LPG Dolum Tesisi Sorumlu Müd...

LPG Dolum Tesisi Sorumlu Müdür Eğitimi: Ülke ve toplum yararları doğrultusunda kaliteli, sağlıklı, güvenli ...

Elektrikli Ark Ocağı

Elektrikli Ark Ocaklarından K...

Günümüzde çelik üretiminin üçte ikisi kadarı birincil kaynak demir cevherinden, diğer bölümü ise başlıca ...

  • Doğa ile turizm arasındaki ilişki, bana hep “düşman kardeşler” deyimini anımsatır. Üstelik isteseler bile birbirlerinden asla ayrılamayacak olan iki “gerilimli kardeş”…

     

    Ne var ki bu düşmanlık aslında hep tek taraflı. Doğa, turizme hiçbir kötülük yapmıyor. Hatta tam tersine onu hep besliyor ve varlığını sağlıyor. Buna karşın ne yapıyorsa turizm yapıyor; bu vefalı kardeşini çoğu zaman hiç korumuyor, hatta yok edercesine ezmeye çalışıyor.

     

    Peki, turizmin bu tek taraflı duyarsızlığı acaba nereden kaynaklanıyor? Doğa ile tam bir dostluk ve gerçek bir sevgiye dayanan kardeşlik kurması mümkün değil mi?

     

    Elbette mümkün ve üstelik bunun -henüz az sayıda bile olsa- kimi güzel örnekleri de var. Ancak bu örneklerin “çoğunluğu” oluşturabilmesi için de yukarıdaki ilk soruyu yanıtlamak ve hatta sorgulamak gerekiyor. Turizmin doğaya karşı aymazlığında ne gibi faktörler ve beklentiler etkili olabiliyor?

     

    Kimileri bu soruya bir çırpıda “rant ve kazanç hırsı” şeklinde yanıt verebilirler. Aslında çok da yanlış konuşmuş olmazlar. Çünkü gerçekten de doğayı tahrip eden turizm yatırımlarına baktığımızda, bunların büyük çoğunluğunun “yüksek gelir elde etmek için” abartılmış ölçülerde ve çevreye adeta saldırırcasına tasarlanmış, tümüyle ranta endeksli projeler olduğunu görürüz. O kadar ki yine bunların birçoğu için önemli olan, doğa zenginliği değil, yatak zenginliğidir. Söz gelimi 100 ağaç keserek elde ettikleri fazla odalardan sağlayacakları ek gelir, onlar için en temel turizm hedefidir. Dahası, kimileri de kesilen ağaçların yerinde inşa edilen çok yıldızlı otelin giriş holü ve lobisinde dev saksılara ağaçlar dikerek, ne kadar “yeşil” ve “doğal dekorasyonlu” bir tesis olduklarını pazarlama broşürlerinde anlatabilirler…

     

    Ancak yine de doğaya karşı bu duyarsızlığın temelinde sadece “kazanç beklentilerinin” yattığını söylemek, artık yeterli değil. Çünkü doğayı yok eden turizm yapılaşması, giderek daha çok “müşteri sıkıntısı” çekiyor. Sadece lobisini değil, koridorlarını bile saksılı bitkilerle donatsa, çevresi doğal zenginliğini yitirmişse, artık turist çekmiyor. Ya da “düşük ücretle” hizmet veriyor ve doğrusu bundan da hiç memnun kalınmıyor…

     

    İşte “doğanın tahribatı” pahasına edinilen bu deneyim, gösteriyor ki aslında tüm sektörler arasında belki de en “çevreci” olması gereken sektör turizm. Hem doğal, hem de kültürel anlamda eğer çevre değeri yoksa orada turizm de yok demektir. Çünkü insanlar -iş amaçlı ya da kongre, sempozyum vb. geziler dışında- her zaman için yeni ve hiç görmedikleri doğal ve kültürel çevre içerisinde dinlenmek ve onları tanımak için “turist” oluyorlar. O halde rant amacıyla bu değerleri ortadan kaldıran bir turizm eyleminde bulunmak, aslında o rantı bile giderek “elde edilemez” kılıyor ve böylece sadece doğa değil, ekonomik kalkınma kaynakları da yitirilmiş oluyor…

     

    Son yıllarda, işte bu nedenle doğayı koruyan yatırım anlayışına “sürdürülebilir kalkınma” deniyor. Kimileri bu deyimi bile yetersiz ve hatta riskli bularak “sürdürülebilir yaşam” diyorlar. Turizm alanında vefalı kardeşi kollayan ve gözeten bir yatırım politikası için belki de “sürdürülebilir insancıl turizm” demek uygun düşebilir. Ancak bunu hedeflerken, doğal ve kültürel çevrenin korunmasının sadece insancıl bir davranış değil, aynı zamanda temel ve evrensel bir “insan hakkı” olduğunu, turizmin de temelde insanlar arasında bir dostluk ve barış ortamı oluşturan sektör olarak bu “hakkın” en önde gelen savunucusu olması gerektiği, hep en başa ve büyük harflerde yazılmalı.

     

    Türkiye’de 1980 sonrası turizm yatırımlarına yön veren politikalar, işte bu ilke ve hedeflerden uzak olduğu için doğa ve kültür değerlerimiz üzerinde giderilmesi olanaksız tahribatlar yaşadık.

     

    Ormanları, doğal ve arkeolojik SİTleri, eşi bulunmaz fauna ve flora zenginliğine sahip alanlarımızı, korunması gerekli kıyılarımızı ve tarihsel dokularımızı “turizm gelirini patlatmak” adına tahrip edici dev yatırımlara tahsis ederek, kısa sürede bunalım içine düşen doğa düşmanı bir sektör oluşturduk. Bu vahşi politikada işlenen hemen her çevre suçunu ise 1982 tarihli Turizmi Teşvik Kanunu ile “yasal dayanak” içinde gerçekleştirdik.

     

    Ormanları, SİTleri, parkları, hatta kentsel yeşil alanları “turizm merkezi” ilan ederek buralarda ayrıcalıklı imar hakları dağıtmalarına olanak veren yasal yetkileri sürdürülebilir turizmi destekleyecek şekilde düzenlemek gerekiyor. Yani kısaca, doğa ile turizm arasında sürekli düşmanlık çıkaran bu kötü niyetli politikaların kışkırtmasını ve etkisini, bu iki kardeşin arasından çekip çıkarmak, onları kendi temiz ve duyarlı kimlikleriyle baş başa bırakmak gerekiyor. Çünkü turizmin temelde kötü huylu ve kardeş düşmanı olması mümkün değil. İnsanlara güzeli, dostluğu ve başka kültürleri tanıtmayı, göstermeyi hedefleyen bir hizmet, nasıl kötü niyetli ve doğa düşmanı olabilir ki?

  • NTC Arıtım Çevre Mühendisi İş İlanı Tanımı: Su ve atıksu arıtma sektöründe faaliyet gösteren firma bünyesinde istihdam edilmek üzere, Satış – Pazarlama, Teklif Hazırlama, Proje ve Şantiye işlerinde görevlendirilecek Çevre Mühendisi alınacaktır.

     

    NTC Arıtım Mühendislik İnş. San. Tic. Ltd. Şti. 2006 Yılı başında kurulmuştur. Su Mühendisliği konusunda çalışmalarını sürdüren NTC Arıtım Mühendisliğin Başlıca Faaliyet Alanları Şöyledir: Proje ve Danışmanlık Hizmeti, Laboratuvar Yeterlilik Belgeleri Danışmanlık Hizmeti, İçme Ve Kullanma Sularının Arıtılması, Sanayi (Proses) Suların Arıtılması, Yüzme Ve Özel Havuz Suların Arıtılması, Kanalizasyon (Evsel) Atık Suların Arıtılması, Endüstriyel Atık Suların Arıtılması, Kimyasal Maddelerin ve Sarf Malzemelerin Temini, Teknik Servis hizmetidir.

