• Son yılların en büyük çevre sorunu olan küresel ısınmaya karşı alınan önlemlerden birinin de mevcut yeşil alanların korunması veya yeni yeşil alanlar oluşturulması olduğunu biliyoruz. Bu anlamda günümüzde yeşil çatılar özellikle yoğun yapılaşmanın olduğu alanlarda kaybedilen yeşil alanların mikro klimaya yaptığı olumsuz etkileri tersine çevirmek veya dengelemek için kalabalık şehirlerde ekolojik bir öge olarak önem kazanıyor. Bunun yanı sıra yeşil çatıların ticari ve kamusal yapılarda prestij unsuru olarak tercih edildiğini görmekteyiz. Artık Avrupa’da birçok şehir yönetimi yerel yasalarında yeşil çatıları yeni yapıların inşası için mecbur kılıyor, fonlarla da yatırımcıları destekliyor. Yeşil çatılar özellikle Almanya’da konutlarda kullanılarak, kullanıcılara çatılarında yeşille iç içe yaşama alanları sunuyor.

     

    Yeşil Çatının Avantajları

     

    Yeşil Çatıların tarihine baktığımızda, yapıların toprakla kaplanması fikri, ısı ve yangın korunumu, kamuflaj gibi nedenlerle bina yapımı kadar eski bir konu olmakla beraber, ilk olarak sistemli bir biçimde uygulanışı 20. yüzyılın başında Le Courbusier gibi bazı avangard mimarların düz beton çatı döşemelerinin kullanılabilir alanlar olduğunu ve yeşillendirilebildiğini keşfettiklerinde başlamıştır. O dönemden bugüne kadar yeşil çatı konusunda öncü mimar Friedensreich Hundertwasser başta olmak üzere birçok mimar tarafında yeşil çatılar kullanılageldi.

     

    Yeşil Çatıların yapıya getirdiği ekolojik ve ekonomik birçok avantaj kısaca şöyle özetlenebilir.

     

    1. Yeşil çatı sistem seçimine göre çatıdan drene edilmesi gereken su miktarında % 90’a kadar tasarruf sağlanabilir. Böylece şehir şebekesine daha az yük binmiş olur.
    2. Yeşil çatılar ortamdaki toz partiküllerinin filtre edilmesine yardımcı olur, özellikle hava kirliliğinin ciddi sorun teşkil ettiği şehirlerde çok iyi bir çözümdür.
    3. Yeşillikle kaplanan çatı klasik çatıyla kıyaslanınca yüksek ses emici özelliğe sahiptir. Dolayısıyla hava limanı ve otoyol gibi alanlarda avantaj sağlar.
    4. Bitkilerin nefes alma özelliği sayesinde oksijen oranını artırarak çevresindeki hava kalitesini artırır.
    5. Çatı yüzey sıcaklığını kışın sıcak yazın serin tuttuğu için istenmeyen ısı kayıp ve kazançlarını engellerler. Çatının ısı yalıtım kapasitesinde % 50’ye varan artışlar sağlanabilir.
    6. Su yalıtımını aşırı ısı farklarından, zararlı ultraviyole ışınlarından koruyarak, çatı ömrünü artırır.
    7. Çakıl kaplı teras çatıların yerine yeşillendirilmiş alanlarla kombine edilmiş yaşama alanları sağlayarak, özellikle sıkışık şehir yaşamında, bahçe fonksiyonu görürler.
    8. Şehirlerdeki yetersiz yeşil alanların oluşturduğu doğal ortam eksikliğini doldurarak mikroklimayı dengeler, doğal çevrenin yaşamasını destekler.

     

    Çatı bahçeleri iki ana yöntemle meydana getirilir. Bunlar; intensif (yoğun) ve ekstensif (seyrek) yeşillendirme. İntensif yeşillendirme sistemi çim ve birçok ağaç türünün yetiştirilebilmesi için kullanılır. Çatıya verdiği yük 300-400 kg/m2’den başladığı için taşıyıcı elemanların tasarımı aşamasında yeşil çatı uygulaması mutlaka hesaba
    katılmalıdır. Ekstensif yeşillendirme ile hafif çatı bahçeleri elde edilir. Kullanılan özel malzeme ve yöntemlerle çatıya gelen yük 100 kg/m2 civarındadır. Bu geleneksel çatı kaplama malzemelerinin (kiremit, çakıl vb.) çatıya verdiği yükle hemen hemen aynıdır.

     

    İki sistem arasındaki önemli farklardan biri de intensif sistemde düzenli bakım ve sulama gerekirken, ekstensif sistemde yılda en fazla bir veya iki defa bakım yeterli olmaktadır. Sistem seçiminde, seçilen bitkiler, çatının kullanım amacı, yapılacak bölgenin iklimsel verileri ve çatının yük taşıma kapasitesi gibi faktörler rol alır. Tüm yeşil çatı uygulamalarında, yukarıdan aşağıya temel katmanlar aşağıdaki gibidir.

     

    1. Bitkiler
    2. Bitki taşıyıcı tabaka
    3. Filtre ve drenaj tabakası
    4. Mekanik etkilere karşı koruyucu ve nem tutucu tabaka
    5. Su yalıtımı + kök tutucu tabaka; bazı su yalıtım ürünlerinde köke karşı dayanım mevcuttur. Bu durumda kök tutucu katmana gerek bulunmamaktadır.
    6. Çatı konstrüksiyonu.

