikelidir.

     

    3.5.1- Ağır metaller

     

    Kadmiyum, kurşun, krom, bakır, çinko, cıva ve arsenik gibi ağır metallerden kaynaklanan toprak kirliliği çevre açısından büyük bir tehlikedir.

     

    Ağır metaller toprakta doğal olarak vardır. Ancak aşağıdaki etkenler ağır metallerin miktarının artmasına neden olur:

    • Sanayi (demir kullanmayan sanayi tesisleri, enerji santralleri, demir, çelik ve kimya sanayileri)
    • Tarım (kirli suyla sulama ve yapay gübrelerin kullanımı gibi)
    • Atıkların yakılması
    • Fosil yakıtların yakılması
    • Kara yolu trafiği

     

    Tarım yapılan toprakların ağır metallerle kirlenmesi ürün miktarının azalmasına yol açabilir. Ayrıca bu metaller tarım ürünlerinde yüksek miktarlarda birikebilir ve besin zincirlerine karışabilir. Bu durum da canlıların sağlığı açısından tehlikelidir.

     

    Çayır ve bozkırların olduğu alanlarda, ağır metaller daha çok en üstteki birkaç santimetrelik bölümde birikir. Bu metaller, otlayan hayvanlar tarafından topraktan doğrudan alınır.

     

    Ağır metaller zehirlidir ve topraktaki canlılık etkinliklerini engeller. Bu metaller, toprakta onlarca hatta yüzlerce yıl kalabilir.

     

    Ağır metallerin salımının azaltılması, bunların atmosferde ya da toprakta birikmesini önlemenin en kolay yoludur.

     

    Toprağın asitlenmesini azaltmaya yönelik önlemler de ağır metallerin toprakta birikmesini azaltabilir. Ayrıca tarım alanlarında, ağır metal oranı düşük gübrelerin, inorganik böcek ilaçları yerine organik olanlarının kullanılması da toprağın asitlenmesinin azalmasına yardımcı olabilir.

     

    3.5.2- Tarım ve organik maddeler

     

    Tarım ilaçları toprakta yaşayan canlıları doğrudan etkiler. Ancak bu tip maddelerin toprakta birikmesi, bunların yer üstü ve yer altı sularına karışarak kirlilik oluşturmasına da neden olabilir. Kirliliğe yol açan organik maddeler, atmosferde birikerek yağışlar yoluyla doğrudan toprağa geçer.

     

    Organik maddeler arasında yağlar, ziftler, klorlu hidrokarbonlar ve dioksinler bulunur. Bu tip organik maddeler o kadar çeşitlidir ki bunların topraktaki varlıklarını belirlemek ve izlemek çok zordur.

     

    Tarım ilaçları ekinleri korumak ve daha nitelikli ürün elde etmek için (genellikle zararlı mantar, yabani ot ve böceklere karşı) kullanılır. Ancak bazı tarım ilaçları çok tehlikelidir. Çünkü bunlar hedef alınmayan canlıları da etkiler.

     

    Tarım ilaçlarının kullanılması, şu sorunlara yol açabilir:

    • Fiziksel ve kimyasal bozulmalara bağlı olarak toprakta yaşayan canlıların yok olmasına
    • Ekinlerde verimin önemli ölçüde düşmesine
    • Yer altı sularına zehirli kimyasal maddelerin karışması ve içme suyu kaynaklarının kirlenmesine

     

    Uygulamalarda ve yasalarda yapılacak bazı iyileştirmelerle tarım ilaçlarının zararları azaltılabilir. Bunlar:

    • Çok sayıda canlıyı etkileyen tarım ilaçlarının yasaklanması
    • Tarım zararlılarını yok etmede birden fazla yöntemin bir arada kullanılması
    • Zararlılarla mücadelede biyolojik mücadele yöntemlerine başvurulması
    • Zararlılarla mücadelede biyoteknolojideki gelişmelerden yararlanılması

     

    3.5.3- Nitratlar ve fosfor

     

    Azot ve fosfor, tüm canlılar için gerekli temel elementlerdendir. Bu elementler, toprağı ve ürünleri doğrudan etkiler. Bitkiler için önemli besin maddeleri olmalarına karşın topraktaki miktarlarının normalin üzerine çıkması, yer altı sularının kirlenmesine yol açabilir. Bu elementlerin toprağa karışma miktarı toprağın çeşidine, iklime ve tarım uygulamalarına bağlıdır.

     

    Fosfor: Fosfor, besi hayvanlarının çok olduğu bölgelerde toprağın üst tabakalarında birikir. Fosfora doymuş topraklarda, özellikle yer üstü sularında ve yer altı sularının üst tabakalarında fosfor miktarı artar ve sonuçta ötrofikasyon oluşur.

    Azot: Nitrat kirliliği, uluslararası boyutta bir sorundur ve genellikle yoğun tarım etkinliklerinin yapıldığı bölgelerde ortaya çıkar. Bu sorunu azaltmaya yönelik tarım uygulamaları şunlardır:

    • Daha az çeşitlilikte besin maddesi gerektiren ürünlerin seçilmesi
    • Gübrenin doğru zamanda (büyüme mevsiminde) kullanılması
    • Hayvan gübrelerinin kullanımında gelişmiş yöntemlere başvurulması
    • Hayvan otlatma mevsiminin kısaltılması
    • Çayır ve mera kullanımının düzenlenmesi

     

    3.5.4- Radyoaktif maddeler

     

    Toprağın sezyum-137, stronsiyum-90 ve bazı plütonyum izotopları gibi radyoaktif maddelerle kirlenmesi, özellikle Çernobil kazasından beri kamuoyunun bu konudaki kaygılarını iyice artırmıştır.

     

    Toprağın üst tabakalarındaki radyoaktif maddeler bitkilerin ve hayvanların radyasyona maruz kalmasına neden olur. Radyoaktif maddeler, toprak aracılığıyla besin zincirlerine katılır ve beslenme yoluyla insanlar ve hayvanlar tarafından alınabilir. Ayrıca rüzgârla havalanan toz parçacıkları da solunumla canlıların bedenlerine girebilir.

     

    3.5.5- Sonuçlar

     

    Sanayi tesislerinin yol açtığı toprak kirliliği insan sağlığı, ekosistemler ve ekonomi açısından ciddi bir tehlike oluşturmaktadır. Toprak kirliliğinin olası etkileri şunlardır:

    • Kirlilik yapıcı maddelerin toprak yüzeyine, yer altı ve yer üstü sularına salınması
    • Kirlilik yapıcı maddelerin bitkiler tarafından emilmesi
    • İnsanların kirlenmiş toprakla doğrudan temas etmesi
    • Toz parçacıklarının ya da uçucu maddelerin solukla alınması
    • Çöp alanlarında biriken gazların patlaması
    • Yer altı boru hatlarının ve diğer yapı elemanlarının yıpranması
    • Tehlikeli atık akıntılarının oluşması
    • Arazi kullanımının toprağın yapısına uygun şekilde gerçekleştirilmemesi.