     

    NTC Arıtım Çevre Mühendisi İş İlanı Aranan Nitelikler:

    • Üniversitelerin Çevre Mühendisliği Bölümü’nden mezun
    • Ankara’da İkamet Eden Yada Edebilecek
    • En az B Sınıfı ehliyet sahibi
    • Aktif Araç Kullanabilen
    • Temsil ve İkna Yeteneği güçlü ve gelişmiş
    • Diksiyonu düzgün
    • Seyahat Engeli Bulunmayan
    • Sonuç Odaklı çalışabilen
    • Tercihen Tecrübeli
    • Firma Görüşmelerini, Satış – Pazarlama, Teklif hazırlama, Proje Hazırlama ve Onay işlemlerini, şantiye ve imalat işlerini yürütebilecek

     

    Yukarıda belirtilen özelliklere sahip Çevre Mühendisi adaylarının fotoğraflı öz geçmişlerini verilen mail adresine yollamaları gerekmektedir. Mail dışında yapılacak başvurular değerlendirmeye alınmayacaktır.

     

    NTC Arıtım ve Mühendislik İletişim Bilgileri:
    Firma/Kurum Ünvanı: NTC Arıtım Mühendislik İnş. San. Tic. Ltd. Şti.
    Tel: (0312) 231 24 44
    E-posta: ntc@ntcaritim.com.tr
    Adres: G.M.K. Bulvarı Gülseren Sokak No:13/1 Anıttepe-ANKARA

     

    Çevre Mühendisi İş İlanı Son Başvuru Tarihi: 30.07.2016

  • Son on yıl içerisinde kâğıt tüketiminde büyük bir artış var. Yapılan bir araştırmaya göre son 5 yılda internet’in gelişmesiyle Kuzey Amerika’da tüketilen kâğıt oranında %13 artış görüldü. Bütün dünyada 1982’den beri iki katına çıktı bu oran. Gereksiz ticari mektupların, sayıları hızla çoğalan gazete ve dergilerin bunda çok önemli payı var.

     

    Bunların yanı sıra evde ve işyerinde kullandığımız elektronik cihazların da bu artışa etkisi büyük. Bilgisayar ve büro malzemeleri üreticisi Hewlett-Packard firması uzmanları, 2012 yılında sadece Amerika’da fotokopi, faks ve bilgisayar yazıcılarından 951 milyar sayfa basıldığını tahmin ediyorlar. Kuşkusuz bütün bunların arkasında, basılan bir sürü bilginin, ucuz ve kolay dağıtımını sağlayan bilgisayar ağları var.

     

    Sadece Amerika’da her gün yüzlerce milyon elektronik posta gönderiliyor. Kullanıcılar bunlardan önemli bulduklarının çıktılarını alıyorlar. İnternet’te yayın yapan birçok gazetenin web sitesi, artık bilgisayar çıktısında daha kolay okunabilmesi için yazılar ayrı bir formatta da hazırlanıyor.

     

    Bunların yanı sıra internet’te kitaplar da çok istenip aranıyor. Bunun için de birçok yayınevi çıkardıkları kitapları internet’teki web sitelerinde yayımlıyor. İlk bakışta anlamsız gibi gelebilir bu; ancak birçok kullanıcı dokümanları ekran yerine basılı olarak okumayı tercih ediyor. Bunun için geçerli gerekçeleri de var. İlki masaüstü bilgisayarlarda mekân zorunluluğu var. Bunun yerine taşınabilir bilgisayarlar var diyorsanız bu kez de bu bilgisayarların ekranlarına belli açılarda bakma zorunluluğu gibi kısıtlayıcı etkenler çıkar karşınıza. Yine de taşınabilir bilgisayarlar kâğıt kadar elverişli olmuyor.

     

    1980’lerde IBM’den John Gould ve meslektaşlarının yaptıkları deneylerde, yazıları kâğıttan okuyanların ekrandan okumayı tercih edenlerden %30 daha hızlı okudukları gerçeği çıktı ortaya. Şu anda uzmanlar, ekrandan okumanın da kâğıttan okuma kadar rahat olması için ekran çözünürlüğünün ne kadar ince olması gerektiği konusunda çeşitli görüşler öne sürüyorlar. Bu konuda ortak karar, ekranın en azından inç başına 150 piksel ya da santimetre başına 60 piksel olması gerektiğidir. Bu da bugünkü ortalama bir ekrandaki çözünürlüğün %25 fazlasıdır.

     

    Günümüz bilgisayarlarının ekranları net değildir. Aynı zamanda bunlar yanlış şekilde de üretilmektedir. Çünkü okumak üzere değil sadece seyretmek üzere tasarlanmıştır bu ekranlar. Başka bir deyişle kitaplar değil, televizyonlar ölçüt olarak alınmıştır. İşte bu yüzden monitörlerin ekranı da televizyonlar gibi yatay şekildedirler. Oysa basılı yazı çoğunlukla uzunlamasınadır.

     

    Amerikan Kent State Enformasyon Tasarımı Laboratuvarı’ndan Stanley Wearden’ın 1997 ve 1998 yıllarında yürüttüğü deneyler, uzunlamasına ve yan yana çift sayfa yazılara büyük bir tercihin olduğunu gösterdi. İşin ilginç yanı ise bunun insanların kitap alışkanlığından kaynaklanmaması. Üç bin yıldan beri insanlar okuyacakları metinlerin hep uzunlamasına olmasını tercih etmişler. Hatta Mısır hiyeroglifleri de düşey olacak biçimde düzenlenmiştir.

     

    Buna yönelik ilk ürün olan Nuvomedia şirketinin Rocket eBook’u 1998 Kasım’ında piyasaya sürüldü. Rocket eBook’un boyutları ve ağırlığı büyük bir kitabınki kadardı; uzunlamasına bir ekranı vardı, kaydırma özelliği de yoktu. Okuyucular bütün bir sayfayı ekranın yanındaki düğme sayesinde çevirebiliyordu. Çözünürlüğüyse çoğu bilgisayar monitörüne göre daha iyiydi (inç başına 106 piksel). Bunun sayesinde elektronik kitaplar (e-kitaplar) yolda, evde kanepede, otobüste, kısacası her tarafta kullanım rahatlığı sağlayamaya başlamış oldu. Yarının sayısal okuma araçları daha farklı olacak.

     

    Peki elektronik okuma kâğıt tüketiminin bittiğine yönelik bir gösterge mi?

     

    Victor Hugo’nun Notre-Dame de Paris adlı eserinde, Dom Claude Frollo, eski basılı bir kitabı ve çok değer verdiği katedrali ima ederek “kitap binayı öldürecek” diyordu. Ancak basımevi ve baskı makineleri ne dini ne de mimariyi yok etti, e-kitap da atası olan basılı yayıncılığı yok edeceğe benzemiyor. Ancak e-kitapların geleceği fiyatları ve kullanılabilirliğine bağlı olacak. Şu anda internet’te Gutenberg Projesi ve başka WWW arşivlerinde telif hakkı bulunmayan binlerce edebiyat klasiği var.

     

    Günümüzde birçok şirket ve araştırma laboratuvarı ikinci kuşak elektronik kitaplar üzerinde çalışmalarını sürdürüyorlar. Bu çalışmaların amacı hızlı güncelleme, ucuz üretim ve sanal olarak bedava dağıtım üstünlüklerini kullanarak klasik okuma araçlarını taklit etmek. Kısacası elektronik kâğıt üretmek.

  • Tropik bir ormanda güneş doğuyor. Doğa korumacılar, çeşitli girişimlerde bulunarak el değmemiş ağaçları, motorlu testerelerin kıyımından kurtarmayı başarmışlar. Ama ormanda bir şeyler eksik… Normalde ormanlarda şafak vakti, muhteşem bir ses senfonisi vardır. Ancak buraya sadece sessizlik hâkim. Ne maymunların çığlıkları, ne kuş cıvıltıları. Çünkü hayvanlar çekip gitmiş…

     

    Bu sessiz şafak, 2030 yılına kadar dünyanın hemen hemen her yerinde yaşanıyor olacak. Bugün bile böyle “boş” ormanlar Laos’tan Zaire’ye kadar birçok ülkede oluşmaya başladı. Nedeni basit: insanlar hayvanları öldürüyorlar. Yenilebilecek ya da satılabilecek herhangi bir şeye zarar vermekten çekinmiyorlar. Vahşi doğayı inceleyen biyologlar zararı hesaplamaya başladılar. Tahmini rakamlara göre her yıl Brezilya Amazonu’nda 24 milyon hayvan öldürülüyor. Sadece Batı Afrika’nın Korup Milli Parkı’ndan her yıl 275 bin kilogram vahşi hayvan eti alınıp satılıyor. Hayvan türlerinin dörtte birinin tükenmesinin tek nedeni avcılık… “Doğal ortamın yitirilmesini durdurmak için çok şey yaptık. Ama olmadı. Bu amansız sömürüyü önceden göremedik” diyor Doğal Yaşamı Koruma Derneği’nden Alan Robertson.