     

    Çatı bahçeleri genellikle % 2 akıntıya sahip teras çatılar üzerinde uygulanmaktadır. Bununla birlikte maksimum % 115 eğime kadar her türlü form ve tipteki çatılara da uygulanabilir. Özellikle rekreatif amaçlı kullanılan çatı bahçelerinde, yeşillendirmeyle birlikte yürüme yolları ve hatta taşıt yollarının da uygulaması mümkün olabilmektedir.

  • Kalkınmış ülkelerin ekonomilerinin büyük bir bölümü, karbon içeren yakıtların, plastiklerin, kimyasal maddelerin, dokumaların ve ilaçların işlenmesine ve üretimine dayanır. Karbon temelli sentetik bileşiklerin üretilmesi ve kullanılması, birçok ülkede yaşama düzeyini derinlemesine etkilemiştir.

     

    Kyoto Protokolü, küresel iklim değişikliği konusunda mücadele etmek için, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Sekreteryası tarafından, 11 Aralık 1997’de Japonya’nın Kyoto şehrinde Taraflar Konferansı’nda (Conference of the Parties) kabul edilen bir anlaşmadır.

     

    Kyoto protokolüne göre, sanayileşmiş ülkeler ile piyasa ekonomisine geçiş sürecindeki ülkeler, atmosfere saldıkları karbon dioksit (CO2), metan (CH4), nitröz oksit (N2O), hidroflorokarbon (HFC), Perflorlu Bileşikler (PCF) ve kükürt heksaflorür (SF6) sera gazı emisyonlarının salınımını azaltmaya veya bunu yapamıyorlarsa salınım ticareti yoluyla haklarını arttırmayı kabul etmişlerdir.

     

    Kyoto Protokolü, ülkelerin atmosfere saldıkları karbon miktarını 1990 yılındaki düzeylere düşürmelerini gerekli kılmaktadır. 1997’de imzalanan protokol, 16 Şubat 2005 yılında yürürlüğe girebilmiştir. Çünkü, protokolün yürürlüğe girebilmesi için, 1990 yılı itibariyle, sera gazı emisyonlarının en az %55’inden sorumlu olan 55 ülkenin onayını gerektirmekteydi ve bu orana ancak 8 yılın sonunda Rusya’nın katılımıyla ulaşılabilmiştir.

     

    Rusya’nın 2004 Kasım ayında Protokolü onaylaması ardından protokol yasal açıdan bağlayıcı olarak yürürlüğe girdi. Buna göre, Protokolü onaylayan sanayileşmiş ülkeler, başta karbondioksit ve metan olmak üzere, atmosfere saldıkları sera gazlarında, 2012 yılına kadar, 1990 yılındaki düzeyinden toplam yüzde 5,2 oranında bir indirime gitmeyi kabul etti.

     

    Fakat Kyoto Protokolü bir dizi sorunu ve anlaşmazlığı da beraberinde getirdi. Örneğin, atmosfere en fazla sera gazı salan Amerika Birleşik Devletleri ve diğer bir önde gelen sanayileşmiş ülke olan Avustralya Kyoto Protokolünün dışında kaldı.

     

    Kyoto Protokolü sanayileşmiş ülkelerin önüne, sera gazı emisyonlarında 2012 yılına kadar ne kadar indirime gideceklerini belirleyen somut hedefler koyuyordu. Amerika Birleşik Devletleri böyle bir hedef konmasına karşı çıkıyordu. Küresel ısınmaya ilişkin bilimsel verileri sorguladığı gibi, çözümün sera gazı salınımında indirime gitmek değil, temiz enerji kaynaklarını geliştirmek olduğunu düşünüyordu.

     

    Amerikalı yetkililer, Kyoto Protokolü’nü reddetmelerine rağmen temiz enerji teknolojileri ve iklim araştırmaları için yılda beş milyar dolar harcadıklarını söylüyorlardı. Karşıtları ise, yenilenebilir ve temiz enerji teknolojileri geliştirmenin olumlu olduğuna, fakat şu andaki sera gazı emisyonlarında indirime gitmeden bu çabaların kendi başına küresel ısınmayı engelleyemeyeceğine dikkat çekiyorlardı.

     

    Bir diğer tartışma konusu ise, Kyoto Protokolü’nde, kalkınmakta olan ülkelere emisyon sınırı konmaması. Bu ülkeler, atmosferin kirlenmesinden asıl olarak sanayileşmiş ülkelerin sorumlu olduğunu ve sınırlamaları onların üstlenmesi gerektiğini savunuyor, ayrıca Kyoto hedefleriyle kendi sanayileşme süreçlerinin engellenmemesi gerektiğini söylüyor.

     

    Kyoto Protokolü’nde de, hem bu nedenle, hem de emisyon düzeyleri zaten sanayileşmiş ülkelere kıyasla çok düşük olduğu için kalkınmakta olan ülkelere emisyonları sınırlayıcı hedefler konmamıştı. Fakat şimdi bazı kalkınmakta olan ülke ekonomileri hızla büyüyor ve atmosfere salınan sera gazı miktarı endişe verici oranlarda yükseliyor. Örneğin Çin 2002 yılında küresel düzeyde atmosfere salınan sera gazlarının yüzde 13,6’sından sorumlu ve bu oran Amerika Birleşik Devletleri’nden sonra ikinci büyük rakam.

