• Günlük yaşantımızı etkiler boyutta onlarca meteorolojik olay hayatımızın parçası olmuş durumda. Kırılan sıcaklık rekorları, sıklığı artan aşırı yağışlar ve kurak periyotlar, orman yangınlarındaki çoğalma ve daha birçokları… Peki, küresel ısınma ve iklim değişikliğinin sebepleri neler? Aslında küresel ısınma ve iklim değişikliği, dünyamızın içinde bulunduğu döngünün getirdiği doğal bir sürecin neticesi olarak karşımıza çıkıyor. Bu yönüyle küresel ısınma ve iklim değişikliği bir “döngü”nün ürünü… Ancak günümüzde tartışıldığı şekliyle özellikle sanayi devriminden sonra doğal ısınma sürecine dâhil olan insan faaliyetleri ise küresel ısınma ve iklim değişikliğinin ortadan kaldırabileceğimiz “sorun” boyutuna işaret ediyor.

     

    Dünyamız milyonlarca yıldır ısınıyor ve soğuyor, buzul çağları ve sıcak periyotlar birbirini kovalıyor. Bu döngü birbiriyle ilişkili birçok faktörün etkisiyle karmaşık bir hal alıyor. Dünya iklimini belirleyen en önemli faktör elbette güneş… Dünyanın güneşe göre konumu ve ekseninin yörüngesi ile yaptığı açı, sıcak ve soğuk dönemlerin belirleyicisi oluyor. Sırp bilim adamı Milutin Milankovitch 1930’lu yıllarda bu durumu açıklayan ve kendi ismi ile anılan döngünün, dünya iklimi üzerindeki etkisini ortaya koydu. Milankovitch Döngüleri; Yörünge Elipsinin Dışmerkezliği, Dönme Ekseninin Eğikliği ve Dönme Ekseninin Yalpası olarak isimlendiriliyor.

     

    Dünyanın güneş etrafındaki yörüngesinin Jüpiter ve Satürn gezegenlerinin çekim kuvvetiyle değişmesi neticesinde, dünyanın güneşe olan uzaklığı 95 bin yıllık periyot içerisinde değişiyor. Aslında mevsimlerin oluşması dünyanın güneşe olan mesafesi ile alakalı değil ancak, Jüpiter ve Satürn ile dünyanın çekim alanlarının etkileşimiyle dünyanın güneşe olan uç uzaklıkları arasında güneşlenme oranı açısından %8,6’lık bir fark bulunuyor. Bu durum Yörünge Elipsinin Dışmerkezliği olarak tanımlanıyor.

     

    Diğer taraftan hepimizin bildiği gibi dünyanın güneş etrafındaki yörüngesi (Ekliptik) ile ekseni arasında bulunan 23,27 derecelik açı mevsimlerin oluşmasını sağlıyor. İşte bu açı sabit değil ve 41 bin yıllık periyotta 22,1 derece ile 24,5 derece arasında değişiyor. Dönme Ekseninin Eğikliği olarak isimlendirilen bu durum, Yörünge Elipsinin Dışmerkezliğinden daha etkili bir faktör. Söz konusu açının büyümesi, her iki yarım küre için sert iklimleri beraberinde getirirken aksi durumda nispeten yumuşak periyotlar hüküm sürüyor.

     

    25 Bin Yıllık Yalpalama Hareketi

     

    Dönme Ekseninin Yalpası olarak isimlendirilen diğer bir döngü ise; tıpkı bir topacın kendi etrafındaki dönüşünü tamamlamaya yakın sağa sola yalpalaması gibi dünya eksenin de benzer bir hareket içerisinde olduğunu anlatıyor. Bu yalpalama neticesinde 25 bin yıllık periyotta dünyanın güneşe olan eksen eğikliğinin yönü değişim gösteriyor. Kuzey ve güney yarım kürelerin mevsimsel açıdan yer değiştirmesi olarak da değerlendirilebilecek bu durum iklim üzerinde büyük etkilere sebep olabiliyor.

