• İnsanla Ağacın İlişkisi, yüz binlerce yıllık bir geçmişe dayanıyor. Yeryüzünde var olan nesnelerin çok azı, insan ruhunda ağaç kadar derin iz bırakabilmiştir. Uygarlıkla birlikte ağaç, yüzyıllarca estetik bir duygu olarak da gelişti insanda. Ta ki günümüze gelinceye kadar.

     

    Yer yuvarlağı üstünde yaşayan her insan topluluğuna ağaç bağışlanmamıştır. Yer yuvarlağının her iki uç tepesi buzlarla kaplı, en geniş yeri olan karnı ise güneşte kavruluyor, yeşili yaşatmıyor. Kum ve çöl. Ancak bu ikisinin arasındaki geniş kuşaklar, insanla ağacı bir araya getirebiliyor.

     

    Yaşama çırılçıplak giren, yani hayvanlardaki gibi bir postu bile olmadan başlayan insan, gereçlerini de barınacağı konutlarını da kendisi bulur ve yaparken, ağaçla ancak “fayda”sı açısından tanışmış olmalı.

     

    Yerdeki yeşilliklerin çok yüksek boyutlara ulaşmış bu türünün, önce, kendisini yakıcı sıcaklardan koruduğunu fark etmiş olmalı iki ayağı üstünde giden insanoğlu. Öyle genişleri ve boyluları da var ki, yağmuru bile tepede tutuyor, ıslatmıyor yerdeki insanı.

     

    Sonra yaz ayları gelince, bu çeşitli boylardaki yeşilliklerin, sadece insanları değil, başta kuşlar olmak üzere, hayvanların da pek çoğunu beslediğini görmüş insan.

     

    Yapraklarla donandığı o üç dört ay boyunca, taneler oluşmuş sık dallar arasında. Her birinin tadı başka ama renkler, tatlarından da çok ve çeşitli: Beyaza yakın tonlardan başlayan, açık sarı, koyu sarı, pembe, kırmızı, kahverengi ve de mor. Zaten insanoğlu önce meyvelerden ve çiçeklerden öğrenmiş “renk” adını.

     

    Ağacın havaya verdiği oksijeni, köklerinin gücünü ve yararlarını başlarda bilmiyor. Yüksekliği, boyu posu ve döktüğü meyvelerine hayran kalmış insan.

     

    Bir gözlemi daha olmuş insanoğlunun. Ağacın, kendisinden çok çok daha uzun süreler yaşadığını fark etmiş: Kabilesinin, köyünün yaşlıları, gençlere anlatmış ve en eski bilgileri aktarmışlar. Bir ulu meşenin, bir çınarın, kaç nesli eskittiğini. Aklı ermemiş bütün olup bitenlere.

     

    Bir tırnak ucu bile tutmayan bir tohumdan, çok ufacık bir taneden ya da bir dal parçasından, bu boylara nasıl yükselebileceğini, çıkılacak boy pos ile varılacak enliliğin nasıl olup da en baştan, yani yaradılıştan bu yana belli sınırları olabileceğini aklı, havsalası alamamış. Niye bazı ağaçların kış gelmeden yemyeşil yapraklarını önce sarı tonlarına boyayıp sonra sırtından atarak yerlere döktürdüğünü ve her kışta, karlar ve yağmurlarla, çırılçıplak kalarak neden dolayı yıkandığını anlayamamış insanlar.

     

    Kimi türlere ise, açık yeşil, koyu yeşil, gümüş rengi, maviye yakın yapraklarını ömürleri boyu, yaz ve kış sırtlarında en süslü kürkler gibi taşımak ayrıcalığının niçin verildiğini de aklına sığdıramamış insan. Sonra uzun zamanlar geçmiş. İnsanoğlunun aklı da, zihni de gelişmiş ve aydınlanmış. İşte o zaman, insanoğlunun ağaca olan sevgisi, gerçek ve som bir aşka dönüşmüş. “Fayda”dan kopmuş, anlayışa, soyut estetiğe, beğeniye ulaşmış.

     

    Adlarına filozof, besteci, ressam, yazar ve de şair denilen adamlar, kadınlar yetişmiş. Bunlar güzel evlere ve giysilere de kavuşmuşlar. Bu yeni insanlar, oturmuşlar, her yaz, her boydan, her renkten ağaçların altına. Ormanlarda gezinti denen yeni âdetler de üretmişler.

     

    En tepedeki güneşin sabahları yolladığı parlak ışınların, sık, koyu, yoğun gölgeli ağaçlıkların içine ve altlarına ancak soluk ve eğri çubuklar halinde düşebildiğinin ayırdına varmışlar. Büyülemiş bu esrarlı görüntü o yeni insanları. Adına ressam denilen, bez ve tahta üstüne boyalar ile ya da sadece siyah kalemler ile biçim çizenler, bunları ölümsüzleştirmeye çalışmış.