     

    Nüfusun artması, ağaçlandırmanın azalması ve hava kirliliği de doğal yaşamı korumak için girişilen çabaları engelliyor. Bu yok oluşun ardında yatan başka bir neden de ormanlarda yaşayan kabilelerin modernleşme eğiliminde olmaları. Çiftçilerin vahşi ortamlara akın etmesi, ücra bölgelere ulaşımın mümkün hale getirilmesi ve doğal ilaç ticaretinin yükselişi de diğer faktörleri oluşturuyor. Biyolog John W. Terberg, ormanların eski hale getirilmesinin tek yolu olduğunu ifade ediyor: insan elini ve ayağını ormandan çekmek.

     

    Avlanmanın sonuçları sadece hayvan türlerinin yok edilmesiyle de kalmıyor. Tohumlar yayılamadığı için birçok ağaç türü de yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Hindistan’ın bazı bölgelerinde kaplanlar, avlamaları gereken kuşları bulamıyorlar. Çünkü onların besleneceği kuşlar insanlar tarafından avlanıyor. John Robinson “Ağaçlara dört elle sarılmış olabiliriz, ama bu arada ormandaki düzeni sağlayan hayvanları kaybediyoruz” diyor.

     

    Harekete geçmiş olan bazı organizasyonlar ve hükümetler bulunduğundan, konuyla ilgili umut verici haberler de var. Örneğin WCS’nin yaptığı araştırma sonucunda Malezya’nın en büyük eyaleti olan Sarawak’ta doğal yaşama dayalı ticaretin yasaklanması, avlanmanın belli koşullara bağlanması gibi bir dizi önlemler alınmış durumda. Uzmanlar, iyimser olmak gerektiğini vurguluyorlar, aksi takdirde pes etmekten başka çare olmadığı düşünülüyor.

  • Aydemir Çevre Mühendisi İş İlanı Tanımı: Firma bünyesinde istihdam edilmek üzere, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile TÜRKAK tarafından yetkilendirilmiş laboratuvara İş Hijyeni, Emisyon, İmisyon, Gürültü ve Titreşim ölçümlerinin yapılması işleri için 3 adet Çevre Mühendisi alınacaktır.

     

    Aydemir Çevre Ölçüm ve Analiz Laboratuvarı 2013 yılında İstanbul Esenyurt’ta kurulmuştur. Firma İş Hijyeni, Emisyon, İmisyon, Gürültü ve Titreşim ölçümleri alanlarında hizmet vermektedir. Teknolojik gelişmeleri takip ederek bu doğrultuda kendisini sürekli geliştiren firma, kaliteye verdiği önem ile müşterilerine en iyi ve kaliteli hizmeti vermeyi amaç edinmektedir. İlkesi, toplam kalitesini sektörle doğru orantılı olarak arttırmak, güçlü ve tecrübeli kadrosuyla müşteri odaklı değil çözüm odaklı çalışma prensibiyle müşterilerinin memnuniyetini en üst seviyelere taşımaktır.

     

    Aydemir Çevre Mühendisi İş İlanı Aranan Nitelikler:

    • Üniversitelerin Çevre Mühendisliği Bölümü’nden mezun
    • İstanbul Avrupa Yakasında İkamet Eden Yada Edebilecek
    • En az B Sınıfı ehliyet sahibi
    • Aktif Araç Kullanabilen
    • Analitik düşünen çözüm odaklı çalışabilecek
    • Yoğun iş temposuna ayak uydurabilen
    • Seyahat Engeli Bulunmayan, (İş Süreçlerinde Görevlendirilen Şehirlere Gidebilecek)
    • Takım çalışmasına yatkın
    • Kendini iyi ifade edebilecek
    • Sorumluluk alabilecek, çalışma isteği olan
    • Sorgulama, araştırma becerisi olan
    • Laboratuvar ve Saha işlerini meslek edinmiş ve bu işleri zevk alarak yapabilecek

     

    Yukarıda belirtilen özelliklere sahip Çevre Mühendisi adaylarının fotoğraflı öz geçmişlerini verilen mail adresine yollamaları gerekmektedir. Mail dışında yapılacak başvurular değerlendirmeye alınmayacaktır.

     

    Aydemir Çevre İletişim Bilgileri:
    Firma/Kurum Ünvanı: Aydemir Çevre Ölçüm ve Analiz Laboratuvarı
    Tel: 0(212) 689 8818
    E-posta: info@aydemircevre.com
    Adres: İstiklal Mah. Atatürk Cad. No:55 K:2 Kıraç Esenyurt-İSTANBUL

     

    Çevre Mühendisi İş İlanı Son Başvuru Tarihi: 15.07.2016

  • Ülkemizde tekstil ve konfeksiyon sektörleri oluşturduğu istihdam, dış ticaret potansiyeli, GSYH içindeki payı gibi parametrelerle ilk sıralardadır ve ülke ekonomisi içinde güçlü bir etkiye sahiptir. Günümüzde, çevreye dost ürünler satın almak isteyen ‘çevresel farkındalık’ sahibi yeni nesil tüketicilerin isteklerinin karşılanması, küresel rekabet koşullarında bu sektörlerin sürdürülebilirliği için büyük önem taşımaktadır.

     

    2009’da 27 AB ülkesinde 26 500’ü aşkın kişi ile gerçekleştirilen anket sonuçlarına göre, ‘çevresel etki’ ürün satın almada kalite ve fiyattan sonra 3. en önemli faktördür. Katılanların %72’si ise ürünün karbon ayak izini gösteren etiketin zorunlu olması gerektiğini düşünmektedir. Bu yeni tüketici grubunun iş dünyası üzerindeki etkisini Climate Change Capital başkan yardımcısı James Cameron şöyle özetlemektedir: ”İş dünyası iklimsel değişiklik gerçeğinin farkına varmaya başlamıştır. Bu durum ekonomik bir fırsatı temsil eder; sürece uyum gösterenler ayakta kalacak ve geleceğe dönük tahminde bulunanlar başarılı olacaktır.” Tüketici bilinci, tekstil ürünlerinde çevreci metodları uygulamak ve “Yeşil Pazar”dan pay almak için bir fırsat olarak görülmelidir.

     

    Tekstil üretim ve kullanım aşamalarının çevresel etkilerinin azaltılması, yeni bir pazara girmenin de anahtarıdır. Sanıldığının aksine, çevresel uygulamalar maliyeti arttırıcı bir unsur değildir. Mevcut En İyi Teknikler (MET-BAT) enerji ve sudan tasarruf sağlayacağı için maliyetler düşmektedir. Son dönemdeki birçok fuar gibi, Uluslararası Tekstil Makinaları Fuarı (ITMA) da, firmalara enerji ve su tasarrufu sağlayan yeni makinalarını tanıtma imkanı vermiştir. Firmalar, flotte (kumaşın maruz kaldığı kimyasal çözelti) oranı 1:3.7 gibi düşük makinaları, biyobozunur kimyasalları, PLA gibi biyobozunur lifleri, enerji tüketimi düşük makinalarını ön plana çıkarmıştır. Tekstil dünyası hızlı bir şekilde yeni döneme uyum sağlamaktadır. Ülkemizde bu konuda yapılan çalışmalar henüz çok sınırlı olsa da, sektöre özel yayınlanan tebliğ ve müşteri talepleri sektörü zorlamaktadır.