     

    Yine Hindistan yüzde 4,2 ile atmosferi en fazla kirletenler arasında beşinci sıraya yükselmiş durumda. Dolayısıyla şimdi bu ülkelerin de emisyon hedefleri kabul etmesi yönünde bir görüş egemen olmaya başlıyor. Daha şimdiden Kyoto Protokolünü onaylayan sanayileşmiş ülkeler 2012 yılına kadar üstlendikleri hedefleri yerine getiremeyebilecekleri uyarısında bulunuyor.

     

    Sera gazı emisyonlarını azaltmak için Kyoto Protokolünün değişik yöntemler öngördüğünü biliyoruz. Temiz ve yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmenin yanı sıra ülkeler yeni ormanlık alanlar yaratarak karbon dioksit emen depolar oluşturabiliyor, eğer emisyon fazlaları varsa, kotalarını doldurmayan ülkelerden emisyon kredisi satın alabiliyor, ya da kalkınmakta olan ülkelere temiz enerji teknolojisi transfer ederek bundan kredi sağlayabiliyor.

     

    Kyoto Protokolü şu anda yeryüzündeki 181 ülkeyi ve sera gazı salınımlarının %55’inden fazlasını kapsamaktadır. Kyoto Protokolü ile devreye girecek önlemler, pahalı yatırımlar gerektirmektedir. Sözleşmeye göre;

    • Atmosfere salınan sera gazı miktarı %5’e çekilecek,
    • Endüstriden, motorlu taşıtlardan, ısıtmadan kaynaklanan sera gazı miktarını azaltmaya yönelik mevzuat yeniden düzenlenecek,
    • Daha az enerji ile ısınma, daha az enerji tüketen araçlarla uzun yol alma, daha az enerji tüketen teknoloji sistemlerini endüstriye yerleştirme sağlanacak, ulaşımda, çöp depolamada çevrecilik temel ilke olacak,
    • Atmosfere bırakılan metan ve karbon dioksit oranının düşürülmesi için alternatif enerji kaynaklarına yönelinecek,
    • Fosil yakıtlar yerine örneğin biyo dizel yakıt kullanılacak,
    • Çimento, demir-çelik ve kireç fabrikaları gibi yüksek enerji tüketen işletmelerde atık işlemleri yeniden düzenlenecek,
    • Termik santrallerde daha az karbon çıkartan sistemler, teknolojiler devreye sokulacak,
    • Güneş enerjisinin önü açılacak, nükleer enerjide karbon sıfır olduğu için dünyada bu enerji ön plana çıkarılacak,
    • Fazla yakıt tüketen ve fazla karbon üretenden daha fazla vergi alınacaktır.

    Kyoto Protokolü şu prensipleri temel alır:

    • Kyoto Protokolü devletler tarafından desteklenir ve BM şemsiyesi altında küresel kurallar ile belirlenir.
    • Devletler iki genel sınıfa ayrılmıştır: gelişmiş ülkeler, bu ülkeler Ek-1 ülkeleri olarak anılacaktır; ve gelişmekte olan ülkeler, bu ülkeler Ek-1’de yer almayan ülkeler olarak anılacaklardır. Ek-1 ülkeleri sera gazı salınımlarını azaltmayı kabul etmişlerdir. Ek-2 ise Ek-1’in alt kümesidir. Ek-2 ülkeler Ek-1’de yer almayan (gelişmekte olan) ülkelerin masraflarını ödemekle yükümlüdürler. Ek-2’de yer almayan Ek-1 ülkeleri 1992’de geçiş ülkesi olarak tanımlanan ülkelerdir. Ek-1’de yer almayan ülkelerin ise sera gazı sorumlulukları yoktur ve her yıl sera gazı envanteri raporu vermelidirler.
    • Kyoto Protokolündeki hedeflerine uymayan herhangi bir Ek-1 ülkesi bir sonraki dönem azaltma hedeflerinin %30 daha azaltılması ile cezalandırılacaktır.
    • 2008 ile 2012 arasında, Ek-1 ülkeleri sera gazı salınımlarını 1990 yılı seviyesinden ortalama %5 aşağıya çekmek zorundadırlar (birçok AB üyesi ülke için bu 2008 için beklenilen sera gazı salınımlarının %15 aşağısına denk gelmektedir). Ortalama salınım azalmasının %5 olarak belirlenmesine rağmen AB üyesi ülkelerin salınım hedefleri %8 azaltma ile İzlanda tarafından hedeflenen %10 artırıma kadar değişmektedir. Bu azaltma hedefleri 2013 yılına kadar belirlenmiştir.
    • Kyoto Protokolü, Ek-1 ülkelerinin sera gazı salınımı hedeflerine ulaşmak için başka ülkelerden salınım azalması satın alabilmeleri esnekliğine imkân tanımıştır. Bu, çeşitli borsalardan (AB Salınım Ticaret Borsası gibi) veya Ek-1’de yer almayan ülkelerin salınımlarını azaltan Temiz Gelişim Tekniği (TGT) projeleri ile veya diğer Ek-1 ülkelerinden satın alınabilinir.
    • Sadece TGT Yönetim Kurulu tarafından onaylanmış Onaylı Salınım Azaltımları (OSA) alınıp satılabilir. BM çatısı altında, Kyoto Protokolü Bonn merkezli Temiz Gelişme Tekniği Yönetim Kurulu’nu Ek-1’de yer almayan ülkelerde gerçekleştirilen TGT projelerini değerlendirip onaylaması için kurmuştur. Bu projeler onaylandıktan sonra OSA verilir.

