• Tarihi yapan insan, çevresel değişimlere meydan okuyarak, bu değişimlere uyum sağlayabilen ve çevrelerinin ekolojik özelliklerinden yararlanmayı bilebilmiş insandır” der tarihçiler. Yıllarca avcı ve toplayıcı olarak (bir anlamda “başıboş” da diyebiliriz) dolaşan insanoğlu, yaklaşık 10 bin yıl önce Kuzey Mezopotamya’nın yüksek yerlerinde ilk yerleşik hayatın temellerini atmaya başladı. Bunun en önemli nedeni, kuşkusuz buralardaki doğal yapının yerleşik yaşama uygun olmasıydı.

     

    Bezelye, mercimek, buğday, arpa gibi bitkilerin gen kaynaklarıyla, koyun, keçi, sığır gibi evcilleşme eğilimindeki hayvanların aynı ortamda bulunmaları gibi cazip özellikler, dünya üzerindeki kimi insanları yerleşik yaşama geçmeleri yönünde diğerlerine göre daha şanslı kıldı. Bulunduğu bölgedeki yabanıl bitkilerin kültürünü yapmaya başlayan ve hayvanları evcilleştiren o şanslı atalarımız, böylelikle doğal sistemin bir parçası olmaktan çıkıp o ekosistemin bir paylaşımcısı olmaya başladılar. Her şeye rağmen, insanların sulama amacıyla suyu kontrol etmeleri ve yönetmeye başlamaları için daha yaklaşık 4 bin yıl geçmesi gerekecekti.

     

    Yağmura bağlı sulamayla tarım yapan Kuzey Mezopotamya uygarlıkları (örneğin Akkatlar), 300 yıl kadar kuraklık yaşayınca çareyi güneye hareket etmekte bulurlar. O zamanın ilk çiftçi topluluklarının, sonradan Verimli Hilal Vadisi olarak anılacak Fırat ve Dicle nehirleri arasından aşağılara doğru olan büyük göçü, böylesi bir ekolojik etken sonucu başlar. Güney Mezopotamya’da ise o sıralar düz ve verimli topraklar, nehirlerin tarıma uygun taşkın düzlüklerine yayılmıştır. Ne var ki yağmur, bitkilerin suya gereksinim duyduğu dönemlerde düşmez. Üstelik nehirlerin taşkın dönemleri de tam hasat zamanına rastlar. Düşünebiliyor musunuz? Başakların hasada tam hazır oldukları sırada, bir sel oluyor ve her yer sular altında. Buna karşın bitkilerin suya gereksinim duyduğu dönemlerde ne taşkın ne de yağmur var. Varsa yoksa kuraklık!

     

    Bu durumda geriye bir tek çare kalıyordu, o da suyu kontrol etmek. Mezopotamyalı atalarımızın çevresel koşullara inatla direnmeleri sonucunda, çözüm kısa sürede geldi: Nehirlerin kıyılarından itibaren kanalların açılması gerekiyordu. Bu kanallar kurak dönemlerde tarlalara su taşıyacak ve taşkınlar sırasında da istenmeyen suyu uzaklaştıracaktı. İşte tarihin yazılmasındaki en büyük adımlardan biri, sulama ve akaçlama kanallarının yapılmasıyla atıldı. Sulama ve su yönetimi artık başlıyordu.

     

    Böylece ademoğlu, suyu yönetmeyi becermesiyle elindeki verimli topraktan çok daha fazla ürün alabileceğinin ve farklı bitkileri de yetiştirebileceğinin farkına vardı. Bir süre sonra üretim, gereksinimlerin ötesinde arttı ve insanların tarımdan başka yapabilecekleri işler için zamanları oldu. Anlayacağınız, artık herkesin çiftçi olmasına gerek yoktu ve madencilik, güzel sanatlar, din, politika, hatta bilimle uğraşan tarım dışı sınıflar oluşmaya başladı. Su, sadece tarlaları değil, insan uygarlığının köklerini de besliyor ve onu büyütüyordu.

     

    Üretimin artmasıyla birlikle nüfus arttı, farklı sınıflar oluştu, zamanla sınıflar arası farklılıklar belirginleşmeye başladı ve sistem gittikçe büyüyen dev bir makineye dönüştü. Artık çok daha fazla alan sulanıyor, tarımsal üretim artıyor, kentler oluşuyor, ticaret kendini göstermeye başlıyordu. Tüm bunlarla birlikte, yeni tarım alanları için ormanlar kesiliyor, meralar tarıma açılıyor, erozyon hızlanıyor ve suyun kullanımıyla birlikle ilk doğa tahribine de yeryüzü “merhaba” diyordu.