     

    Dünyanın bu hareketleri sonucunda zaman zaman soğuk dönemler yaşandığı ve bu soğuk dönemler içinde 100.000 yıllık periyotlarda 10.000 yıl süreyle sıcak dönemler geçirdiği biliniyor. İçinde bulunduğumuz dönem Kuzey Yarım Küre açısından değerlendirildiğinde ısınma periyodunun yaşandığı 10 bin yıllık süreç içerisinde olduğumuz görülüyor. Isınmanın doğal olarak gittikçe arttığı bir dönemde bulunuyoruz. Zaten ısınmakta olan dünyamızı yaşam tarzımızın etkisiyle bir de biz ısıtmaya devam edersek karanlık bir gelecek kaçınılmaz olabilir.

     

    Dünyamızın ısı ve ışık kaynağının iklim üzerindeki etkisi yalnızca dünyamızın yörüngesel hareketlerinden kaynaklanmıyor. Güneş aktivitelerinin arttığı dönemlerde ortaya çıkan ve güneş lekesi olarak adlandırılan güneş yüzeyindeki siyah noktaların sayıları ile dünyamızın sıcaklığı arasında güçlü bir ilişki bulunduğu düşünülüyor. Bu ilişki, binlerce yıllık iklim verileri ile güneş aktivitelerinin istatistiki karşılaştırılmasına dayandırılıyor. Buna göre güneş lekelerinin çoğalması dünyanın ısınması yönünde bir etkiye sebep olurken aksi durumda soğuma meydana geliyor.

     

    M.Ö. 3000-1600, M.Ö. 100 – M.S. 300, M.S. 900-1300 ile 1850-2000 yılları arasında güneş lekelerinin sayısı artıyor. Aynı dönemlerde sıcaklıkların arttığı buzullarda ise gerileme ve incelme olduğu tespit edilmiş. Aksi yönde gelişme M.Ö. 1600-200, M.S. 300-800 ile M.S. 1350-1850 (Küçük Buzul Çağı) yılları arasında yaşanıyor. Sözü edilen bu dönemlerde sıcaklıklar lekelerin sayısına paralel olarak düşüyor, buzullar ise ilerliyor ve kalınlaşıyor.

     

    Dünyamızın ikliminin tayininde güneş büyük bir rol oynuyor fakat elbette tek faktörü teşkil etmiyor. Tektonik hareketler ve okyanus akıntıları da iklim üzerinde büyük etkilere sahip. Hepimizin çok iyi bildiği, dağların kıyıya paralel ya da dik uzanmasıyla Akdeniz ve Karadeniz gibi birbirinden oldukça farklı iklim şartlarının oluşması durumu tüm dünyamız için geçerli. Tektonik hareketlerle (yer kabuğunda meydana gelen hareketler) yer şekillerinin değişmesi okyanus ve hava akımlarının değişmesine sebep olacağından büyük çaplı iklim değişimleri meydana gelebiliyor.

     

    Diğer taraftan aktif volkanların patlamaları neticesinde atmosfere salınan maddeler de iklimi etkileyebiliyor.
    Volkanik aktiviteler sonucun su buharı, küller, SO2, CO2, NH4 gibi gazlar küresel iklimi değiştirebilecek ölçüde yoğunlaşabiliyor. Ayrıca volkanik kökenli tozlar güneş ışınlarının yeryüzüne gelişini engelleyeceğinden ısının düşmesine yol açabiliyor.

     

    İnsan Faaliyetlerinin İklime Etkileri

     

    Yaklaşık 4,5 milyar yıllık dünya tarihi boyunca çeşitli periyotlarda yaşanan doğal bir olay olarak karşımıza çıkan sürece sanayi devrimi ile birlikte insan etkileri de dâhil oldu. 19. Yüzyılın ortalarından itibaren insan faaliyetlerinin de iklimi etkilediği yeni bir döneme girildi.

     

    İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nde iklim değişikliği, “Karşılaştırılabilir bir zaman periyodunda gözlenen doğal iklim değişikliğine ek olarak, doğrudan ya da dolaylı olarak küresel atmosferin bileşimini bozan insan etkinlikleri sonucunda iklimde oluşan bir değişiklik” biçiminde tanımlanıyor.