    Pratikte bu kurallar Ek-1’de yer almayan ülkelerin sera gazı sınırlamalarına tabi olmadıklarını ama sera gazını azaltan bir projenin bu ülkelerde uygulanması durumunda elde edilen Karbon Kredisinin Ek-1 ülkelerine satıla bilineceğini anlatır.

     

    Bu mekanizma şu iki ana nedenden dolayı koyulmuştur:
    1- Kyoto Protokolüne uymak bazı Ek-1 ülkeleri için oldukça sınırlayıcıdır (özellikle Japonya ve Hollanda gibi zaten az salınım yapan ve çevre standartlarına saygılı ülkeler için). Protokol böylece bu ülkelerin kendi sera gazı salınımlarını azaltmak yerine Karbon Kredisi almalarını sağlar.

     

    2- Bu şekilde Ek-1’de yer almayan ülkeler sera gazı salınımlarını azaltmak için teşvik edilmiş olurlar çünkü Karbon Kredisi satarak bu projeler için kaynak edinmiş olurlar.
    Tüm Ek-1 ülkeleri Kyoto Protokolü içinde sera gazı salınım değerlerini gözetim altında tutmak için ulusal daireler kurmuşlardır.

     

    Japonya, Kanada, İtalya, Hollanda, Almanya ve daha birçok ülke devletleri karbon kredisi için bütçeden pay ayırmışlardır. Bu ülkeler kendi büyük enerji, petrol, doğalgaz holdingleri ile birlikte çalışarak mümkün olan en fazla sayıda Karbon Kredisini en ucuza almaya çalışmaktadırlar.

     

    Hemen hemen tüm Ek-1’de yer almayan ülkeler de kendi Kyoto Protokolü süreçlerini izlemek amacıyla ve özellikle TGT Yönetim Kuruluna destek için sunacakları projeleri belirlemek amacıyla yönetim birimleri kurmuşlardır.

     

    Bu iki ülke grubunun çıkarları birbirine terstir, Ek-1 ülkeleri mümkün olan en ucuza Karbon Kredisi almak isterlerken Ek-1’de yer almayan ülkeler ise kendi TGT projelerinden elde ettikleri Karbon Kredisinden en fazla değeri elde etmek istemektedirler.

     

    Kyoto Protokolünün Mekanizmaları

     

    Kyoto protokolünün diğer uluslararası çevre sözleşmelerinden ayıran en önemli özellik protokolün hedeflerine ulaşmak için tanınan “Esneklik Mekanizmaları’dır. Son zamanlarda “Karbon Piyasası” olarak da adlandırılan bu mekanizmaların temel amacı, iklim değişikliğine yol açan sera gazı emisyonlarını azaltıcı uygulamaların daha düşük maliyetle etkin hale getirilmesine imkan sağlamaktır

     

    Kyoto Protokolünde tanımlanan esneklik mekanizmaları;

    • Ortak Uygulama (Joint Implementation)-ERU
    • Temiz Kalkınma Mekanizması (Clean Development Mechanism)-CER
    • Emisyon Ticareti (Emission Trading)-AAU olarak tanımlanmıştır.

     

    Kyoto Protokolü’ne göre Emisyon Ticareti ve Ortak Uygulama mekanizmaları Ek-1 ülkeleri arasında, Temiz Kalkınma Mekanizması ise Ek-1 ve Ek-1 dışı ülkeler arasında yapılabilmektedir. Protokol, bu mekanizmalar sayesinde taraflara kendi ülkelerinin dışında sera gazı emisyonunu azaltıcı faaliyetlere katılmanın yolunu açmıştır.

     

    Ortak Uygulama (Joint Implementation-JI)

     

    Protokolün 6. Maddesi ile düzenlenen bu mekanizmada Ek-1 ülkeleri arasında gerekli şartların sağlanması koşuluyla herhangi bir Ek-1 ülkesi başka bir Ek-1 ülkesinde emisyon azaltımına yönelik ortak proje yürütebilmektedir. Bu proje ile emisyon azaltımını başaran ev sahibi ülke “Emisyon İndirim Birimi” (Emission Reduction Unit-ERU) kazanmakta ve bu miktarı yatırımcı diğer Ek-1 ülkesine satabilmektedir. Yatırımcı ülkenin satın aldığı krediler ile toplam emisyon iznini artırırken, ev sahibi ülkenin emisyon izninden düşülmektedir.

     

    Ortak yürütmede uygunluk kriterleri;

    – Kyoto protokolüne taraf olmak,
    – Belirlenmiş hedeflerinin hesaplanabilmesi ve kayıt altında tutulur olması,
    – Sera gazı envanter tahmini ve azaltım ile ilgili sağlıklı çalışan ulusal bir sistemin mevcut olması,
    – Ulusal kayıt sisteminin kurulmuş olması,
    – Yıllık ulusal envanterin sunulmuş olması olarak belirtilmektedir.

     

    Temiz Kalkınma Mekanizması (Clean Development Mechanism-CDM)

     

    Ek-1 ülkelerinin Ek-1 dışı ülkelerde uygulayabileceği bu mekanizma, Protokolün 12. Maddesi ile düzenlenmiştir. Bu mekanizmada Ek-1 ülkeleri, Ek-1 dışı ülkelerde uyguladıkları projeler çerçevesinde gelişmiş teknolojiyi transfer ederek sera gaz emisyonlarında gerçek, ölçülebilir, proje faaliyeti sonucu oluşan azaltım sağlamış olmaktadırlar. Proje sonucunda Ek-I ülkeleri kazandıkları Sertifikalandırılmış Emisyon Azaltım Kredilerini (Certified Emissions Reduction Credits-CER), kendi azaltım yükümlülükleri kapsamında değerlendirerek, ülke içinde bu miktara kadar daha fazla salım yapma hakkı kazanmaktadırlar.