     

    Bu dönemi tarihçi Karl Wittfogel “Hidrolik Dönem” olarak tanımlar. Antropolog Marwin Harris, Wittfogel’in hidrolik toplum tanımı üzerine yaptığı yorumda der ki:
    “Hidrolik tarımın yayılıp yoğunlaşması eşsiz nitelikte, devasa projelere bağlı bulunuyordu. Öyle ki bu projeleri yürütebilmek için karınca sürüsü gibi işçi ordularına gerek vardı. Irmak ne denli büyükse, onun içinden aktığı bölgenin besin üretim potansiyeli de o denli büyük oluyordu. Diğer taraftan ırmak ne kadar büyük olursa, onun potansiyelini kullanım sorunları da o denli büyüktü. Devletler bir yandan gerektiği zaman yeterli su bulunmasını sağlamak üzere değişik yerleri çevreleyen ve besleyen kanallar, hendekler ve savak kapaklarından oluşan yaygın şebekelerin yapımına girişmiş; diğer yandan birdenbire gelen çok fazla miktarda suyun yıkıcı etkilerinden sakınmak üzere barajlar, ırmak setleri ve drenaj kanalları yapımına başlamıştı. Söz konusu etkinliklerin boyutları yeryüzünün çehresini değiştirmeyi gerektiriyordu: Dağların oyulması, ırmak kıyılarına yeniden biçim verilmesi, baştan başa yeni ırmak yataklarının açılması. Bu anıtsal girişimler için gerekli olan işçi tugaylarının toplanması, eşgüdümlenmesi, yönetilmesi, beslenmesi ve barındırılması ancak tek bir master planı izleyen güçlü birkaç öndere boyun eğen kadrolarla yürütülebilirdi. Bu nedenle hidrolik ağlar ve yapılar ne denli büyük olurlarsa, sistemin genel verimliliği de, tarımsal yönetim hiyerarşisinin doruğundaki çok güçlü bir kişiye boyun eğme eğilimi de o denli büyük olurdu.”

     

    Tarihçi Arnold Toynbee ise o dönemi anlatırken şöyle der: “Mezopotamya topraklarında sulamasız bir yoğun tarım mümkün değildi. Büyük nehirlerin alüvyonlu kıyıları oldukça sert bir ortam yaratıyordu, ama iyi kullanıldığında maddi kazançlar da aynı oranda büyüktü. Buralarda, Bakır Çağı köyleri suyla birlikte Bronz Çağı şehirlerine dönüştü. Yiyecek üretimi devrimi belki de insan hayatının dönüm noktasıydı, ama bu dönüm noktasının sonuçları ancak şehirleşme devrimi sayesinde gerçekleşti. Uygarlığın başarılarının en büyüğü ve belki de en zor olanı aşağı Dicle-Fırat Havzası’nın bataklıklarından Sümer topraklarının yaratılmasıydı. Sümer’in yüzölçümü aşağı yukarı Danimarka’nın ki kadardı ve İÖ 2500’e kadar bu eski bataklıklardan elde edilen ürünler seksen altı kat arttı.”

     

    Sulama ve suyun yönetimiyle birlikte oluşan bu dev boyutlu karmaşık makinenin başında yönetimi üstlenen kurum artık devletleşmeye başlamıştı. Yine sulama sayesinde oluşan toplumsal sınıflarla birlikte (ki kölelerin işçi olarak tarımda çalıştırılmaya başlanması da o döneme rastlar) ilk şehir devletler Sümerler tarafından kuruldu.

     

    Tarihte uygarlıkların çöküşüyle ilgili pek çok teori olmakla birlikte, bunların bir bölümü insanların denetimleri dışındaki faktörlere bağlanmıştır. Ancak, Toynbee gibi uzmanlar, bu dağılmaların tek nedeninin, yine uygarlıklar içindeki faktörlere bağlı olduğunu savunurlar. Yani bir başka deyişle, uygarlıkların dışsal ve denetlenemez bir düşman saldırısı karşısında değil de, kendi eksikliklerinden ötürü yıkıldığı söylenebilir. Toynbee bunu en iyi 19. yüzyıl şairlerinden Meredith’in dizeleriyle açıklar: “Tanrı bilir ya kötülerin hayatı trajik olmaz / Fesatlar tutkulardan örülür: İçimizdeki düzmeciliktir bize ihanet eden.”