     

    Temiz üretim ve örnek projeler

     

    Türkiye’nin ihracat yaptığı başlıca ülkeler, yeşil-bilinçli tüketicinin bulunduğu ülkelerdir. Bu durum Türkiye tekstil ve konfeksiyon sektörü tarafından bir avantaj olarak değerlendirilmelidir. Türkiye’nin önemli rakipleri Çin ve Hindistan, AB’nin uyguladığı çevre yasaları nedeni ile ihracatta ciddi sıkıntılar yaşamaktadır. Türkiye, AB yasalarına uyum sağlama sürecinde olduğu için avantajlı konumdadır. Türk tekstil ve konfeksiyon sektörü, maliyetler açısından rekabet edemediği bu ülkelerle, yeni çevre mevzuatı nedeni ile yeşil pazarda rekabet edebilir durumdadır.

     

    Uludağ Tekstil İhracatçıları Birliği (UTİB) ve Bursa Tekstil ve Konfeksiyon ve ARGE Merkezi (BUTEKOM) sektörde öncü ve örnek çalışmalar yapmayı hedeflemiş ve ilk olarak 2010’da Bursa Eskişehir Bilecik Kalkınma Ajansı (BEBKA) desteği ile, firmalarda üretimde ve ürünlerde çevresel değerlendirme yapılması ve Eko-Etiket alınması için altyapı oluşturan bir proje gerçekleştirmiştir. Proje kapsamında bilinçlendirme seminerleri düzenlenmiş, üç model firmada Yaşam Döngüsü Analizi (Life Cycle Assessment-LCA) yapılmış ve 5 firmanın Eko-Etiket alt yapısının hazırlanması desteklenmiştir. Proje sonucunda firmalar üretim ve ürünlerine dair ayrıntılı bir envantere ulaşmış ve Eko-Tasarım konusunda adımlar atmıştır.

     

    Projede yapılan çalışmalarda sektöre özel şu sonuçlara ulaşılmıştır:

    • Tekstil prosesleri bütüncül yaklaşımla değerlendirilmelidir. Yaşam Döngüsü Analizi bu amaçla uygulanan bir metodtur. Çevresel açıdan en problemli proses olarak değerlendirilen yaş işlemler, uygun çalışma koşulları gerçekleştirildiğinde, örneğin dokumadan daha temiz bir proses olabilmektedir.
    • Tüm prosesler değerlendirildiğinde, enerji tüketiminin en önemli çevresel etki kaynağı olduğu görülmüştür. En önemli etki, kömür gibi yenilenemeyen kaynaklardan elde edilen elektriğin çevresel etkisidir. Tekstil prosesleri enerji yoğun proseslerdir. Firmalarda enerji tasarrufuna yönelik önlemler alınmalıdır. Düşük enerji tüketimli makineler kullanılmalı, atık ısı geri kazanımı uygulamaları mutlaka yapılmalıdır.
    • Kullanılan kimyasalların miktarından ziyade içeriği çevresel açıdan daha önemlidir. Solvent kullanımından kaçınılmalı, makine bakım yağları da dahil olmak üzere kullanılan yağların içeriklerine özellikle dikkat edilmelidir. AB Eko-Etiket alımında yasaklanan veya sınırlanan kimyasallar referans alınabilir.
    • Tekstil ürünlerinin kullanım fazı (ütüleme, yıkama, kurutma), üretim fazından daha fazla enerji tüketmektedir. Bu nedenle, örneğin kolay kuruyan, kirlenmeye dirençli, kendi kendini temizleyebilen kumaşlar üretmek, yenilenemeyen kaynakların korunmasına önemli katkılar sağlayacaktır.
    • Kullanılabilir tekstil atıkları mutlaka düzenli ağlar ile toplanarak geri kazanılmalıdır. Tekstil atıklarının geri kazanılması, hem toplam çevresel yükü azaltacak, hem de yenilenemeyen kaynakların korunmasına katkıda bulunacaktır.
    • Su tüketimi özellikle terbiye prosesleri açısından değerlendirilmesi gereken bir konudur. Yüksek su tüketimi, atık sıcak suların geri kazanılmaması önemli sorunlardır. Düşük flotte oranında çalışan proseslere geçilmesi su tüketimini azaltabilecektir.

     

    İlgili firmaların daha az hammadde ve enerji kullanarak, daha az atık oluşturarak ve zararlı kimyasalları kullanmayarak temiz üretim yapmaları yanında üretim ve enerji verimliliklerini yükseltmeleri için örnek modeller ortaya konacaktır.

     

    İki proje de, yeşil pazarın sunduğu fırsatlar, dünya piyasalarında çevresel etki farkındalığı ve yeşil pazara yönelim konularında sektörümüze destek olmaktadır. Son araştırmalara göre yeşil pazar hacmi 3.2 trilyon sterlindir ve bu rakam her yıl %4 oranında artmaktadır. ABD’li tüketicilerin %40’ı, Avrupalı tüketicilerin %50’si yeşil ürünlere önem vermektedir.

     

    Yaşam Döngüsü Değerlendirmesi (Life Cycle Assessment-LCA) metodolojisi

     

    Yaşam Döngüsü Değerlendirmesi (YDD), bir ürünün veya üretim prosesinin hammaddesinin elde edilişinden, kullanımından sonra bertaraf edilmesine kadar çevreye olan etkisinin değerlendirilmesi için kullanılan metodtur. Bir tekstil ürünü hammadde üretiminden itibaren, iplik, dokuma, örme, yaş işlemler (ön terbiye, boya, baskı, apre) ve konfeksiyon işlemlerinden sonra ürün haline gelmektedir. Bu proseslerin her birinin de hem alt prosesleri bulunmakta (çözgü hazırlama, haşıllama vb.), hem de prosesler çeşitlenmektedir (ink-jet baskı, rotasyon baskı vb.). Tekstil ürününün çevresel etkisi bütünü görmeden, yalnız belirli proseslere odaklanarak değerlendirilemez. YDD ile bir ürünün yaşamı boyunca havaya, sulara, toprağa, hammadde kaynaklarına, insan sağlığına ve topluma etkileri incelenmektedir. YDD analizleri, ürün geliştirme, stratejik planlama, kamu politikaları geliştirme, pazarlama gibi birçok amaç için kullanılmaktadır.

     

    YDD analizine başlarken önce hedef ve kapsam belirlenmektedir. Bu sınırlar içinde her basamak ayrıntılı olarak incelenmekte, giren ve çıkan tüm madde ve atıklar kayıt altına alınarak envanter tablosu oluşturulmaktadır. Daha sonra bu tabloya göre sarfiyat ve atıklar değerlendirilerek prosesin çevreye etkisi -genellikle bilgisayarlarla- hesaplanmaktadır. Sonuçlar yorumlanarak analizin amacına göre kararlar alınmaktadır.

     

    Tekstil üretimi ve kullanımı aşamasında YDD analizi yapılırsa; sentetik hammadde üretiminde yenilenebilir kaynakların kullanılması, doğal hammadde üretiminde zararlı kimyasalların kullanılmaması, az kaynak tüketen, geri kazanılabilir/bozunabilir özellikte liflerin düşük enerji tüketimi ile çevreye zararlı emisyonlar üretmeden iplik haline getirilmesi, düşük enerji tüketen makinalarda kumaş haline getirilmesi, boyama/baskı/bitim işlemlerinde az su, az kimyasal, az enerji kullanılarak, yasaklı kimyasallar/boyalar kullanılmadan, deşarj sistemlerine düşük çevresel yükler getiren, atık suların arıtılarak deşarja gönderildiği sistemlerle renklendirilmesi ve düşük enerji tüketen sistemlerle dikilmesi ile çevresel etkiler azalacaktır. Tüm aşamalarda minimum maliyet ve maksimum verimlilik ve kalite temel gerekliliktir.

     

    Eko-Etiket

     

    Gelecekte tekstil sektöründe çevresel konuların sorunsuz aşılabilmesi için en iyi öneri firmalarda “Eko-Etiket” bulunmasıdır. Çevre konusunda etkin olan tüm testleri geçen ürünlere verilen bu etiket, bilinçli tüketici için en iyi referans olarak görülmektedir. AB ekoetiketi çok kapsamlı çevre kıstaslarına sahip olup kriterleri YDD ile belirlenmekte, yalnızca en çevre dostu ürünler tarafından taşınabilmektedir.