     

    Şu an itibariyle 71 ülkede CDM projelerinin olduğu ve CDM’de toplam 3000 kayıtlı 2600 de hazırlanmakta olan proje mevcut olup, günümüze kadar 1039 projeden 600 milyondan fazla sertifikalandırılmış emisyon azaltım birimi kazanıldığı bildirilmektedir.

     

    Emisyon Ticareti (Emission Trading–ET)

     

    Emisyon Ticareti / Karbon Ticareti yasal olarak 1999’da 39 üye ülke tarafından imzalanan ancak 16 Şubat 2005 yılında yürürlüğe giren Kyoto Protokolünün onaylanması ile hayata geçirilmiştir. Piyasa temelli esneklik mekanizması olan Emisyon Ticareti, Kyoto Protokolü’nün 17. Maddesi ile düzenlenmiştir. Bu mekanizma Kyoto Protokolünü imzalayan ülkelerde (Ek-1 Ülkeleri, gelişmiş ülkeler) arasında emisyon ticaretini mümkün kılmaktadır.

     

    Ek-1 listesinde yer alan herhangi bir taraf ülke, Ek-B’de belirlenmiş olan emisyon azaltım miktarının bir bölümünün ticaretini yapabilmektedir. Diğer bir ifadeyle taahhüt edilen emisyon miktarından daha fazla azaltım yapan taraf ülke, emisyonundaki bu ilave azaltımı bir başka Ek-1 ülkesine satabilmektedir.

     

    Satılan salımlar satan ülkenin belirlenmiş azaltım biriminden (Assigned Amount Units-AAU) düşürülüp satın alan ülkenin belirlenmiş azaltım birimine eklenmektedir. Emisyon ticareti aynı zamanda ülkelerin salımlarını kendi salım yükümlülüklerinin altına düşürme açısından da iyi bir teşvik sağlamaktadır.

     

    Kyoto anlaşması küresel ısınma sorununu çözebilecek mi?

     

    Kyoto Protokolünün bilimsel danışmanları işlevini üstlenen Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’ndeki uzmanlar Kyoto Protokolü’nün dünyaya en fazla 10 yıl zaman kazandırabileceğini söylüyorlar ve küresel ısınmayı durdurabilmek için çok daha radikal önlemlere ihtiyaç olduğuna dikkat çekiyorlar.

     

    Bu uzmanlar paneline göre dünya ülkelerinin küresel ısınmayı durdurabilmek için atmosferdeki maksimum sera gazı düzeyi üzerinde anlaşmaya varmaları lazım. Uzmanlar bunun da, bugünkü düzeyin en çok yüzde 50 daha fazlası olabileceğini söylüyorlar.

     

    Küresel ısınmada baş rolü oynayan karbondioksit atmosferde yüz yıl kadar kaldığı için de önümüzdeki birkaç on yıl boyunca sera gazı emisyonlarında büyük çaplı indirime gidilmesi gerektiğine işaret ediliyor. Bilim adamları, atmosferdeki sera gazlarının bugünkü düzeyinde kalabilmesi için emisyonlarda %60’lara varan kesinti yapılması gerektiği görüşündeler.

     

    Ayrıca bundan sonraki herhangi bir küresel anlaşmaya hava taşımacılığında kullanılan yakıtların da dahil edilmesi gerektiğine işaret ediliyor. Çünkü bu konuda bir önlem alınmadığı takdirde uçaklarda kullanılan yakıtın 2050 yılına kadar karbon emisyonlarının %15’ini oluşturacağı tahmin ediliyor.

  • Yapacak çok şey var. Ama en önemlisi, “yeni bir insan” olmak… Yeni bir insan olmak, düşüncede, tavır alışta, davranışta ve yaşam biçiminde değişimi gerektiriyor. Tüketen, daha çok kazanmak isteyen değil, üreten, paylaşan ve yaşatan olmak gerekiyor. Büyük kentlerde, ormanlarda, bozkır ve dağlarda, göl ve akarsularda gemi azıya almış olarak süren doğa katliamına engel olmak için, her insanın yapabileceği çok şey var. Basit gibi görünen ama işlevi büyük olan şeyler…

     

    Öncelikle çevre hakları konusundaki yasaları iyi bilmek, en azından “sağlıklı çevrenin bir “insan hakkı” olduğunu bilmek gerekiyor. Çevrenizde tanık olduğunuz doğa kıyımlarına karşı, mahkemelere başvurun. Sağlıklı çevre ve doğal yaşam bilinci, eylemi de gerektirir. Pasif kalmayın. Hakkınızı yasaların size izin verdiği her düzlemde savunun.

     

    Oyunuzu çevre konusunda kuru sıkı atan, yuvarlak politikalar dile getiren siyasi partiler yerine, bilimsel temellere dayalı somut ve sağlıklı politikalar savunan partilere verin. Siyasi partilerin seçim vaatlerini iyice inceleyin. Deniz, göl ve ırmak kirliliği konusunda ne düşünüyorlar? Ormanların, meraların yağmalanması karşısında ne gibi yapıcı ve caydırıcı önlemleri var?