     

    4- Türkiye’deki toprak sorunları

     

    Toprak, sınırlı bir doğal kaynaktır. Ülkemizde bu değerli kaynak çeşitli sorunlarla karşı karşıyadır.

     

    4.1- Toprak kirliliği

     

    Türkiye’de toprak temel olarak tarımdan, evsel ve sanayi kaynaklı atıklarla kirlenmektedir. Hava-su-toprak ilişkisi göz önüne alındığında, toprak kirliliğinin hava ve su kirliliğiyle birlikte düşünülmesi gereklidir.

     

    Türkiye’de sanayi atıklarının belirli bölgelere kontrolsüz bir biçimde atılması sonucunda toprak kirliliği ciddi boyutlara ulaşmaktadır. Örneğin, yoğun pirinç üretiminin yapıldığı Edirne Meriç Havzası’nda gübre, ilaçlama ve sanayi atıklarından kaynaklanan toprak kirliliği söz konusudur. Araştırmalar, burada yetiştirilen pirinçlerin bir bölümünde ağır metallerin ve kadmiyum gibi sağlığa zararlı maddelerin bulunduğunu ortaya koymaktadır.

     

    Toprak kirliliği, bitkilerin sağlıksız olmasına ve ölmesine yol açar. Bitkiler, toprağı tutan bir güç oluşturur. Bitkilerin azalması, erozyon olasılığını artırır ve toprağın daha fazla zarar görmesine neden olur. Türkiye’de bu bakımdan ciddi sorunlar vardır. Bir an önce önlemlerin alınması; su-hava-toprak dengesinin korunması ve canlıların zarar görmemesi açısından çok önemlidir.

     

    Türkiye’de toprak kirliliğinden en fazla etkilenen bölge, kontrolsüz ve hızlı sanayileşme nedeniyle Marmara Bölgesi’dir.

     

    4.2- Erozyon

     

    Toprağın niteliğinin bozulması ve buna bağlı olarak bitki örtüsünün azalması (ormanların yok olması, tarım alanı ya da yerleşim yeri açmak için doğal bitki örtüsünün yok edilmesi) sonucunda erozyon oluşur.

     

    Türkiye’de temel olarak iki tip erozyondan söz edilebilir: Su erozyonu ve rüzgâr erozyonu. Her iki tip erozyon sonucunda da seller oluşabilir. İnsanların yaşadıkları yerler zarar görebilir, toprak, can ve mal kaybı olabilir.

     

    Türkiye’nin yeryüzü yapısı, iklim, uygulanan yanlış tarım yöntemlerine bağlı olarak bitki örtüsünün bozulması ve toprağın niteliğinin zayıflaması, mera ve ormanların aşırı zarar görmesi, toprakların çoğunun erozyona duyarlı olması nedeniyle yüksek düzeyde erozyon oluşmaktadır. Yapılan araştırmalar ülkemiz topraklarının yaklaşık %73’ünde erozyon oluştuğunu göstermektedir. Ülkemizde her yıl yaklaşık 500 milyon m3 toprak erozyon yoluyla kaybedilmektedir.

     

    4.3- Toprağın korunması

     

    Erozyonla mücadele çalışmaları dünyada ve ülkemizde yakın tarihlerde başlamıştır. Toprağın korunması, toprak kirliliğinin azaltılması ve önlenmesi amacıyla çeşitli ulusal programlar yürütülmektedir. Bu programlar çiftçilerin toprak kaybı ve bu sorunun önlenmesi konusunda eğitilmesi, aşırı eğimli bölgelerde teraslama gibi yöntemlerin uygulanmasının desteklenmesi, ormanların korunması ve yeniden kazanılması gibi çalışmaları içermektedir. Çeşitli kuruluşlar bu önemli konuyla ilgili ciddi ve geniş çaplı araştırmalar yapmaktadır. Konya-Karapınar rüzgâr erozyonunu önleme çalışması bu konudaki örnek çalışmalardan biridir.

     

    Türkiye Erozyonla Mücadele Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma (TEMA) Vakfı ile Toprak, Gübre ve Su Kaynakları Merkez Araştırma Enstitüsü, toprak korunması konusunda önemli çalışmalar yürütmektedir. Toprak kirliliğini azaltmayı ya da toprağın verimini artırmayı amaçlayan UNESCO “Biyosfer Rezervleri Projesi” kapsamında Orman Genel Müdürlüğü, Doğal Hayatı Koruma Derneği gibi kuruluşlar önemli doğal alanların korunmasına yönelik ortak çalışmalar yürütmektedir. Ayrıca Türkiye’de Birleşmiş Milletler “Çölleşme ile Mücadele Sözleşmesi” kapsamındaki “Çölleşmeyle Mücadele Ulusal Eylem Planı” hazırlanmış ve uygulamaya konulmuştur.

     

    4.4- Yasalar ve uygulamalar

     

    Türkiye’de toprak kirliliği konusundaki yasal düzenlemeler, “Toprak Kirliliğinin Kontrolü Ve Noktasal Kaynaklı Kirlenmiş Sahalara Dair Yönetmelik”, “Evsel Ve Kentsel Arıtma Çamurlarının Toprakta Kullanılmasına Dair Yönetmelik”, “Tarımsal Kaynaklı Nitrat Kirliliğine Karşı Suların Korunması Yönetmeliği” ve “Kentsel Atıksu Arıtımı Yönetmeliği” kapsamındadır.

     

    Ülkemizde erozyonun önlemesine ilişkin ilk yasa, 1937’de çıkarılan “Orman Kanunu”dur. Ancak yasa, 1950’ye kadar uygulamaya geçirilmemiştir.

     

    Toprağın etkin olmayan biçimde kullanımı, örneğin tarıma uygun verimli topraklara inşaat yapılması, toprak kaybının en büyük nedenlerinden biridir. Bu nedenle çeşitli konulardaki yasalar “Toprak Koruma ve Arazi Kullanım Kanunu”, “Havza Islahı Yasası”, “Mera Kanunu” ve şehir planlama, inşaat, sanayi ve kalkınma konulu yasalar da dahil, toprağın etkin bir şekilde yönetilmesiyle ilgilidir. Ancak yasalar, gereğince uygulanamamakta ve bu da toprağın sürekli kaybedilip kirlenmesine yol açmaktadır.