     

    AB eko-etiketi için üretimin yapıldığı Avrupa ülkesindeki yetkili kurula başvurulmakta, en geç 3 ay içinde firmalara cevap verilmektedir. Ülkemizde AB eko-etiketi verilmesiyle ilgili altyapı çalışmaları yürütülmektedir. Ürününe AB eko-etiketi almak isteyen Türk üreticilerin, başvurularını, o ürünü ihraç ettikleri ülkelerin birindeki yetkili kuruluşa yapmaları tavsiye edilmektedir. Başvuru yapan firma, ilgili ürünü için tüm koşulları sağlayamıyorsa, kurul tarafından 6 aylık bir uyum süreci tanınır.

     

    Tekstil giyim ve aksesuarları (mendil, eşarp, çanta, kemer vb.), iç mekan tekstilleri (paspas, kilim vb.), bunların yapımında kullanımı amaçlanan elyaf, iplik ve kumaşlar (dayanıklı, dokunmamış dahil) AB eko-etiketi alabilen tekstil ürün gruplarıdır.

     

    Temiz üretim kavramı ülkemizdeki birçok firma tarafından henüz yeterince anlaşılmamıştır. Çevre koruma bir külfet gibi algılanabilmektedir. Sektörün bilgilendirilmeye ve örnek modellere ihtiyacı vardır. Yapılması gereken, vakit kaybetmeden mevcut durumu analiz etmek ve iyileştirme çalışmalarını hızlandırmaktır. Böylece sağlanan verimlilikle hem daha az su, enerji, kimyasal sarfiyatı olacak ve maliyetler düşecek, hem de giderek büyüyen yeşil pazara girme ve rekabet etme fırsatı doğacaktır.

     

    Kaynaklar
    – Bursa Tekstil ve Konfeksyion Ar-Ge Merkezi, Bülten 1, Yıl 2012.
    – Türkiye’de Kalite Altyapısının Güçlendirilmesi Projesi, Andreas SCHERLOFSKY
    – T.C. Bilim, Sanayi Ve Teknoloji Bakanlığı, Tekstil, Hazırgiyim, Deri ve Deri Ürünleri Sektörleri Raporu, 2012/1
    – Tekstil ve konfeksiyon sektöründe ekoloji ve ekolojik etiketler, İTKİB Ar-Ge ve Mevzuat Şubesi, 2005.
    – Sürdürülebilir Kalkınma İçin Yaşam Döngüsü Değerlendirmesi ve Tekstil Sanayi, 2012, Fatma Gündüz Balpetek, Emel Alay, Esen Özdoğan, Ege Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Tekstil Mühendisliği Bölümü, İzmir/Türkiye.

  • Günümüzde atmosfere salınan karbondioksitin ana kaynağı, sanayide ve taşıma sistemlerinde enerji elde etmek için kullanılan fosil yakıtlar. Bu yakıtların kullanıldığı süreçlerde karbondioksit oluştuğu için gelecekte fosil yakıtların yerini daha temiz ve çevre dostu yakıtların alması gerekiyor. Ayrıca fosil yakıtlar yenilenebilir bir enerji kaynağı olmadığından uzun vadede kullanılmaları zaten imkânsız. Dolayısıyla gelecekte dünyanın ihtiyacını karşılayabilecek yenilenebilir yakıtların geliştirilmesi zaten bir gereklilik.

     

    Güneş enerjisi, rüzgâr enerjisi, jeotermal enerji, hidrolik enerji ve termonükleer enerji ilke olarak elektrik üretiminde fosil yakıtların yerini alabilir. Ancak fosil yakıtlar sadece elektrik üretmek için kullanılmıyor. Örneğin motorlu taşıtlarda hâlâ yaygın olarak fosil yakıtlar kullanılıyor. Her ne kadar elektrikle çalışan taşıtlar olsa da elektriği depolamak, bir yerden başka bir yere aktarmak ve ticaretini yapmak fosil yakıtlar kadar kolay değil. Dolayısıyla günümüzde kısmen kullanılan rüzgâr enerjisi, güneş enerjisi ve diğer yenilenebilir temiz enerji kaynakları elektrik üretiminde fosil yakıtların yerini alsa bile hâlâ taşıma sistemlerinde kullanılabilecek, depolanması ve aktarılması kolay, çevre dostu yeni yakıtlara ihtiyacımız var.

     

    Alternatif Enerji Kaynakları

     

    Fosil yakıtlara alternatif olabilecek enerji kaynakları arasında biyoyakıtlar sayılabilir. Ancak fotosentezle güneş enerjisinin kimyasal enerjiye dönüştürülmesiyle üretilen biyoyakıtların, özellikle havacılıkta ve çeşitli ulaşım araçlarında en iyi seçenek olsa da, tek başına fosil yakıtların yerini almasının imkânsız olduğu tahmin ediliyor. Çünkü fotosentezin güç yoğunluğu (birim zamanda ve birim hacimde elde edilen enerji miktarı) düşük.

     

    Günümüzde bataryalar üzerine pek çok araştırma yapılıyor. Ancak bataryaların enerji yoğunluğu, fosil yakıtlarınkinin onda birinden daha az. Bu cihazların sağladığı enerji ancak küçük binek araçların ihtiyacını görece kısa mesafeler için karşılayabilecek düzeyde. Bataryaların enerji yoğunluğu lokomotifleri, gemileri, yük araçlarını, iş makinelerini ve ağır askeri araçları çalıştırmak için yeterli değil. Bu durumun birkaç sebebi var. Öncelikle geleneksel bataryalar hem yakıtı hem de bu yakıttan enerji elde etmek için gerekli oksijeni içeriyor ve bu durum sistemde depolanan enerji yoğunluğunun düşük olmasına neden oluyor. İkincisi, bataryalarda meydana gelen kimyasal tepkimeler oda sıcaklığında (düşük bir sıcaklıkta) gerçekleştiği için enerji yavaş bir hızla elde ediliyor. Diğer taraftan, fosil yakıt kullanılan içten yanmalı motorlar, yüksek sıcaklıklarda çalışıyor ve yakıt yakmak için havadaki oksijeni kullanıyorlar. Oksijenin depolanmasının gerekmemesi sistemdeki enerji yoğunluğunun yüksek olmasını sağlıyor. Ayrıca yanma tepkimesinin yüksek sıcaklıkta ve yakıt-oksijen karışımının yoğunluğunun optimum seviyede olmasını sağlayan yüksek bir basınç altında gerçekleşmesi, güç yoğunluğunun da yüksek olmasını sağlıyor.

     

    Geleneksel bataryalara alternatif olabilecek, havadaki oksijeni kullanan metalhava bataryaları var. Alüminyum, çinko, demir veya lityum içeren bu bataryalar, hem oksijenin sistemde depolanmasının gerekmemesi hem de metallerin sağladığı yüksek enerji yoğunluğu sebebiyle, geleneksel bataryalardan daha yüksek enerji ve güç yoğunluğuna sahipler. Fakat bu bataryaların düşük sıcaklıklarda çalışması kimyasal tepkimelerin yavaş ilerlemesine sebep oluyor ve pahalı katalizörlerin (kendisi tepkimede harcanmadan tepkimenin hızını artıran maddelerin) kullanılmasını gerektiriyor.

     

    Bir diğer temiz enerji kaynağı alternatifi, hidrojen gazı. Bu gazın pek çok özelliği enerji elde etmek için kullanılmaya çok uygun. Örneğin özgül enerjisi yüksek, tepkimelere girmeye istekli ve yakıldığında çevreye zararlı gazlar oluşmuyor. Ayrıca hidrojen gazı, içten yanmalı motorlardan gaz türbinli motorlara kadar pek çok teknolojiyle uyumlu. Ancak hidrojen gazının fosil yakıtların yerini almasının önünde iki önemli engel var. Birincisi sıkıştırılmış hidrojen gazının yoğunluğunun çok düşük olması. Daha yüksek yoğunluğa sahip olması için çok düşük sıcaklıklarda depolansa bile hidrojen gazının yoğunluğu hidrokarbon yakıtlarınkinin onda birinden daha az. Ayrıca hidrojen gazının sıkıştırılması ve depolanması enerji gerektiren bir süreç. Uzun zamandır hidrojen gazı depolama üzerine yapılan çalışmalara rağmen, yakın gelecekte depolanmış hidrojenin yoğunluğunun sıvı hidrojeninkinin üzerine çıkarılabileceği düşünülmüyor. Hidrojen gazının fosil yakıtların yerini almasının önündeki diğer önemli engelse hidrojenin yanıcı ve patlayıcı bir gaz olması. Hidrojen gazını güvenli bir biçimde depolamak ve kullanmak fosil yakıtlara göre çok daha zor.