     

    Çevre konusunda aktif ve olumlu çalışmalarını izlediğiniz sivil toplum örgütlerine destek verin, üye olun. Türkiye Erozyonla Mücadele Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı (TEMA), Doğal Hayatı Koruma Derneği (DHKD), Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı (ÇEKÜL), Green Peace Türkiye örgütü gibi pek çok gönüllü kuruluş, sizin katılımınızla büyüyüp etkin oluyor.

     

    Nobel ödüllü Alman yazar Hermann Hesse “Ağaçlar konuşur” diyor. ‘Ağaçlar kutsal varlıklardır. Onlarla konuşmasını, onları işitmesini bilen gerçeği yakalar…” Sizin de bir ağacınız olsun!.. Bahçenizde, sokağınızda, asfalt, beton ve egzoz dumanı cangılında yaşama savaşı veren bir ağaca sahip çıkın. Ona müteahhitlerin ve belediyelerin çeşitli imar çalışmaları nedeniyle zarar vermelerini engelleyin. Çünkü her insan, yılda çeşitli gereksinmeleri nedeniyle ortalama 7 ağacın ölümüne neden oluyor. Dünyada bugün 7 milyar insan yaşamakta. İki rakamı çarparsak sonuç, bir yılda 49 milyar ağacın ölümü demektir.

     

    Ağaç dikin. Bulduğunuz her fırsatta ağaç dikin. Ağaçlar, bize yalnızca ambalaj malzemesi, tuvalet kağıdı, çocuk bezi ve mobilya sağlamaz. Bunlar bizim tüketim çılgınlığımızın ürünleri… Ağaçların önemi soluduğumuz oksijeni üretmelerinden kaynaklanıyor. Yeryüzünde yeşil bitkilerden başka oksijen üreten hiçbir şey yok.

     

    Aile ya da arkadaş, ortamında veya mahalleniz de kendi çevre grubunuzu kurun. Yaşadığınız ortamı daha da yaşanır kılmak ve doğal zenginliğini çoğaltmak için projeler geliştirin. Mahallenizdeki boş arazilerin imara açılması yerine, çocuk parkı veya yeşil alan olması için hukuk savaşı verin.

     

    Enerji tasarrufu yapın. Bu hem sizin, hem ülkemizin, hem de tüm dünyanın ekonomisi ve geleceği açısından önemli. Örneğin elektrik tasarrufu: Bir iki dakikalığına çıksanız bile odanın ışığını söndürün. Bunları neden mi öneriyoruz? Çünkü 100 mumluk bir elektrik ampulü, bir yıl süreyle her gün açık kaldığında 180 kilo kömürün üreteceği enerjiye eşit elektrik tüketiyor. Sizin açık bıraktığınız gibi kentinizde açık kalan milyonlarca ampulü yakmak için santrallarda kullanılan kömürler, aynı zamanda yüzlerce ton zehirli gazı atmosfere bırakıyor. Bu gazlar, daha sonra asit yağmuru olarak ormanlarımıza, kentlerimize yağıyor. Kısacası bütün bunlar açık bırakılan bir ampulden kaynaklanıyor.

     

    Bilinçli tüketici olun. TV, gazete ya da internette çıkan reklamların çekim gücüne kapılarak her şeyi satın almayın. İhtiyacınızı iyi tespit edin. Örneğin reklamı yapılan ve çeşitli kimyasallarla üretilmiş olan hiçbir patates cipsi ya da mısır gevreği, evde kendi kendinize pişirdiğiniz doğal patates cipsinden ya da mısır patlağından daha lezzetli değildir.

     

    Sıvı gıdalarda pet ve naylon şişe yerine camı tercih edin. Cam, insanoğlunun 3 bin yıldır kullandığı bir malzeme. Günümüzde geriye dönüşümü de çok kolay. Çeşitli cam ambalajlarınızı atmayın. Mümkünse onlara evinizde yeni bir işlev kazandırın. Olmuyorsa biriktirip uygun bir zamanda en yakınınızdaki cam atık kutusuna atın. Günümüzde her yıl 28 milyar şişenin çöpe atıldığını unutmayın. Metal ambalajlar için de aynı şey söz konusu…

     

    Pet, naylon ve strafordan yapılma ambalajlarla muhafaza edilen gıdaları almamaya özen gösterin. Bunlar, doğada binlerce yıl çöp olarak kalmaya mahkumdur. Daha önemlisi, denizlerde, dağlarda bu çöpleri gıda sanıp yiyen yüzlerce hayvan yaşamını yitiriyor. Doğaya attığınız bir pet şişe kapağı, onu midesine indiren bir hayvanın ölüm nedeni…

     

    Markete kendi filenizle ya da kumaş torbanızla gidin ve satıcıların aşırı naylon ambalaj kullanmasını engelleyin. Avrupa’nın büyük kentlerindeki birçok süpermarketin kapısında “Burada naylon ve kağıt ambalaj kullanılmaz.” gibi ibareler yazılı. Çünkü marketten getirip çöpe attığınız 700 kağıt torba, 15 yıllık bir ağacın kesilmesiyle üretiliyor. Büyük marketlerde ise 1 kasiyer, 1 saatte 700 kağıt torba harcıyor. Kasiyerin 8 saat çalıştığını düşünün: Toplam 5 bin 600 kağıt torba, yani 15 yıllık 8 ağaç. Büyük marketlerde genellikle 10’dan fazla kasiyer çalışıyor. Varın gerisini siz hesaplayın.