     

    5- Biz neler yapabiliriz?

     

    Toprağın kirlenmesine yol açan etkenler ortadan kalktıktan sonra toprağın özellikleri, zaman alsa da normale dönebilir ya da toprak uygun şekilde işlenerek biraz olsun iyileştirilebilir.

     

    Kirlilik kaynaklarını azaltmak, toprağın ve yer altı sularının kirliliğini önlemek açısından çok önemlidir. Kirliliği önleme çalışmaları, toprak ve yer altı sularının korunmasına yönelik uygulamaların yanı sıra sanayi atıklarını azaltmaya yönelik uygulamaları da içermelidir.

     

    Kirlenmiş toprakları iyileştirmek için toprağın kazılması, yıkanması ve boşaltılması gibi çeşitli yöntemlere başvurulabilir. Ancak bu yöntemlerin maliyeti çok fazladır. Toprakta kirlilik yapıcı maddelerin hareketini engelleyen katkı maddelerinin kullanılması gibi yeni yöntemler daha düşük maliyetli ve etkilidir.

     

    Politika, yasalar ve uluslararası iş birliği: Havadaki zehirli maddelerin neden olduğu asitlenme ya da kirlenme gibi ülkelerin sınırlarını aşan birçok sorun, yalnızca ilgili ülkelerin ortak çabalarıyla çözülebilir. Avrupa’da bu amaçla çeşitli uygulamalar başlatılmıştır. Toprağı korumak için gerçekleştirilen ulusal ve uluslararası çabalar belirli kurallara uygun olmalıdır:

    • Toprağın korunması için iyileştirmeden çok, kirliliği önlemeye ağırlık verilmelidir.
    • Toprağın işlevlerinden yararlanmaktan çok, bunların korunmasına önem verilmelidir.
    • Arazi kullanımı toprağın yapısına uygun şekilde gerçekleştirilmelidir.
    • Geçmişte ortaya çıkmış zararlar giderilmeli, ancak korumaya yönelik önlemler de alınmalıdır.
  • Biz bunu hep yapıyoruz: Çoğu zaman yaşantımızı derinden etkileyebilecek kavramları hemen hemen hiç sorgulamadan tartışma gündemimize alıyor; olanağını bulduğumuzda da bu kavramdan hareketle uygulamalar yapıyor ve çoğunlukla da “evdeki bulgurdan” oluyoruz. Bu gerçeği kanıtlayan yüzlerce örneği yaşantımızın her alanından verebiliriz.

     

    Fazla düşünmeden bir karara varmak az gelişmiş toplumlara özgü bir özellik gibi geliyor bana. Baştan söyleyeyim; şu “ağaç tarımı” tartışmasını ve bu doğrultudaki uygulama çabalarını da böyle değerlendiriyorum. Kavramı yeniden gündeme getirenler de, uygulama çabası içinde olanlar da içtenlikliler; bundan kuşkum yok. Ama kimi gerçekleri gözden kaçırdıklarını düşünüyorum. Örnekleyeceğim ama önce şu “ağaç tarımı” kavramından ne anladığımı söylemek istiyorum: Ekolojik koşulların elverdiği yerlerde ve türlerle başta çeşitli özelliklerde odun olmak üzere olabildiğince daha çok ve kaliteli orman ürününü en kısa zamanda hasat etmek amacıyla yapılan iş ve işlemler olarak anlıyorum ağaç tarımını.

     

    Tanıma dikkat ederseniz kavramın ilk anda akla getirdiği 5 olgu var: Şimdi işlem sırasına göre bu olgulara biraz daha yakından bakalım:

     

    1) “Ekolojik koşulların elverdiği yerler”: Demek oluyor ki önce gereksinme duyduğumuz orman ürünlerini bize verebilecek ağaç türlerinin yetişebileceği, ancak alternatif maliyeti görece olarak daha düşük olan arazilerin bulunması gerekiyor. Hemen söyleyeyim; bu arazilerin, en azından, olabildiğince verimli olması gerekiyor. Peki bu araziler nerelerde var ve hangi amaçlarla kullanılıyor?

     

    2) “Ekolojik koşulların elverdiği türler”: “Ağaç tarımı” yapmak amacıyla hangi türlerden yararlanılacağı, yaşamsal önemde bir başka soru.

     

    3) “Daha çok ve daha kaliteli”: Hasat etmek istediğiniz orman ürününe göre değişmekle birlikte, bu göreli ve bir o ölçüde de öznel nitelemelerin ölçütü ne olacaktır; kimler tarafından nasıl belirlenecektir?

     

    4) “Orman ürünü”: Ne hasat etmek istiyorsunuz; yakacak ya da kâğıtlık odun mu, yoksa kerestelik tomruk mu, reçine mi sığıla yağı mı?

     

    5) İlk dört soruya vereceğiniz yanıtlar, katlanabileceğiniz hasat süresi üzerinde de belirleyici olacaktır kuşkusuz. Ama siz kalkıp, şimdilerde yapıldığı gibi, böylesi soruları, belirli bir sıra düzeni içinde sormayıp da öylesine “en kısa zaman” diye tutturursanız, teknik olarak alabildiğine başarılı olsanız bile, yatırımlarınızın sonu pek çok yönden hüsran olabilir.

     

    Türkiye ormancılığı, böylesi bir deneyi yaşadı: 1970’li yıllarda, birazcık da uluslararası yönlendirmelerle, kimi yörelerde, örneğin Batı Karadeniz ve Marmara bölgelerinde “hızlı gelişen yabancı tür orman ağaçlarıyla” geniş alanları ağaçlandırdı. Bu amaçla, yine dış destekle, bir araştırma enstitüsü bile kurdu. Sonuç? İşte Adapazarı, Eskişehir, Balıkesir vb. verimli ovalardaki kavaklıklar; işte Batı Karadeniz Bölgesi’nde hızlı gelişen yabancı türlerle yapılan ağaçlandırmalar ve işte bu çalışmalar sırasında yitirilen verimli tarım arazileri; işte, yabancı türlerle yapılan ağaçlandırma alanlarında biyolojik çeşitlilik zenginliğindeki henüz hangi düzeyde olduğunu bile bilmediğimiz azalmalar; işte zararlı böcek ve rüzgâr yıkımları…

     

    Bunlar bir yana, şu sorunun da öncelikle yanıtlanması gerekmez mi: Eğer piyasalardaki ortalama kâr oranlarını aşan bir getirisi olursa ağaç tarımının olumsuz ekolojik etkileri nedeniyle istenmedik yerlerde ve istenmedik türlerle yapılması nasıl önlenebilecektir? Bence, kesinlikle gerekir.