     

    Mezopotamya uygarlıklarına baktığımızda su yönetiminin uygarlıkların gelişmesinde olduğu kadar çöküşlerinde de önemli roller oynadığı görülüyor. Uygar Mezopotamya’da sistemin ayakta kalabilmesinin ilk koşulu, hidrolik altyapının sürekli onarılması ve işler kılınmasıydı. Bunun yapılmaması, bentlerin ve sulama kanallarının kırılması, dolması, drenaj sistemlerinin bozulması ve sonuçta üretimin düşmesi demekti. Bu nedenle en ufak bir aksaklık, iktidarları zayıflatmaya yetiyordu. Ayrıca bu sistemlerin bakımlarını yapan işçi ordularına bağımlılık, her an bir soruna dönüşme eğilimi taşıyan önemli bir etkendi.

     

    Ancak tüm bunların dışında bir etken daha var ki o da “tuzlanma”. Drenajın yetersizliği, sulamanın gelişi güzelliği sonucunda Mezopotamya uygarlıkları için tuzlanma son derece ciddi boyutlarda yıkımlara neden oldu. Bu sayede Mezopotamya köylüsü nadası, bitki münavebesini ve tuza dayanıklı bitkileri yetiştirmeyi öğrendi. Örneğin Güney Mezopotamya’da İÖ 3500’lerde buğday tarımı toplam alanların neredeyse %50’sini kaplarken, İÖ 2500’lerde buğday oranı %15’e ve 500 yıl sonra da %2’ye düşmüştür.

     

    Bunun tek nedeni, tuza daha dayanıklı bir bitki olan arpanın seçilmesiydi. Arpanın yaygınlaşmasına rağmen, Verimli Hilal’in güney bölümü bu tuzlanma ve yanlış su yönetimi nedeniyle bir daha asla kendini toparlayamadı. Güney Mezopotamya’daki tuzlanma, politik merkezlerin kuzeye doğru hareketini zorunlu kıldı. Efsanevi Babil hükümdarlığı kuzeydeki topraklar üzerinde güçlendi ve ünlü İmparator Hammurabi, içinde su ve sulamayla ilgili maddelerin de olduğu tarihin ilk yazılı yasalarını geliştirdi. Tarihe göre kısa denilebilecek bir sürede Verimli Hilal’in topraklarının %80’i tuzlanma nedeniyle tamamen tarım dışı kaldı.

     

    Anlayacağınız üzere, bu anlatılanlar develerle pirelerin tellallık ve berberlik günlerinden kalma anılardı. “Bu günlerde ne var ne yok” diyenlere de söylenecek bir çift sözümüz var elbet:
    Bu ünlü Verimli Hilal vadisinin en kuzey ucu Türkiye’nin güneydoğu köşesinde uzanan Harran ve çevresidir. Diğer bir deyişle, GAP’ın sulamaya çalıştığı alanlardır. İşte yine bu bölge, tarihi tekerrür ettirme konusunda başarılı bir milletin çocukları olarak “tuzlamaya” başladığımız topraklardır.

     

    Aradan geçen neredeyse 5 bin yılın ardından, drenaj sistemleri kurulmadan, özellikle drenaj boşaltım sorunu çözülmeden, aşırı miktarlarda yeraltı kuyu sularıyla yapılan sulamalar sonucu taban suyunu yükselttik. Tesviye ve toplulaştırma gibi tarla içi hizmetleri tamamlanmadan, sulamaları başlattık ve Harran Ovası gibi çoraklaşma riski yüksek alanlarda tuzu resmen davet ettik. Şimdi GAP bölgesinde Mezopotamya su uygarlığının çöküşünü yeniden canlandırıyoruz.

     

Yazar

Daha yeşil ve güzel bir Dünya için yola çıkan Yeşil Aşkı, herkesi Dünya’ya zarar vermeden, çevre dostu ve sürdürülebilir bir yaşama davet ediyor. Bütün gayemiz; temiz bir çevre, yaşanabilir bir dünya ve yeşil gören gözlerdir. Yeşil görmeyen gözler, Renk zevkinden mahrumdur.

Twitter Facebook Google+ Linkedin YouTube
Önceki Yazı:Çölleşme Kanserli Bir Hücre Gibidir
Sonraki Yazı:Tarım Zararlılarıyla Kimyasal Savaş

Benzer Yazılar

Yorumlar

SİZ DE CEVAP YAZABİLİRSİNİZ

Bu yazı hakkında görüşünüzü belirtin.

Copyright © 2013 - 2017 • Tüm Hakları Saklıdır.