     

    Belediye yetkililerini mektup, dilekçe, e-posta yazmak gibi çeşitli yöntemlerle geri dönüşümlü atık toplayıp değerlendirmeye yönlendirin.

  • Küresel ısınmanın neden ve sonuçlarının neredeyse tümüne çare ve çözüm üretebilen bir sistem önerisidir aslında “Yeşil Çatı”. Çok zor ve masraflı sanılan, aksine günümüz olanakları ve malzemeleriyle klasik çatıdan hiç de pahalı ve güç olmayan bir sistemdir yeşil çatılar. Yeşil Çatı ilk akla geldiği gibi, sadece düz yüzeylerde değil, eğimli alanlarda da rahatlıkla uygulanma şansına sahiptirler. Bakım ve işletme masrafları, yapı genelinde sağladığı faydalar gözönüne alındığında ve diğer çatıların yol açtığı sorunların yanında daima daha avantajlı konumdadır.

     

    Aşılması gereken, eğitim sisteminde, bilgi noksanının ve pahalı klasik detayların ürküttüğü, teşvik görmeyen akademik tavır ve meslek dünyamızda deneyim dışı olmasının getirdiği endişedir. Yeşil çatının, mimarların tasarım dağarcığına tüm estetik ve mekansal olanakları ile girmesi konusunda hayli geç kaldığımız muhakkak.

     

    Yeşil Çatı neye yarar, faydaları nereler?

     

    Yağmur Suyu: Yağmur suyunu kullanıp, yeşil örtüye dönüştürdüğünden, drenaj yoğunluğunu azaltır. Yani böylece “atık su” şebeke yükü hafifler. 20-40 cm arası yoğun bitkilendirilmiş bir çatı 10-15 cm yüksekliğinde su tutma kapasitesine sahiptir. Genel olarak kente düşen yağmur suyunun % 10-15’inin yeşil çatılarda tutulması mümkündür. 10 cm toprak kalınlığı kendi üzerine düşen yağmurun % 50’sini, 20 cm toprak ise % 60’ını tutabilmektedir. Bu oran 50 cm toprak kalınlığında % 90’a varmaktadır.

     

    Hava Kirliliği: Hava kirliliğini ve tozu azaltır. 1 m2 çim alan 100 m2 yaprak yüzeyi yaratır. Bu da her metrekare başına yılda rüzgara bağlı olarak 200 gr ile 2 kg arasında toz tutma olanağı demektir. Yeşil örtüsü olan ve olmayan bölgeler arasında yapılan ölçümlerde, yeşile sahip olmayanlarda bir litre havada 3 ila 7 katı fazla toz partikülü bulunmuştur.

     

    Oksijen Üretimi ve Buhar Geçirimi: Hava kalitesini yükseltir, nefes almayı kolaylaştırır. 25 m2 yaprak yüzeyi insanın bir saatte tükettiği kadar, yani 27 gr oksijen üretir. Yaz aylarında 1 m2 çim çatı, 4 kişinin oksijen ihtiyacını karşılar. Gece ve kış aylarının ortalamaya girmesi halinde 1.5 m2 çim alanın bir yılda, bir insanın yıllık ihtiyacı kadar oksijen üretebileceği hesaplanabilir. Ayrıca bu örtü buhar geçirimi özelliği ile yapının da nefes almasını, yapı içi nemin atılmasını sağlar. Kapalı mekanlardaki bu özellik, insan ve yapı sağlığı açısından son derece önemlidir. Yaşam konforunu belirler. Isının hissedilme eşiğini olumlu yönde etkiler.

     

    Yalıtım ve Ağırlık: 0.45-0.60 arasında yalıtım değerine sahip toprağa, yüzde 50 torf katarak ve su tutma özelliğini artırmak için perlit ve bor türevleri ile karıştırarak, “kuru halde” taşyününe eşdeğer ısı yalıtımı değerleri sağlanabilir. Böylece yüksek yalıtım değeri olan ve ısı radyasyonu yapmayan yapısı ile kentsel ısı adası etkisini azaltır, çatı yüzeyinin ısısını düşürür, serin ortam yaratır. Yapıya ısı girişini % 85, ısı kaybını % 70 azalttığı ölçülmüştür. Dolayısıyla ısıtma ve soğutma giderlerini düşürür, kentsel konforu yükseltir.

     

    Yukarıdaki karışım, toprak ağırlığını 1 ton/m3‘ten 600 kg/m3‘e kadar düşürür. Bu da 10 cm toprak örtüsü için 60 kg/m2 demektir. Bu kalınlıkta toprağın en fazla 5 cm yüksekliğinde su tutabildiği düşünülürse, hesaba alınması gereken toplam ağırlık en fazla 60+50 = 110 kg/m2 olacaktır.

     

    Genel anlamda çatının su yalıtımı amacı için de organik bağlayıcılı, perlit esaslı ve ülkemizde imal edilebilen özel bir şap-sıva ile petrol türevi membranlara ihtiyaç duymadan mükemmel sonuçlar almak mümkündür. Bu malzeme buhar geçirmekte, fakat ısı ve suyu geçirmemektedir. Bu özelliği ile de dünyadaki ilklerdendir.

     

    Ses Yalıtımı: Yeşil çatı gürültüyü emerek azaltır. Sessiz mekanlar sağlar. Alçak frekansları toprak; yüksek frekansları bitki örtüsü bloke eder. 12 cm toprak kalınlığı 40 db; 20 cm ise 46 db yalıtım sağlamaktadır. Normal konuşma sesini 50 db ve gürültüden rahatsızlık eşiğimizi 60 db kabul edersek, 12 cm’lik yeşil çatının 90-100 db olan kamyon ve tren sesini bile gürültü eşiğimizin altına düşürebildiğini görürüz.