     

    “Ağaç tarımı” gerektiğinde başvurulacak bir çaredir; tamam. Ama bu gereğin ortaya çıktığına, nerelerde, hangi amaçlarla ve kimler tarafından “ağaç tarımı” yapılacağına kimler, nasıl karar verebilecek? Türkiye’de, henüz yurttaşlarımızın orman ürünü ve hizmet gereksinmesinin nitelik ve niceliği yöresel olarak bilinmiyor ki… Türkiye yüzeyinin nerelerinin, hangi amaçlarla kullanılabileceğini ve kullanılması gerektiğini ortaya koyan “arazi kullanım planları” ve bu planların ödünsüz olarak uygulanabilmesini sağlayacak hukuksal ve kurumsal düzenlemeler yok ki… Öyleyse nasıl tartışabileceğiz “ağaç tarımı” uygulamalarının olası getiri ve götürülerini?

     

    Uyarmak isterim; yukarıda başlıcalarına değindiğim tartışmalar yapılmaz; bu tartışmaların gerektirdiği bilgiler üretilmezse, ağaç tarımı, deyiş yerindeyse, evdeki bulgurdan da olmamıza yol açabilir; geçmişte yol açmıştır çünkü. Peki yol açmaması için ne yapılmalı?

     

    Ağaç tarımına yönelmenin gerekçeleri açıklıkla ortaya konulmalı ve “ileride ortaya çıkacak hammadde odun açığının karşılanması” gibi açıklamalarla yetinilmemelidir.

     

    Ekolojik koşullar yönünden bütünlük gösteren havzalara dayalı “arazi kullanım planları” hazırlanmalı ve bu planlarda ağaç tarımı yapılabilecek arazilere de açıklık getirilmeli ve sınırlandırılmalıdır.

     

    Ağaç tarımının amaçları yöresel düzeyde de açıklıkla tanımlanmalıdır.

     

    Yöresel düzeyde belirlenen amaçları, verili ekolojik koşullarda ençoklayabilecek ağaç ve ağaççık türleri ile ağaçlandırma ve bakım teknikleri belirlenmelidir.

     

    Ağaç tarımı işletmeciliğine özgü mülkiyet biçimleri ve yönetim teknikleri (planlama, uygulama, izleme, finansman vb.) geliştirilmelidir.

  • MOSK Çevre Mühendisi İş İlanı Tanımı: Firma bünyesinde istihdam edilmek üzere, “Çevre İzin ve Lisans Yönetmeliği” kapsamında Çevre Görevlisi işlemlerinin yürütülmesi ve “Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği” kapsamında ÇED Raporları ve Proje Tanıtım Dosyası hazırlanması işleri için Çevre Mühendisi alınacaktır.

     

    Firmaya, T.C. ÇEVRE ve ŞEHİRCİLİK BAKANLIĞI tarafından, 03/102/2013 tarih ve 28784 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Yönetmeliği’nin 27. maddesi uyarınca ÇED Raporu hazırlamaya yetkili olduğunu belirten 2008 tarih ve 142 No.lu “YETERLİK BELGESİ” verilmiştir.

     

    Ayrıca T.C. ÇEVRE ve ŞEHİRCİLİK BAKANLIĞI tarafından 2011 tarih ve 1401 No.lu Çevre Danışmanlık “YETERLİK BELGESİ” verilmiştir.

     

    MOSK Çevre Maden Müh. Müş. İş Sağlığı ve Güvenliği Tic. ve San. Ltd. Şti. bünyesinde kurulan YILDIZELİ OSG; ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANLIĞI tarafından 25.12.2013 tarih ve 1093 Belge Numarası ile yetkilendirilmiştir.

     

    MOSK Çevre Mühendisi İş İlanı Aranan Nitelikler:

    • Üniversitelerin Çevre Mühendisliği Bölümü’nden mezun
    • Ankara’da İkamet Eden
    • Çevre Danışmanlığı konusunda en az 1 yıl tecrübeli
    • Aktif araç kullanabilen
    • Seyahat engeli bulunmayan
    • Çevre Görevlisi Belgesine sahip
    • Diksiyonu düzgün
    • Erkek adaylar için askerlikle ilişiği olmayan

     

    Yukarıda belirtilen özelliklere sahip Çevre Mühendisi adaylarının fotoğraflı öz geçmişlerini verilen mail adresine yollamaları gerekmektedir. Mail dışında yapılacak başvurular değerlendirmeye alınmayacaktır.

     

    MOSK Çevre İletişim Bilgileri:
    Firma/Kurum Ünvanı: MOSK ÇEVRE VE MADENCİLİK LTD. ŞTİ.
    Tel: 0(312) 213 02 92 – Serap SARIGÜL
    E-posta: ankara@mosk.com.tr
    Adres: Funda İş Merkezi Lizbon caddesi (2.cadde) No:25/5 Öveçler, Çankaya-ANKARA

     

    Çevre Mühendisi İş İlanı Son Başvuru Tarihi: 01.07.2016

  • Her geçen gün güneş biraz daha yüzünü gösterdikçe siz de hemen tatil planları yapmaya koyuluyor musunuz?

     

    Şüphesiz tatil hepimizin ihtiyacı. Fakat nasıl bir tatil?

     

    Onlarca odanın klimasını, mini buzdolabını çalıştırmak için bol bol elektrik harcayan, o elektriği elde etmek için yakınlardaki cennet parçası nehrin üzerine kondurulmuş HES’e bağımlı olan bir otelde, tabakların açık büfeden sırf göz doyurmak için tepeleme doldurulduğu ve kilolarca yemeğin her gün çöpe gittiği bir tatil köyünde karbon ayak izi yüksek bir tatil mi?

     

    Yoksa sabahları çalar saat yerine horoz sesiyle uyandığınız, korna, motor, trafik gürültüsünün yerini kazların, hindilerin, ineklerin, koyunların, eşeklerin seslerinin aldığı, tarlayla sofra arasındaki mesafenin iyice kısaldığı, “müşteri” değil “misafir” olduğunuz, kitle turizmine kıyasla çok daha samimi ve sıcak, doğa üzerindeki etkisi daha düşük bir tatil mi?