     

    Kulaklarının içinde kimselerin duymadığı sesleri işiten ve adlarına besteci, müzisyen denen insanlar ise beyaz kağıtlar üstüne yine adına nota denilen öyle çizgiler döktürmüş ki, o çizgilerin büyüsünden ve dilinden anlayanlar yeni icat çalgılarına bunları üfledikleri ve yeni tellere dokundurdukları zaman ortaya çıkan uyumlu ve çağıltılı sesler gelişmiş zihinlerde; gördükleri ve bildikleri bütün yakın ya da uzak ormanları, açık yeşil, koyu yeşil, ışıklı, bol güneşli ya da koyu gölgeli bütün ağaçlıkları olanca bolluğu, enginliği ve zenginliği ile canlandırmaya yeter olmuş.

     

    Sonra, fotoğraf makinesi icat edilmiş. Makinesi elinde yine ağaçlara, ormanlara koşmuş. Hele kışları, karların bembeyaz ve sessiz senfonisi tüm dünyayı örttüğünde, yalçın dağların uçlarına kadar tırmanmış çam ormanlarının yeşili ile sırtlarına aldıkları beyaz kürklerinin uyumu, âşık etmiş kendine bu fotoğraf tutkunlarını. Güneş ışınlarının karlar üstünde parlattıkları milyonla yıldız taneciği, daha doğrusu iğne iğne sonsuz ışık yağmuru, ağaç, Alp Dağları’nı efsanelere dönüştürmüş.

     

    O insanlar, o kuşaklar yaşadıkları kentlerini de, ağaçlarla tam bir uyum içinde yapmışlar. Binalarının boylarının, enlerinin ağaçlardan kopmamasına dikkat etmiş ve her yapının yanı başını bir ağacın süslemesine özen göstermişler.

     

    Osmanlı kavmi, her namazgaha, her su başına, mutlaka bir çınar dikmiş. Avrupa’nın şehirlerinde, kış aylarında temiz ve düzenli caddelere, usul usul, lapa lapa ve tertemiz karlar yağarken, ağaç dizilerinin karlar altında özellikle geceleri tablolaşan görüntüleri, Batı insanlarının içlerini ve ruhlarını ısıtmış. En güzel rüyalarını o ıssız ve sessiz gecelerde görmüşler, müzisyenleri en büyülü müziklerini o gecelerde bestelemiş ve gelecek nesillere bırakmışlar.

     

    Sonra o “gelecek nesillerin” zamanları başlamış. İnsanoğlunu hız, konfor ve maddi güç tutkusu kaplamış. Ormana, sadece ekonomik kaynak olarak bakmaya başlamış. Ağaca baktığında, odun görür olmuş. Odunun da kuralları ve sınırları olduğunu unutmuş.

     

    Yapılar ağaçla ilişkisini koparmış, göğe alabildiğince yükselmiş. Onların ruhsuz ve renksiz katlarına üst üste istif olarak yerleşen aile çocukları, ağaçtan habersiz ve nasipsiz büyümeye koyulmuşlar. Açık ve kesin bir görüntü ve bir olgu artık:

     

    İnsanoğlunun gündeminde ağaç yok. Duyarlı ve iç okşayan resim yok. Ruhu ısıtan bir müzik de yok. Resimde kargaşa, müzikte gürültü var.

     

    Ağaçla beraber, yeşilin renklerinden ve kuşların seslerinden de yoksun kalan insanların ruhları da soğuyor, içlerinde fırtınalar, bunalımlar esiyor. Artık dışlarındaki yeni bir dünyanın onlara her yeri yakan bir güneşin, coşan ve azan sellerin, azalan ve bozulan besinlerin, kirlenen havaların ürkütücü kapılarını, ardına kadar açtığına kuşku yok.

Yazar

Daha yeşil ve güzel bir Dünya için yola çıkan Yeşil Aşkı, herkesi Dünya’ya zarar vermeden, çevre dostu ve sürdürülebilir bir yaşama davet ediyor. Bütün gayemiz; temiz bir çevre, yaşanabilir bir dünya ve yeşil gören gözlerdir. Yeşil görmeyen gözler, Renk zevkinden mahrumdur.
Twitter Facebook Google+ Linkedin YouTube
Önceki Yazı:Enofis Çevre Mühendisi İş İlanı
Sonraki Yazı:Kentsel Atıksu Arıtma Tesisi Çamurlarının Bertarafı

Yorumlar

SİZ DE CEVAP YAZABİLİRSİNİZ

Bu yazı hakkında görüşünüzü belirtin.

Copyright © 2013 - 2017 • Tüm Hakları Saklıdır.