     

    Sanayi devrimiyle birlikte, özellikle fosil yakıtların yakılması, ormansızlaşma ve sanayi süreçleri gibi çeşitli insan etkinlikleri ile atmosfere salınan sera gazlarının atmosferdeki birikimlerinde hızlı artışlar ortaya çıktı. Buna bağlı olarak şehirleşmenin de katkısıyla doğal sera etkisinin kuvvetlenmesi sonucunda, yeryüzünde ve atmosferin alt bölümlerinde sıcaklık artışları görülmeye başlandı.

     

    Atmosferdeki insan kaynaklı sera gazı birikimlerinde sanayi devriminden beri gözlenen artış halen devam ediyor. CO2, CH4 ve N2O birikimleri, yaklaşık 1750 yılından beri, sırasıyla %30, %145 ve %15 oranlarında arttı.

     

    CO2 emisyonlarındaki (salımlarındaki) insan kaynaklı artışların şimdiki hızıyla sürdürülmesi durumunda, sanayi öncesi dönemde yaklaşık 280 ppmv (milyon başına gaz yoğunluğu), 1994’de 358 ppmv olan CO2 birikiminin 21. yüzyılın sonuna kadar 500 ppmv’ye ulaşacağı öngörülüyor.

     

    Karbondioksit yoğunluğu son 800 bin yılda eşi görülmemiş seviyelere ulaştı

     

    İklim değişikliği dünyamız için en büyük çevresel, sosyal ve ekonomik tehditlerden birini teşkil ediyor. Önlem alınmaması halinde büyük felaketlerin yaşanması kaçınılmaz olacak.

     

    Günümüze kadar gerçekleştirilmiş en kapsamlı iklim değişikliği değerlendirmesi olarak kabul edilen ve 80 ülkeden 800 üzerinde bilim insanının katkısıyla hazırlanan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) Beşinci Değerlendirme Sentez Raporuna göre, karbondioksit konsantrasyonu son 800 bin yılda eşi görülmemiş seviyelere ulaştı. 1983 ve 2012 yılları arası, kuzey yarım kürede son bin 400 yılın en sıcak 30 yıllık dönemi yaşandı. 1880 ve 2012 yılları arasındaki dönemde kıtalar ve deniz yüzeylerinin ısı verileri birlikte değerlendirildiğinde, ortalama 0,85 derecelik bir ısınma artışı oldu.

     

    Emisyonları sınırlandıracak küresel eylemde bulunulmaması halinde IPCC’ye göre 2100 yılına kadar küresel sıcaklıklar 1,8 derece ila 4 dereceye kadar daha artabilir. Bu artış, sanayi öncesi zamanlardan beri kaydedilen sıcaklık artışının 2 °C’yi aşacağı anlamına geliyor.

     

    Yapılan gözlemler neticesinde deniz ve kıta buzullarının hem alansal hem de hacimsel olarak küçüldüğü ortaya çıktı. Yine yapılan gözlemler neticesinde okyanus sularının hacminin artmakta olduğu ve bunun deniz seviyesinde 10 ila 25 cm’ye varan artışa yol açtığı kaydedildi.

     

    Küresel ısınmanın etkileri, buzulların erimesi, deniz seviyesi yükselmesi, iklim kuşaklarının kayması gibi değişikliklerle sınırlı değil. Küresel ısınmanın sürmesi durumunda, aşırı hava olayları (şiddetli fırtınalar, kuvvetli yağışlar ve fırtına kabarmaları) gibi meteorolojik, bu olaylara bağlı olarak oluşan taşkınlar ve seller gibi hidrolojik ve uzun süreli kuraklık olayları ve çölleşme süreçleri gibi klimatolojik kökenli doğal afetlerin şiddetinde, sıklığında ve etkinlik alanında önemli artışların olabileceği ön görülüyor.