     

    Genel olarak şehirdeki alışkanlıklarımızı tatilde de sürdürme eğilimindeyiz. Sürekli daha büyüğünü, daha hızlısını, daha fazlasını arzulayan yaşam şeklimizin şehirleri ne hâle getirdiği malum. Seyahate çıkarken ‘tüketmeye odaklı’ bu zihniyeti denizlere, ormanlara, dağlara taşıdığımızda aslında bindiğimiz dalı kesmekle kalmıyor, henüz binmediğimiz dalları da tehdit ediyoruz. O halde tatil seçimimizi doğa ile dost, sorumlu bir tatil anlayışından yana yapmak en doğrusu gibi görünüyor. Fakat bu sadece doğal çekiciliği olan veya doğanın içinde bulunan bir yeri ziyaret etmek anlamına gelmiyor; o yerin olduğu gibi kalması, bozulmaması, oranın ekosisteminin ve sosyokültürel yapısının tahrip edilmemesi için üzerimize düşen bireysel sorumluluğu almayı gerektiriyor. Yani doğa ile dost tatiller, ziyaret edilen yerin doğallığı kadar ziyaret edenin de doğa dostu olmasıyla mümkün olabilir ancak.

     

    Bugün her ne kadar değişiyor olsalar da köyler, yıllar boyunca üretim şekillerinden mimari yapılara, ulaşım araçlarından enerji kullanımına kadar her alanda doğa ile dost çözümlerin yaşatıldığı ortamlar olagelmiş. Eğer hâlâ memleketinizle bağınız sağlamsa, köyünüzde ziyaret edebileceğiniz akrabalarınız varsa ne mutlu size. Ama birçok şehirli gibi sizin de kırsalla ilişkiniz kopmuşsa, hiç olmamışsa veya memleketinizden farklı bölgelerde bir köyü merak ediyorsanız TaTuTa (Tarım-Turizm-Takas) iyi bir fırsat olabilir. Tüketime odaklı bir tatil anlayışının aksine, değeri parayla ölçülemeyecek deneyimler sunuyor TaTuTa çiftlikleri herkese. Türkiye’nin dört bir yanındaki bu çiftliklere gönüllü olarak başvurup tohum ekiminden ürün hasatına, kompost yapımından hayvan bakımına, geleneksel tarımdan permakültür uygulamalarına, doğa dostu üretim ve ekolojik yaşamın farklı renklerine tanık olabilir, hatta tanık olmakla kalmayıp tam içinde yer alabilirsiniz.

     

    “Zaten sene boyunca yoruluyorum, topu topu birkaç günlük iznim var, tek istediğim dinlenmek, kafa dinlemek” diyorsanız, o zaman gönüllü yerine ‘konuk’ olarak ziyaret edersiniz çiftlikleri. TaTuTa’nın doğa dostu konukları, duygusal bir bağ kurmanın pek de mümkün olmadığı bir otel odası yerine bir köy evinin misafir odasında, bir ağaç evde, çadırda veya belki de yıldızların altında yatar, sabah keyifli bir kahvaltının ardından ister ev sahibine çiftlik işlerinde yardım eder, ister civardaki doğal, kültürel, tarihi güzellikleri ziyaret eder. Konuklar, emeklerini paylaşan gönüllü ziyaretçilerden farklı olarak çiftliğe maddi katkıda bulunur; böylece ev sahibi çiftçiye bir ek gelir kaynağı sunarak onun son derece zahmetli tarımsal faaliyetlerinin sürdürülebilirliğini destekler.

     

    Bu yaz, belki de tatil alışkanlıklarımızı yeniden değerlendirmek için güzel bir fırsat…

  • Organik gıdalardan sonra organik tekstil ürünlerinin hızla yaygınlaşmasında, gelecek kuşakları da düşünen sürdürülebilir üretim akımı yanında, sağlıklı ve güvenli giyinme konusunda artan tüketici bilincinin etkisi büyüktür. Organik tekstil ürünleri önce özellikle bebek olmak üzere çocuk kıyafetlerinde, daha sonra bayan ve son olarak da erkek giyiminde tercih edilmeye başlanmıştır. Ev tekstili, sağlık ve kişisel bakım ürünlerinde de dikkate değer bir kullanım söz konusudur. Japonya, ABD ve Batı Avrupa’da birçok mağazada organik tekstil ürünleri satılmaktadır. İnternet üzerinden yapılan organik tekstil satışları da yaygınlaşmıştır. Ülkemizde tüketici ilgisi henüz gelişmiş ülkeler kadar olmamakla beraber, son yıllarda bir organik tekstil pazarının oluştuğu görülmektedir. Organik tekstil ürünleri daha pahalı olmasına rağmen tercih edilebilmektedir.

     

    Organik tekstiller, organik olarak yetiştirilmiş hammaddelerden (liflerden), zararlı kimyasallar ve boyalar kullanmaksızın, çevreye ve çalışanlara saygılı şekilde üretilen tekstil ürünleridir. Bir tekstil ürününün organik olduğunun göstergesi, uluslararası kabul gören bir organik tekstil standardına göre üretilmiş olduğuna dair etikettir. Organik tekstil üretimi için öncelikle tekstilde kullanılan doğal lif hammaddelerinin organik tarım kurallarına göre üretilen sertifikalı lifler olması gerekir. Genetiği değiştirilmiş organizma (GDO) içermeyen tohum ve ırklardan, sentetik ilaç ve hormon kullanmaksızın, tamamen doğal yöntemlerle; çalışanlara saygılı, çevreyi ve hayvanları koruyarak yetiştirilen organik lifler kullanılmalıdır. Bu yönüyle organik tekstil üretimi, organik lif tarımının devamı niteliğindedir ve organik lif tarımını tamamlayan, destekleyen bir süreçtir.

     

    Organik tekstillerin kapsamı ekolojik tekstillerden geniştir. (Oekotex Standard 100 gibi) bazı ekolojik tekstillerde ürünün üzerinde zararlı kimyasal/ kalıntı bulunmaması yeterlidir; bazılarında buna ek olarak ekolojik yöntemlerle üretilme şartı vardır. Buna karşılık organik tekstil üretimi, kullanılan hammaddenin organik tarımla yetiştirilmiş olmasından başlayarak, tüm üretim, depolama ve dağıtım süreçlerini de içine alacak şekilde ekolojik ve sosyal kriterleri kapsamaktadır.