     

    Hidrojen gazını üretmek ve depolamak ile ilgili sorunlar, metal-su tepkimelerinden yararlanılarak aşılabilir. Metaller, suyla tepkimeye girdikleri zaman yüksek miktarda enerji açığa çıkarken metal oksitler (metal ve oksijen atomlarından oluşan bileşikler), metal hidroksitler ve hidrojen gazı oluşur. Bu durum metal-su tepkimelerinden, gaz türbinli motorlarda ve yakıt gözelerinde enerji elde etmek için kullanılabilecek hidrojen gazını üretmede yararlanılabileceği anlamına gelir. Böylece hidrojen gazının depolanması ve düşük enerji yoğunluğundan kaynaklanan sorunlar da aşılmış olur. Ancak metal-su tepkimeleri, sıcaklık ve basıncın düşük ya da orta seviyede olduğu ortamlarda hayli yavaş ilerliyor. Bu yüzden metal-su tepkimelerini kullanarak yüksek güç yoğunluğu elde etmek kolay değil. Bu amaçla kullanılabilecek bir motor geliştirmek çok zor.

     

    Araştırmacılar tarafından üzerinde yoğun çalışmalar yapılan alanlardan biri de havadaki karbondioksit ve hidrojeni ham madde olarak kullanarak hidrokarbon yakıtları sentezlemek. Bu yöntemde enerji kaynağı olarak güneş ışığı ya da elektrik kullanılıyor ve elde edilen ürünler genellikle solar yakıt olarak adlandırılıyor. Hidrokarbonların fiziksel ve kimyasal özellikleri zaten içerisinde çeşitli hidrokarbonlar bulunan fosil yakıtlara benzediği için, solar yakıtlar günümüzde kullanılan teknolojilerle ve taşıma sistemleriyle uyumlu. Bu yakıtların elde edilmesiyle ilgili en önemli sorun atmosferdeki karbondioksit derişiminin düşük olması. Atmosferin hem ham madde kaynağı hem de atıkların içine bırakıldığı bir havuz görevi gördüğü bu yöntemin verimli bir biçimde enerji elde etmede kullanılabilmesi için pahalı altyapı yatırımlarının yapılması gerekiyor. Esasen atmosferdeki karbondioksit yerine sanayi kuruluşlarında üretilen karbondioksitin kullanılması durumunda, solar yakıtları daha ekonomik bir biçimde elde etmek mümkün olabilir. Ancak solar yakıtların motorlu araçlarda kullanılması atmosfere karbondioksit salımıyla sonuçlanacağı için, üretimleri sırasında temiz enerji kullanılsa bile, çevre dostu oldukları söylenemez.

     

    Metal Tozları

     

    Metallerin açık havada ve yanma ürünleri içinde yanabildiği yüzyıllardır biliniyor. Örneğin roket yakıtlarında ve havai fişeklerde metal tozları kullanılıyor. Ayrıca demir ve çeliği kesmek için de yaygın olarak metallerin yanmasından yararlanılıyor. Kesici aletleri bilerken ortaya çıkan kıvılcımlar da etrafa saçılan metal parçalarının havada yanmasıyla oluşur. Ancak metallerin yanmasıyla ilgili bilimsel araştırmaların gerçek anlamda 20. yüzyılın ortalarından sonra başladığı söylenebilir.

     

    Çevre Dostu Enerji Kaynakları Metaller oksijenle tepkimeye girdiğinde metal oksit bileşikleri oluşur ve yüksek miktarda enerji açığa çıkar. Metal oksit bileşikleri -örneğin Fe2O3, Al2O3- kararlı bileşiklerdir. Büyük çoğunluğu insan sağlığı için zararsız olan bu maddeler, normal koşullar altında katı halde bulunduğu için toplanmaları ve geri dönüştürülmeleri kolaydır. Günümüzde bor, yüksek enerji yoğunluğu sebebiyle patlayıcılarda ve iticilerde katkı maddesi olarak zaten kullanılıyor. Berilyum da enerji yoğunluğu yüksek olan metallerden, ancak berilyum oksit insan sağlığına zararlı olduğu için yakıt olarak kullanılabileceği düşünülmüyor. Doğada çok bol miktarda bulunan alüminyum, magnezyum, silisyum ve demir metallerinin enerji yoğunluğu da hayli yüksek. Bu metallerin gelecekte yakıt olarak kullanılması mümkün olabilir.

     

    Metallerin yakıt olarak kullanıldığı bir dünyada enerji trafiği özetle şu şekilde işleyebilir: Metal tozları, temiz enerjinin bol olduğu bölgelerde üretilebilir ve daha sonra diğer bölgelere taşınabilir. Metal tozları özel olarak tasarlanan cihazların içinde yakılarak enerji elde edilebilir. Yanma sonucunda oluşan katı metal oksit bileşikleri toplanabilir ve daha sonra çevre dostu enerji kaynakları kullanılarak geri dönüştürülebilir. Tüm bu süreçler sırasında sera gazları ya da çevreye zararlı herhangi bir ürün oluşmaz. Üstelik metal oksit bileşikleri, hidrokarbonlar kadar güvenli bir biçimde depolanabilir ve taşınabilir. Ayrıca nemden ve havadan korunacak biçimde depolandıklarında, metal tozlarının raf ömrü sınırsızdır. Bu senaryonun gerçeğe dönüşmesinin önündeki en önemli engel şu an metal tozlarındaki kimyasal enerjiyi yüksek hızlarla açığa çıkaracak bir motorun olmaması.

     

    Esasen metal-hava yanmalı motorları tasarlamak, düşük sıcaklıklarda çalışan bir metal-su yanmalı motoru tasarlamaktan daha zor. Ancak eğer geliştirilebilirlerse, yüksek güç yoğunluğuna ihtiyaç duyulan işlerde üstün performans gösterebilirler. Üstelik söz konusu olan motorlu araçlar olduğu zaman, metal-su motorlarında hem metal hem de su, sistemin ağırlığını artırarak performansının düşmesine sebep olacaktır. Metal-hava motorlarında ise metal dışında bir ağırlık yok. Yanma için gerekli olan hava atmosferden doğrudan sağlanacağı için güç yoğunluğu hidrokarbon yakıtların kullanıldığı motorlarınkine yakın metal-hava motorları geliştirmek mümkün olabilir. Ayrıca bu motorlarda metal-su motorlarında kullanılmaya uygun olmayan metaller de -örneğin demir- kullanılabilir.

     

    Geçmişte metal yakıtların içten yanmalı motorlarda enerji elde etmek için kullanılabileceği öne sürülmüştü. Ancak, metal tozlarının özellikleri içten yanmalı motorlarla uyumlu değil. Yanma sonucunda ortaya çıkan metal oksit bileşikleri hem içten yanmalı motorların tasarımına uygun değil hem de motorları aşındırabilir. Dolayısıyla metal yakıtlardan enerji elde edebilmek için dıştan yanmalı motorlara odaklanılması gerekiyor.

     

    Dıştan yanmalı motorlar günümüzde pek çok alanda enerji elde etmek için kullanılıyor. Fosil yakıtlar, jeotermal enerji, nükleer enerji ya da güneş enerjisiyle çalışan bu motorların metal yakıtlarla çalışabilecek hale getirilmesi mümkün olabilir.