     

    Yenilenebilir Enerji Şart

     

    Dünya, Küresel Isınma ve İklim Değişikliğinin etkilerini durdurabilmek ve onlarla başa çıkabilmek için çözüm yolları arıyor. Genel olarak bu çözüm yolları iki kalemde ele alınıyor, Uyum (adaptation) ve Azaltım (mitigation). “Uyum” küresel ısınma ve iklim değişikliğinin neden olduğu etkiler ile birlikte yaşama kabiliyeti anlamında iken “azaltım” küresel ısınmayı belirli bir seviyede tutacak çalışmaları kapsıyor. Söz gelimi temiz enerji üretmek “azaltmaya”, modern sulama tekniklerinin kullanımını yaygınlaştırmak “uyuma” örnek gösterilebilir.

     

    Tüm dünyada insan kaynaklı küresel ısınmayı durdurmaya ve zararlarını azaltmaya yönelik iklim ve çevre dostu politikalar ve önlemler üzerinde tartışılıyor. Özellikle fosil yakıtların yerine yenilenebilir kaynakların kullanılması konusunda uluslararası bir çaba göze çarpıyor. Son yıllarda giderek artan oranlarda yenilenebilir enerjiye geçiş söz konusu. Bu konuda Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IRENA) 2015 yılına ilişkin açıkladığı veriler ise umut verici. IRENA’nın paylaştığı verilere göre geçtiğimiz yıl yenilenebilir enerji kapasitesi %8,3 büyüme kaydetti. Bu artışla birlikte dünyadaki yenilenebilir enerji kurulu gücü 1,985 gigavat’a ulaştı.

     

    Petrol ve doğal gaz gibi fosil kaynakların fiyatlarında yaşanan düşüşlere rağmen yenilenebilir enerji kaynaklarına olan bu ilgi gelecek için iyimser bir tablo ortaya koyuyor. Özellikle teknolojik ilerlemenin etkisiyle yenilenebilir enerji maliyetlerindeki düşüş, bu kaynakların sosyal ve çevresel faydaları konusunda artan farkındalık gibi etkenler yenilenebilir enerjiye olan ilgiyi arttırıyor.

     

    Son beş yıllık dönemde ise küresel yenilenebilir enerji kapasitesi üçte bir oranında arttı. Bu artışın lokomotifi ise rüzgar ve güneş enerjisine yapılan yatırımlar oldu. 2010 yılından bu yana rüzgar kurulu gücü %17, güneş kurulu gücü ise %37 artış gösterdi. Aynı dönemde rüzgar enerjisi maliyetleri %45 azalırken güneş enerjisi maliyetindeki düşüş %80’lere ulaştı.

     

    Öte yandan son beş yıllık dönemde hidroelektrik enerji kapasitesindeki artış %3 seviyesinde gerçekleşti. Hidroelektrik kapasitesindeki artışın rüzgar ve güneşe kıyasla düşük kalmasının sebebi ise hidroelektrik potansiyelin zaten büyük oranda devreye alınmış olması. Aynı dönemde jeotermal enerji kapasitesi ise %5 oranında artış gösterdi.

     

    Ülkemizde de son yıllarda yenilenebilir enerjinin kullanıma alınması yönünde büyük bir çaba ve bu çabanın getirdiği önemli bir başarı söz konusu. Özellikle hidroelektrik, rüzgar ve jeotermalde önemli ilerleme kaydedilmiş durumda. Ülkemizde 2015 yılında 264 milyar kilovat-saat, elektrik üretildi. Bu üretimin %37,8’i doğal gazdan, %28,4’ü kömürden, %25,8’i hidrolikten, %4,4’ü rüzgardan, %1,3’ü jeotermalden ve %2,2’si diğer kaynaklardan elde edildi. 2015 yılında üretilen enerjinin yaklaşık %32’si yenilenebilir enerji kaynaklarından temin edildi.

     

    Diğer taraftan 2015 yılı sonu itibarı ile ülkemizin kurulu gücünün kaynaklara göre dağılımına bakıldığında; %35,4 hidrolik, %29 doğal gaz, %20,6 kömür, %6,2 rüzgâr, %1 jeotermal ve %8’inin ise diğer kaynaklardan oluştuğu görülüyor. Yani ülkemizin kurulu kapasitesinin %42’den fazlasını yenilenebilir kaynaklar teşkil ediyor.