     

    Organik tekstillerde kullanılan lifler

     

    Organik tekstil denilince ilk akla gelen organik pamuk ve dolayısıyla pamuklu organik tekstiller olmaktadır. Bunda, pamuğun ilk organik tarımı yapılan ve en fazla üretilen doğal lif olmasının etkisi vardır. Maalesef, doğal ve sağlıklı bir lif olarak bilinen pamuğun konvansiyonel tarımı dünyanın en zehirli ve tahripkar tarımıdır. Öyle ki, dünyadaki tarım alanlarının yaklaşık %2.4’ünde pamuk ekimi yapıldığı halde, tarımda kullanılan böcek ilaçlarının (insektisid) %16’sı pamuk tarımında kullanılmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerde ise tarım ilaçlarının (pestisid) %50’sinin pamuk tarımında tüketildiği tahmin edilmektedir. Bunlar özellikle tarım çalışanları için ciddi sağlık riskleri taşıyan ve ekosistem için de son derece zararlı ilaçlardır. Dolayısıyla, pamuğun organik olarak yetiştirilmesi diğer lif bitkilerine göre daha büyük bir önem arz etmektedir. Organik tarımla yetiştirilen ilk lif bitkisinin pamuk, ilk organik tekstillerin de bunlardan üretilen pamuklu ürünler olmasının nedeni budur.

     

    Organik olarak yetiştirilen keten, kenevir, jüt ve diğer bitkisel lifler ile; yün ve ipek gibi hayvansal liflerden de organik tekstil ürünleri üretilmektedir. Ancak, bunların miktarı organik pamuk ürünlerine göre son derece düşük kalmaktadır.

     

    Son yıllarda piyasada “organik bambu” olarak satılan ürünler de bulunmakla beraber, bu gerçekçi değildir. Zira, bambu lifleri doğrudan elde edilen doğal lifler değil; bambu bitkisinden elde edilen selüloz hammaddesinden üretilmiş rejenere selüloz esaslı yapay bir liftir. Üretiminde organik olarak yetişen bambu bitkileri kullanılmış olsa bile, lif üretiminde kullanılan kimyasal reaksiyonlar ve maddeler nedeniyle organik kabul etmek uygun değildir.

     

    Organik tekstil standartları

     

    Tüketiciye satın aldığı organik tekstil ürününün güvenilirliğini belgelemek ve organik olduğunu belgelemek amacıyla, organik tekstil işleme alanındaki başlıca standart birliklerinin ortak çalışmasıyla çıkarılan ve uluslararası kabul gören ilk standart, 2005’te yayınlanan, 2008, 2011 ve 2014’de revize edilen Global Organic Textile Standards (GOTS)’tır. En yaygın organik tekstil standardı olan GOTS, hammadde ve tekstil üretimi, etiketleme, ambalajlama, depolama, nakliye ve satış aşamalarındaki bütün faaliyetlerin çevresel ve sosyal sorumlulukla gerçekleştirilmesi için gerekli kuralları belirler. Standartta sosyal kriterler de önemli yer tutar; örneğin, sosyal ayrımcılık, zorla çalıştırma, aşırı çalıştırma, çocuk işçi çalıştırma yasaklanmaktadır. İki tür etiketleme yapılır:

     

    “Organik” etiketi: En az %95 sertifikalı organik lif içeren ürünler içindir. Kalan en fazla %5’lik kısım GDO’suz diğer konvansiyonel doğal lifler veya sentetik lifler olabilmektedir.

     

    “%x Organik Malzeme ile Üretilmiştir” etiketi: En az %70 sertifikalı organik lif içeren karışım ürünler içindir. Kalan en fazla %30’luk kısmın %10’a kadarının sentetik-rejenere lif olmasına izin verilmektedir. Ancak, çorap, tayt ve spor giyim ürünlerinde istisna olarak %25’e kadar sentetik-rejenere lif kullanımına izin verilir.

     

    Organik tekstil üretimi, GOTS tarafından yetki verilen bir sertifikasyon kuruluşundan alınan sertifika ile aynı kurumun uzmanlarının (sertifikerlerin) kontrolü altında, ilgili standartlara göre yapılır. Standart eklerinde belirtilen kurallara göre, yeşil-beyaz veya siyah-beyaz logo olacak şekilde iki tür etiket verilir.

     

    Uluslararası kabul gören bir diğer organik tekstil standardı da Organic Exchange (OE)’dir. OE standartları, sertifikalı organik pamuk kullanılarak yapılan tekstil ürünlerinin içindeki organik elyaf oranının izlenebilirliğini kontrol eder ve organik pamuk ekim alanlarının arttırılması amacına yöneliktir. Bu bağımsız standardın iki modülü bulunmaktadır:

     

    OE 100 Standardı: En az %95 sertifikalı organik pamuk içeren ürünler içindir. Kalan en fazla %5’lik kısım sentetikrejenere lif olabilmektedir.

     

    OE Blended Standardı: En az %5 sertifikalı organik pamuk içeren organik lif karışımlı tekstil ürünleri içindir.

     

    Ülkemizde ve dünyada organik pamuk üretimi

     

    Organik pamuk üretimi dünyada ilk defa 1980’li yılların sonunda Türkiye’nin Ege bölgesi ile ABD’de başlamıştır. ABD’de başlangıçta hızlı artan organik pamuk üretiminin yavaşlamasıyla Türkiye 2000’de organik pamuk üretiminde 1.sıraya yerleşmiş ve 2006-2007 sezonunda dünya organik pamuk üretiminin %40’ını tek başına üretmiştir. 2007-2008 sezonunda Hindistan büyük bir artışla 1.sıraya ve Suriye 2.sıraya çıkınca Türkiye 3.sıraya düşmüştür. Textile Exchange (TE) tarafından yayınlanan 2011 Organik Pamuk Pazar raporuna göre, Çin 3.sıraya yükselerek ülkemiz (2010 üretiminde) 4.sıraya düşmüştür. Ancak aynı raporda ülkemiz organik pamuk üretiminin istikrarlı bir şekilde sürdüğü ülkeler arasında yer almaktadır.

     

    Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı Bitkisel Üretim Genel Müdürlüğü organik tarımsal üretim verilerine göre, 2009’da dramatik bir düşüş (11 897 ton) gösteren organik pamuk üretimimiz 2010’da toparlanma sürecine girmiş (18 042 ton) ve 2011’de büyük bir artış (33 606 ton) kaydetmiştir. Organik tarım üretiminin ağırlığı Ege’den GAP bölgesine kaymıştır. 2011 verilerine göre başlıca organik pamuk tarımı yapılan iller Urfa, Aydın, İzmir, Hatay, Denizli, Mardin, Manisa, Adana ve Adıyaman olup üretimin üçte ikisi Urfa’da gerçekleşmiştir.