     

    Taşıma sistemleri göz önüne alındığında, modern dıştan yanmalı motorların verimliliği, Sanayi Devrimi döneminde kullanılan ilkel, kömürle çalışan dıştan yanmalı motorlarınkinden çok daha yüksek. Hatta günümüzde dıştan yanmalı motorların verimliliği ve güç yoğunluğu içten yanmalı motorlarınkini geçmeye başladı. Ayrıca dıştan yanmalı motorlar, hibrit-elektrik güç aktarma aksamlarının parçaları olarak da iyi performans göstermeye aday.

     

    Dr. J. M. Bergthorson ve arkadaşları, Applied Energy’de yayımladıkları bir makalede metallerin yakılmasıyla yenilenebilir enerji elde edilmesi konusunu ele alıyor. Sonuçlar, metal tozlarının hidrokarbon yakıtlara yakın hızlarla yakılabileceğini gösteriyor. Yakıcı gazın bileşimi ve sıcaklığı değiştirilerek arzu edilen yanma hızları ve metal oksit parçacıklarının büyüklükleri kontrol edilebiliyor. Elde edilen yüksek ısı, sanayide ve konutlarda ısı gerektiren işlerde kullanılabileceği gibi mekanik ve elektriksel güç elde etmek için de kullanılabilir.

     

    Sistem bir metal yakıt tankı, bir toz dağıtma sistemi ve katı metal oksitlerin toplandığı bir tankla bağlantılı bir yanma gözesinden oluşuyor. Böyle bir motorla metal yakıtlardaki kimyasal enerji, yüksek hızlarla ısı enerjisine dönüştürülebilir ve çeşitli amaçlarla kullanılabilir. Örneğin bu ısı enerjisi doğrudan sanayide ya da konutlarda ısıtma amacıyla veya mekanik enerjiye dönüştürülerek lokomotifleri, otomobilleri ve gemileri hareket ettirmek için kullanılabilir. Üstelik, içten yanmalı motorların aksine, dıştan yanmalı motorları daha büyük boyutlarda imal ederek kapasitelerini artırmak çok kolay.

     

    Metal tozlarının fiziksel özellikleriyle kömür tozlarınınkilerin birbirine benzemesi, günümüzdeki kömür termik santrallerinin kolaylıkla metal tozlarından enerji elde etmek için kullanılabilecek hale dönüştürülebileceğini gösteriyor. Bu durum metal yakıtların kullanılmaya başlaması için gerekli yatırımların maliyetini düşürecektir. Ayrıca güneş enerjisi ve rüzgâr enerjisi gibi temiz enerji kaynaklarından elde edilen enerjinin depolaması ve ticareti bakımından da metal yakıtlar, hidrojen gazı ve geleneksel bataryalara göre çok daha avantajlı.

     

    Araştırmacılar tarafından önerilen metal yakıtlı enerji sistemlerinin; metallerin yüksek enerji yoğunluğu, ölü ağırlığın (enerji elde etmede kullanılmayan ağırlığın) düşük olması ve yakmanın yüksek sıcaklıklarda gerçekleştiği için tepkime hızlarının yüksek olması sebebiyle yüksek performansa sahip olacağı söylenebilir. Enerji elde edilirken atmosfere hiçbir şey salınmaması ve yanma ürünlerinin etkin bir biçimde geri dönüştürülebilmesi, oluşan katı metal oksitlerin tamamının toplanmasıyla mümkün oluyor. Ancak yanma tepkimesi sonucunda oluşan metal oksitler ham madde olarak kullanılan metalden daha ağır olduğu için metal oksit tankları aynı zamanda sistemin ağırlığının işletim sırasında giderek artmasına da neden olacaktır. Bu durum durağan sistemlerde sorun olmasa da ulaşım sistemlerinin performansını azaltacaktır.

     

    Gelecekte geliştirilmesi muhtemel metal-hava motorlarında kullanılabilecek yakıtlar arasında demir öne çıkıyor. Günümüzde metalürji ve kimyasal elektronik endüstrilerinde her yıl milyonlarca ton demir tozu zaten üretiliyor. Bu metali yaklaşık 2200 Kelvin sıcaklıkta dıştan yanmalı motorlarda yüksek verimle yakmak mümkün. Üstelik bu sıcaklık hem demirin kaynama sıcaklığından daha düşük (dolayısıyla demir tozları bu sıcaklıklarda depolanabilir) hem de demir oksitlerin ayrışma sıcaklığından daha yüksek (dolayısıyla demir oksit kolayca toplanabilir). Demirin önemli bir özelliği, geri dönüşümü ile ilgili zaten bilinen verimli yöntemler olması. Demir oksitleri 1000 0C’nin altındaki sıcaklıklarda hidrojen ile tepkimeye sokarak demir elde etmek mümkün. Dolayısıyla temiz kaynaklardan elde edilen hidrojen kullanılarak yanma sonucunda oluşan demir oksitler geri dönüştürülebilir. Ayrıca hidrokarbon yakıt kullanılan enerji santrallerinde ortaya çıkan karbondioksitin atmosfere salınmasını engellemek için kurulmuş reaktörlerde de demir oksitler kullanılıyor. Dolayısıyla yakıt olarak demir kullanılan dıştan yanmalı motorlar, çeşitli süreçler sonucunda oluşan karbondioksitin atmosfere salımını engellemek için de kullanılabilir.

     

    Dıştan yanmalı motorlarda yakıt olarak kullanılabilecek bir diğer element silisyum. Silisyumun yanmasıyla oluşan ve camın da ana maddesi olan silisyumdioksit hem çevre dostu hem de ev atıkları için kurulmuş tesislerde kolaylıkla geri dönüştürülebilir. Ancak şu ana kadar silisyumun yakılmasıyla ilgili yapılmış yeterli çalışma yok.

     

    Özet olarak, Dr. J. M.Bergthorson ve arkadaşlarının yaptığı çalışmalar, metal yakıtların enerji elde etmek için kullanılabileceğini gösteriyor. Metallerin yakılmasıyla elde edilen enerji hem doğrudan ısınma amacıyla kullanılabilir hem de dıştan yanmalı motorlar yardımıyla hareket enerjisine dönüştürülebilir. Metallerin yanma süreci henüz hidrokarbon yakıtlarınki kadar iyi anlaşılmış değil. Ancak şu anki bilgilerimiz gelecekte dünya genelinde metal yakıtların kullanılmasının mümkün olabileceğini gösteriyor. Bunun gerçekleşmesinin önündeki en önemli engel metal yakıtların kullanıldığı motorların henüz geliştirilmemiş olması. Eğer metal yakıtlar, fosil yakıtların yerini alabilirse bunun çevre açısından da çok yararlı sonuçları olacaktır. Çünkü hidrokarbon yakıtların aksine metal yakıtların kullanıldığı süreçler atmosfere sera gazı salımıyla sonuçlanmıyor.

     

    Kaynak: Bergthorson, J. M. ve ark., “Direct combustion of recyclable metal fuels for zero-carbon heat and power”, Applied Energy, Cilt 160, s. 368-382,2015.

  • Kimya sanayindeki yenilikler ve gelişmeler sonucunda günlük yaşamın birçok alanında çok çeşitli kimyasal maddeler kullanılmaktadır. Bilim insanları 10 milyondan fazla doğal ya da yapay kimyasal bileşik olduğunu belirlemişlerdir. Bunların yaklaşık 100.000’i ticari amaçla üretilmektedir. Ayrıca her yıl 200-300 yeni kimyasal madde piyasaya sunulmaktadır.

     

    Günümüzde yaklaşık 400 milyon ton kimyasal madde üretildiği tahmin edilmektedir. Kimyasal madde üretiminin en fazla olduğu bölgelerden biri Avrupa’dır. Avrupa’da üretilen kimyasal maddeler, dünyadaki toplam üretimin %38’ini oluşturur.

     

    Kimyasal madde kullanımı

     

    Kimyasal madde üretiminin ve tüketiminin giderek artması kaygılara neden olmaktadır. Çünkü pek çok kimyasal madde doğrudan ya da kullanıldıktan sonra çevreye salınmakta böylece havaya, suya, toprağa ve yediğimiz besinlere karışmaktadır.