     

    Karbon Emen Ormanlar Karbon Salan Alanlara Dönüşebiliyor

     

    Ormanlar fotosentez süreci vasıtasıyla karbondioksiti atmosferden uzaklaştıran en önemli yutak alanlar olarak görev görüyorlar. Bir ağaç yılda ortalama olarak 1 ton karbondioksiti gövde, yaprak, dal ve köklerinde depoluyor. Bu bakımdan ormanlar küresel ısınma ve iklim değişikliği ile mücadelede karbondioksitin depolandığı bir hazne görevini üstleniyor.

     

    Diğer taraftan ormanların çeşitli yollarla tahrip edilmesi depolanan karbonun salınmasına neden oluyor. Yutak alan olarak görev yapan ormanlar tahrip sebebiyle karbon salınımına neden olan alanlara dönüşüyor. Dünyada her yıl 13 milyon hektar civarında orman alanı tahrip ediliyor. FAO’ya (Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü) göre ormansızlaşma ve orman bozulmasından kaynaklanan emisyonların toplam emisyonlar içindeki payı 2011 yılında %18 seviyesinde gerçekleşti.

     

    Orman yangınları, orman alanlarının farklı arazi kullanım şekillerine dönüştürülmesi, kaçak kesimler, ölü organik maddenin çürümesi, orman hastalıkları ve zararlıları sebebiyle dünyamızın orman varlığı tehlike altında bulunuyor. Özellikle dünyamızın akciğerleri olarak değerlendirilen yağmur ormanlarının tahrip edilmesi küresel ısınmanın etkilerinin daha ağır olarak hissedilmesine sebep olabilir.

     

    Alınması Gereken Diğer Tedbirler

     

    • Yenilenebilir enerjinin artırılması dışında önemli bir diğer konuyu da tüm sektörlerde enerji verimliliğinin ve tasarrufunun arttırılması oluşturuyor.
    • Fosil yakıt yakma teknolojilerinin iyileştirilmesi ile birleşik ısı ve güç santrallerinin yaygınlaştırılması da alınması gereken tedbirler arasında yer alıyor.
    • Daha az CO2 salan yakıtlara dönüşüm, küresel ısınmanın azaltılması hususunda önem taşıyor.
    • Kent içinde raylı toplu taşımacılığın, şehirlerarası yük ve yolcu taşımacılığında ise demiryollarının ve denizyollarının önemsenmesini ve uygulanmasını içeren tedbirler alınması büyük önem taşıyor.
    • Ulaştırma ve kent içi trafik sistemlerinin, motorlu taşıtların daha az yakıt tüketmelerini sağlayabilecek biçimde düzenlenmesi gerekiyor.
    • Hibrit elektrikli araçların geliştirilmesi ve yaygınlaştırılmasına yönelik destek ve teşviklerin artması gerekiyor.
    • Karbon yakalama ve depolama gibi yeni teknolojilerin yaygınlaştırılması da dünyamızın geleceğine katkı sağlayacak.

Yazar

Daha yeşil ve güzel bir Dünya için yola çıkan Yeşil Aşkı, herkesi Dünya’ya zarar vermeden, çevre dostu ve sürdürülebilir bir yaşama davet ediyor. Bütün gayemiz; temiz bir çevre, yaşanabilir bir dünya ve yeşil gören gözlerdir. Yeşil görmeyen gözler, Renk zevkinden mahrumdur.
Twitter Facebook Google+ Linkedin YouTube
Önceki Yazı:A-2 Tipi Mühendislik Akustiği Sertifika Programı
Sonraki Yazı:Atık Sıcak Sudan Elektrik Üretimi

Yorumlar

SİZ DE CEVAP YAZABİLİRSİNİZ

Bu yazı hakkında görüşünüzü belirtin.

Copyright © 2013 - 2017 • Tüm Hakları Saklıdır.