     

    TE 2011 verilerine göre 23 ülkede ciddi organik pamuk tarımı yapılmaktadır. Dünya organik pamuk üretimi 2005’e kadar çok yavaş, 2005-2010 arasında ise özellikle Hindistan’daki büyük artışın etkisiyle %500 artmıştır. Ancak, 2010-11 sezonunda dönem itibariyle dünya organik pamuk üretiminin %68’ini elinde tutan Hindistan’da meydana gelen %47’lik düşüşünün etkisiyle %37’lik dramatik bir düşüş olmuştur.

     

    Ülkemiz organik pamuk üretimi son dönemde istikrarlı bir artış göstermektedir. Üretilen organik pamuğun büyük çoğunluğu “organik tekstil ürünü” haline getirilerek ihraç edilmektedir. Bu artışa paralel olarak, ülkemizde organik tekstil üretimi yapan firmalar ve organik tekstil üretimi de hızlı bir şekilde artmıştır. Tekstil alt sektörleri arasında en hızlı büyüme organik pamuklu mamullerde meydana gelmiştir.

     

    Organik tekstil pazarı

     

    Dünyada organik tekstil ürünleri pazarı da üretimi gibi çok hızlı büyümektedir. Bunda ünlü markaların organik ürün satış programları etkili olmaktadır. 6,8 milyar dolar satışın gerçekleştiği 2011 TE raporuna göre dünyada en fazla organik ürün satan ilk on firma şöyle sıralanmaktadır: H&M, C&A, Nike, Zara, Anvil Knitwear, prAna, Puma, Williams-Sonoma, Target, Otto Group. Bu firmaların organik ürün satış oranlarını daha da arttırmayı planladıkları belirtilmektedir.

     

    Önümüzdeki yıllarda, bir yandan organik tekstil ürünlerine olan tüketici talebinin artması, diğer yandan da ünlü markaların organik ürün satış hedeflerini yükseltmesiyle pazardaki büyümenin devam etmesi beklenmektedir. Buna karşılık geçen yıllarda organik pamuk üretiminde meydana gelen üretim düşüşleri nedeniyle fiyatlarda dalgalanma ve buna bağlı olarak pazarda zayıflama olabileceği düşünülmektedir. Organik pamuk üretimini artırmanın önündeki en önemli engel olarak genetiği değiştirilmemiş kaliteli pamuk tohumu temininde yaşanan zorluklar gösterilmektedir. Bu nedenle, organik pamuk üretimindeki yavaşlamanın kısa süre daha devam edebileceği, ancak zamanla bu sorunun aşılarak üretimin ve pazarın tekrar büyüyeceği öngörülmektedir. Ülkemizde ise, organik pamuk üretiminin istikrarlı artışı nedeniyle yerli organik tekstil üreticilerinin de büyümeyi sürdürmeleri beklenmektedir.

     

    Kaynaklar
    – Anonim, Organik Tekstil, Tekstil & Teknik, 272 (9), 2007, s. 10-20
    – Tarakçıoğlu I. Organik Pamuk ve Tekstil Sanayii, İTO Yayınları, 2008
    – Leech A. Have you cotened on yet?, The Organic Cotton Initiative, 2012
    – Global Organic Textile Standard (GOTS), Version 4.0, 2014
    – Organic Exchange, OE 100 Standard-Version 1.3, 2009
    – Organic Exchange Blended Standard-Version 1.3, 2009
    – Kuyumcu O. Organik Tekstiller ve Hazır Giyim, İGEME, 2010
    – Textile Exchange, 2011 Organic Cotton Market Report, 2012

  • Armes Arıtma Çevre Mühendisi İş İlanı Tanımı: Firma bünyesinde istihdam edilmek üzere, Atıksu Arıtma Tesisinin işletilmesi, rutin kontrollerinin yapılması, Arıtma tesisi giriş ve çıkışından numune alınarak gerekli analizlerin yapılması, Tesis performansının raporlanması, Personel vardiya planının yapılması, Servis, arıza ve planlı bakım kayıtlarının tutulması işlerinin yürütülmesi için bay veya bayan Çevre Mühendisi arayışı bulunmaktadır.

     

    Yaşadığımız çevrenin bize cömertçe sunduğu su ve hava, pek çok endüstriyel ve evsel amaç için tüketilerek “atık” halinde doğaya geri verilmektedir. Bu kaynakları, ilk kullandığımız haliyle, gelecek nesillere aktarabilmemiz için tüketimin olduğu her noktada arıtma tesislerine ihtiyacımız artmaktadır. Hava ve suyun en doğal formunda geri kazanılması için kurulan ve işletilen arıtma tesislerinin, doğru proses ve teknoloji ile çözümünde ise bizlere görev düşmektedir.

     

    Armes Arıtma, doğal kaynakların ilk kullandığımız haliyle gelecek nesillere aktarılması ve sürdürülebilir kalkınmanın gerçekleştirilmesi konularındaki çalışmalarını, geçmişte olduğu gibi gelecekte de en iyi şekilde yerine getirmeyi hedeflemektedir.

     

    Armes Arıtma faaliyet alanı kapsamında; arıtma sistemlerine yönelik ekipman imalatı ve montajı, arıtma tesisi proses tasarımı ve projelendirilmesi, uygulama ve taahhüt, teknik servis ve satış sonrası destek, arıtma sistemleri ile ilgili fizibilite çalışmaları ve danışmanlık hizmetleri mevcuttur.

     

    Armes Arıtma Çevre Mühendisi İş İlanı Aranan Nitelikler:

    • Üniversitelerin Çevre Mühendisliği Bölümü’nden mezun
    • Akbük ve Didim çevresinde ikamet eden veya edebilecek
    • Aktif araç kullanabilen
    • Seyahat engeli bulunmayan
    • Çevre Görevlisi Belgesine sahip
    • Diksiyonu düzgün
    • Erkek adaylar için askerlikle ilişiği olmayan ya da en az 2 yıl tecilli olduğunu gösteren belge beyanı olan

     

    Yukarıda belirtilen özelliklere sahip Çevre Mühendisi adaylarının fotoğraflı öz geçmişlerini verilen mail adresine yollamaları gerekmektedir. Mail dışında yapılacak başvurular değerlendirmeye alınmayacaktır.