     

    Kimyasal maddelerin karmaşıklığı ve üretilme hızı, bunların çevreye etkilerinin sistemli bir şekilde incelenmesini güçleştirmektedir. Yine de bazı kimyasal maddelerin hem insan hem de çevre sağlığına zararlı etkilerinin olduğu ortaya çıkarılmıştır.

     

    Tehlikeli kimyasal maddeler

     

    Bir kimyasal maddenin insan ve çevre sağlığı açısından tehlikeli olup olmadığı bu maddenin özelliklerine, bulunduğu ortama, yoğunluğuna ve bu maddeye ne ölçüde maruz kalındığına bağlıdır.

     

    Bir toplumda yaşayan insanlar tehlikeli etkileri olan ve yaygın olarak kullanılan kimyasal maddelerin neler olduğunu bilmelidir.

     

    Tehlikeli kimyasal maddelerin çevrede bulunup bulunmadığını bilmek çok zordur. Bu maddeler doğal süreçler içinde oluşmuş olabileceğinden kaynaklarının belirlenmesi de zordur. Kimyasal maddeler bir kez çevreye salındıktan sonra doğal döngülerin birer parçası hâline gelirler.

     

    Üstelik bu kimyasal maddelerin bir kısmının zararları hemen anlaşılmayabilir. Örneğin, DDT gibi tarım ilaçlarının geliştirilmesinden sonra, uzun bir süre bunun zararlılara karşı kazanılmış bir zafer olduğu düşünülmüştü. Ancak daha sonra bu maddelerin doğaya büyük zararlar verdiği ortaya çıkarıldı.
    Günlük yaşamımızda sık kullandığımız ve tehlikeli maddeler içeren ürünler;

    • Bazı tekstil ürünleri, ağır metaller (Cıva, kurşun ve kadmiyum gibi özgül ağırlığı yüksek metallerdir. Bu metaller canlıların yaşamsal organlarında birikir ve yavaş yavaş tüm bedeni zehirler.) içerir.
    • Pek çok boya ağır metaller, pigmentler ve organik çözücüler içerir.
    • Yapay deri, ağır metaller içerebilir.
    • Birçok metal ürünü ağır metaller, pigmentler, yağlar ve fenoller içerir.
    • Bazı ilaçlar organik çözücülerin yanı sıra ağır metaller de içerir.
    • Piller, ağır metaller içerir.
    • Tarım ilaçlarının çoğu organoklorin ve organofosfat bileşikleri içerir.
    • Bazı plastikler organoklorin bileşikleri ve organik çözücüler içerir.
    • Benzin ve diğer petrol ürünleri yağ, fenol ve diğer organik bileşikler, ağır metaller, amonyak ve asitli maddeler içerir.

     

    DDT

     

    Kimyasal Maddeler“…1948’de İsviçreli kimyager Paul Muller DDT olarak bilinen diklorodifenil-trikloretan adlı kimyasal maddeyi geliştirdiği için Nobel Ödülü aldı. DDT, bir böcek ilacıdır. Bu kimyasal maddenin geliştirilmesi başlangıçta, böceklerle taşınan sıtma gibi hastalıklarla mücadele açısından çok önemli bir başarı olarak kabul edilmişti. II. Dünya Savaşı sırasında askerler ve siviller, böceklerden kaynaklanan hastalıklardan korunmak için DDT’yi yoğun olarak kullanırlardı. 1950’ler ve 1960’lardaysa ABD’de çiftçiler böcekleri tarım alanlarından uzaklaştırmak için bu maddeyi ekinlerine bol bol püskürtürlerdi. Gerçekten de bir zamanlar DDT yetersizliği, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından kamu sağlığına yönelik bir tehlike olarak görülmüştür.

     

    Bugün, yalnızca Hindistan, Çin ve birkaç başka ülkede DDT üretilmektedir. Yaklaşık 30 ülke DDT’yi sıtma taşıyıcısı sivrisinekleri kontrol altına almak için kullanmaktadır. Özellikle dakikada yaklaşık dört çocuğun sıtmadan öldüğü Afrika’da çok sayıda doktor bu hastalıkla mücadelede DDT’nin hâlâ en iyi silah olduğunu ileri sürmektedir. Bu düşünce, henüz başka bir seçeneğin olmadığı yerler için doğru olabilir. Ancak Hindistan’ın ve Güney Amerika’nın bazı bölgelerinde sivrisinekler DDT’ye karşı direnç kazanmıştır.

     

    Böcek ilacıyla ıslatılmış cibinlik kullanımı gibi yöntemler yalnızca sivrisineklerle karşılaşma oranını azaltmaya yaramıştır. DDT’nin tarım alanlarından temizlenmesi zorunludur. Öte yandan sıtmanın kontrol altına alınması için yeni seçenekler bulununcaya kadar bu ilacın sınırlı bir şekilde kullanılması gerekmektedir…”

     

    Kimyasal maddelerin yayılması

     

    Hava: Yakıtların yanması sonucu açığa çıkan kimyasal maddeler havaya salınır.

     

    Havaya salınan kimyasal maddeler, ışığın etkisiyle parçalanır, parçacıkların çökmesi ve yağışlarla yere inmesi sonucu havadan uzaklaştırılır.

     

    Havaya salınan kimyasal maddeler, hava akımlarıyla çok uzak bölgelere taşınabilir. Örneğin, halojenli hidrokarbonlar, böcek ilaçları ve poliklorlu bifenillere (PCB) sanayi ve tarım etkinliklerinin yapılmadığı kutup bölgelerinde bile rastlanmaktadır.

     

    Su: Sanayi atıklarıyla deterjan ve temizlik maddeleri gibi atık su borularına dökülen evsel kimyasal maddeler ilk olarak suya karışır.

     

    Kanalizasyon sistemlerinden, çöp alanlarından, depolama tanklarından sızan ya da kaza sonucu dökülen zehirli maddeler, yer üstündeki ve yer altındaki su kaynaklarının kirlenmesine neden olur.

     

    Toprak; yakıtlar, böcek ilaçları, sanayi atıkları gibi birçok kimyasal maddenin biriktiği yerdir.

     

    Toprak, ağır metaller gibi canlılar açısından zararlı kimyasal maddeler içerebilir. Bu maddelerin bir kısmının toprakta birikmesi çok uzun zamanda gerçekleşir. Ayrıca erozyon da zararlı kimyasal maddelerin yayılmasını kolaylaştırır.

     

    Canlılar yalnızca zehirli kimyasal maddelerden zarar görmekle kalmaz, aynı zamanda bunların yayılmasına da aracı olurlar. Bazı halojenli organik bileşikler memeli hayvanların sütündeki yağlar tarafından tutulur.

     

    Türkiye’deki kimyasal maddeler

     

    Türkiye’de kimyasal maddelerin üretimi ve sınırlandırılması 26.12.2008 tarihinde yürürlüğe giren “Tehlikeli Maddelerin ve Müstahzarların Sınıflandırılması, Ambalajlanması ve Etiketlenmesi Hakkında Yönetmeliği”yle düzenlenmektedir. Bu yönetmelikte, kimyasal maddelerin üretimi, sınıflandırılması, etiketlenmesi, biriktirilmesi ve tehlikeli kimyasal maddelerin güvenlik bilgilerinin hazırlanmasıyla ilgili kurallar yer almaktadır.

     

    Kimyasal madde üreticilerini denetlemek Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın sorumluluğundadır. Ayrıca Bakanlık, sanayi kazalarının önlenmesi ve kaza anında yapılması gerekenler konusunda “Büyük Endüstriyel Kazaların Önlenmesi ve Etkilerinin Azaltılması Hakkında Yönetmelik” hazırlamıştır.

     

    Kimyasal maddelerle ilgili temel sorun; bu konudaki uzman sayısının, özel tesislerin, uygun ve sızıntı yapmayan kapların ve sağlam denetim mekanizmalarının azlığı ve tüm bunların pahalıya mal olmasıdır. Bu durum üreticilerin yasalara uymasını da güçleştirmektedir.

Sayfa 10 Toplam: 61« First...9101112203040...Son Sayfa »

Copyright © 2013 - 2018 • Tüm Hakları Saklıdır.