     

    Armes Arıtma Çevre İletişim Bilgileri:
    Firma/Kurum Ünvanı: ARMES ARITMA Mekanik Ekipman Sistemleri İmalat Montaj San. Tic. Ltd. Şti.
    Tel: 0(212) 485 82 55
    E-posta: armes@armes.com.tr
    Adres: İkitelli Organize Sanayi Bölgesi, Biksan San. Sit. A-1 Blok No:30 34306 Başakşehir–İSTANBUL

     

    Çevre Mühendisi İş İlanı Son Başvuru Tarihi: 18.05.2016

  • Atık plastiklerin oluşturduğu kirlilik doğal ekosistemlere gitgide artarak zarar veriyor. Her yıl 300 milyon tondan fazla plastik üretiliyor ve bunların sadece %14 kadarı geri dönüştürülüyor. Doğaya karışan plastik atıklar her yıl bir milyondan fazla deniz kuşunun ve yüz binden fazla deniz memelisinin ölümüne yol açıyor. Okyanuslara ulaşan plastik atıklar dev girdaplarda bir araya geliyor. Şu anda dünyada bu şekilde beş dev plastik girdabı bulunuyor.
     

    Plastik Yiyen Bakterilerin Peşinde

     
    PET (poli(etilen tereftalet)) adı verilen plastik hafif, renksiz ve dayanıklı olduğu için özellikle gıda ambalajı olarak çok kullanılan bir polimer. Polimer, monomer denen yapıtaşlarının tekrarlı olarak uç uca eklenmesiyle oluşan maddelere deniyor. Plastikler de polimer yapılı malzemeler. PET, her ikisi de ham petrolden elde edilen tereftalik asit ve etilen glikol adlı iki tip monomerin oluşturduğu uzun zincirlerin çapraz bağlarla birbirine bağlanarak dayanıklı ve şekillendirilebilir, eleğimsi bir yapıya dönüşmesiyle oluşuyor.
     
    Çoğu plastik, karbon temelli monomerlerden oluşuyor. Bu yüzden de kuramsal olarak plastiklerin mikroorganizmalar için iyi bir besin kaynağı olması gerektiği düşünülüyor. Ancak plastikler çoğunlukla biyolojik olarak parçalanabilir nitelikte değil. PET de biyolojik olarak parçalanmaya karşı hayli dirençli bir polimer.
     
    Kyoto Teknoloji Enstitüsü ve Keio Üniversitesi’nden bir grup araştırmacı küresel plastik kirliliği sorunundan yola çıkarak beş yıl önce doğada plastikleri parçalayabilen mikroorganizmalar olup olmadığını araştırmaya başladı. Araştırmacılar PET kirliliğinin görüldüğü çeşitli yerlerden, örneğin deniz dip tortusundan, topraktan ve bir plastik şişe geri dönüşüm tesisinin atık sularından toplam 250 örnek topladı. Topladıkları örneklerdeki mikroorganizmaların PET üzerinde parçalayıcı etki gösterip göstermediğini araştırdılar. Örneklerin birinde bu etkiye rastladılar. Bu örnekte bir mikroorganizma topluluğu vardı. Daha ayrıntılı incelemeler ve deneyler sonucunda PET üzerinde parçalayıcı etki gösteren asıl mikroorganizmayı ayırmayı başardılar. Ideonella sakaiensis adını verdikleri bakteri, PET’i temel enerji kaynağı olarak kullanabiliyor. Daha önce sadece birkaç mantar türünde PET’i parçalama özelliği görülmüş, bu özellikte herhangi bir mikroorganizmaya rastlanmamıştı. Üstelik Ideonella sakaiensis PET’i o mantar türlerinden çok daha etkin şekilde parçalıyor.
     
    Araştırmacılar Ideonella Sakaiensis’in PET’i farklı iki enzim kullanarak parçaladığını ortaya çıkardı. PETaz adını verdikleri enzim PET’i parçalayarak ara ürün olan MHET’e (mono(2-hidroksietil) tereftalik asit) dönüştürüyor. MHETaz olarak adlandırdıkları bir diğer enzimse MHET’i parçalayıp PET’in monomerleri olan tereftalik asite ve etilen glikole dönüştürüyor.
     

    PET Yiyen Bakterilerin Keşfi Ümit Vaat Ediyor

     
    Yapay bir polimer olan PET’i parçalayan doğal mikroorganizmaların keşfedilmiş olması birkaç açıdan ilgi çekici. Her şeyden önce plastiklerin geçmişi çok da eskiye uzanmıyor. PET’in doğal ortamlardaki varlığı da 70 yıldan daha geriye gitmiyor. Ayrıca Ideonella Sakaiensis’in PET parçalayıcı enzimlerinin, başka bakterilerde bulunan ve bilinen en yakın akrabaları olan enzimlerden belirgin işlevsel farkları var. Tüm bunlar da Ideonella Sakaiensis’in PET’i parçalama özelliğini gerçekten bu kadar kısa bir süre içinde mi kazandığı ve nasıl kazandığı gibi soruları gündeme getiriyor. Ideonella Sakaiensis’in keşfi olası uygulamaları açısından da ilgi çekici. Örneğin Ideonella Sakaiensis’in PET’i parçalama mekanizmasının gelecekteki endüstriyel uygulamaları sayesinde PET’in güvenli biçimde geri dönüştürülmesi ya da kirlenmiş alanların temizlenmesi mümkün olabilir. Ancak araştırmacılar bunun pek de kolay olmayacağını belirtiyor. Pet şişeler yüksek oranda kristalize yapıdaki PET’ten üretiliyor. Bu dayanıklı malzemeninse bakteriler tarafından parçalanması uzun zaman alıyor. Araştırmacılardan Kyoto Teknoloji Enstitüsü üyesi Kohei Oda Ideonella Sakaiensis’in geri dönüşüm amaçlı olarak kullanılabilmesi için bakterinin etkinliğinin genetik mühendisliği yöntemleriyle geliştirilmesi gerektiğini, dolayısıyla keşiflerinin henüz bir başlangıç olduğunu belirtiyor.
     
    Öte yandan, PET’i parçalayabilen bir bakterinin keşfedilmesi doğada plastikleri parçalayabilen başka mikroorganizmalar da bulunabileceği yönünde bir umut ışığı yaktı. Ancak insanlık olarak plastik parçalayabilen mikroorganizmaları kullanarak plastik kirliliğini önlemeye çalışmak gibi dolaylı yollar izlemek yerine, daha en baştan önce tek kullanımlık plastik kullanımını kısıtlamamız, sonra da daha etkili ve yaygın geri dönüşüm sistemleriyle doğaya karışan plastik miktarını azaltmamız çok daha önemli.
     
    Kaynak: Yoshida, S. ve ark., “A bacterium that degrades and assimilates poly(ethylene terephthalate)”, Science, Cilt 351, Sayı 6278, s. 1196-1199, 11 Mart 2016.

Sayfa 10 Toplam: 59« First...9101112203040...Son Sayfa »

Copyright © 2013 - 2017 • Tüm Hakları Saklıdır.