     

    Elektromanyetik Işınım: Elektromanyetik radyasyonu soğurur. 10 cm toprak katmanı olan yeşil çatının elektromanyetik ışınımı % 99’a kadar azalttığı ölçülmüştür.

     

    Sera Gazları ve Ağır Metaller: Sera gazlarını yok eder. Yağmur suyuna havadan karışan ağır metaller ve tuz, toprak tarafından tutulur. Kadmiyum, bakır ve kurşunun % 98, çinkonun % 16 oranında tutularak sudan arındırıldığı görülmüştür.

     

    Geri Dönüşüm ve Düşük Enerji: Geri dönüşümlü bir malzemedir. Elde edilmesinde ve uygulamasında çok düşük enerji kullanılır. Genellikle insan gücü yeterlidir.

     

    Toprak Kazanımı: Temelde kaybedilen yaşamsal toprağı geri kazanır. Bir anlamda “Doğaya Saygılı Mimarlık” örneği oluşturur. Kentsel yeşil alanlar ve yeni canlı yaşam ortamı oluşturur. Biyolojik çeşitliliği artırır. Yapı bünyesinde doğa ile teması sağlar, güvenli ve sağlıklı ortamlar yaratır.

     

    Alan ve Vizyon Kazanımı: Geniş çatı alanlarının kullanılır hale getirilmesine ve peyzaj düzenlemelerine olanak sağlar. Tasarım ve estetik zenginliği olarak sunduğu yeni açılımlara ilaveten, yeşil ile bütünleşmiş yeni mimari işlevlere kapı açar.

     

    Yapıyı Koruma ve Kollama: Yapıyı ultraviyole ışınlarından, çatıyı ve taşıyıcı kostrüksiyonu mekanik hasarlardan korur. Geleneksel çatılarda -20 ile +80 arasındaki genleşme aralığına karşılık 10 cm bir yeşil çatı günlük ve mevsimsel ısı değişiklikleri aralığını daraltır. Yüzey ısısı 10 ila 30 derece arasında kalarak büzülme ve genleşme stresi oluşturmadığından malzeme yorgunluğu ve kırılganlık göstermez. Çatı ve yapı ömrünü uzatır, yenileme maliyetini ve işletim giderlerini düşürür.

     

    Yangın: Bünyesinde yanıcı malzeme yoktur. Isı ve alev geçirmez. Dolayısıyla yangın korunumunu en üst seviyeye çıkartır.

  • Yerleşik hayat ve ulaşım, insanoğlunun doğal alanları dikkate almadan sürdürdüğü plansız yapılaşmaya dönüşünce, doğaya yönelik tehditlerden birini ifade eder. Türkiye’de de şehirleşme ve karayolu ağı neredeyse tüm doğal yaşam ortamları için en önemli tehditlerden biri konumuna gelmiştir. Toprak kaymasıyla yıkılan evlerden, taban suyu yükselmesiyle sular altında kalan lüks banliyölere kadar uzanan örnekler, akarsu ve göllerin dahi bu tehditten payını aldığını kanıtlamaktadır. Kıyıların, “değersiz” addedilen makinin ve orman alanlarının feda edildiği bacasız sanayi turizm ve şehirlerin hızla büyümesine neden olan iç göç, özellikle son yirmi yılda doğal yaşamın geri dönüşü olmayacak şekilde kaybolmasına neden olmuştur.

     

    Bu plansız yapılaşma insan faaliyetlerini el değmemiş noktalara kadar taşıdığı gibi insan kaynaklı kirliliğin de artmasına neden olmuştur. Üstelik, doğal yaşamın sınırları insanların kültürel olarak oluşturdukları sınırlara benzemez. Bu nedenle, yiyecek bulabileceği alanla bulunduğu nokta arasından otoyol geçen bir türün yaşama olasılığı son derece düşüktür. Sığ sularda yumurtlayan deniz canlıları, otoyol genişletme çalışmalarıyla dolgu yapılan kıyılarda bir daha asla üreyemez.

     

    Şehirlerin ve yeni yerleşim alanlarının yayılma biçimini belirleyen en önemli etken ulaşımdır. Önce yollar açılır, ardından yeni evlerin temelleri atılır. Karayolları, diğer ulaşım tiplerine oranla spekülatif büyümelere en fazla olanak veren ulaşım biçimidir. Demiryolu, noktasal dağılımı ve daha kontrollü bir büyümeyi öngördüğünden, doğal alanların kaybını önleyici bir özelliğe sahiptir.

     

    İmardan birinci derece sorumlu kurumlar belediyeler ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’dır. Ancak turizme ve ulaşıma yönelik ulusal politikalar, zaman zaman ilgili bakanlıkları karar verici hale getirmiş, hatta onların resmi planlar ve yasalar üstü hareket etmesine olanak taşımıştır. Bu durum gerek merkezi-yerel arası, gerekse merkez içi yetki karmaşasını ortaya çıkarmış ve doğayla ilgili verileri dikkate alabilecek yasal düzenlemeleri bütünüyle devre dışı bırakmıştır. Bütün sorumlu kurumlar (Orman ve Su, Enerji ve Tabii Kaynaklar, Çevre ve Şehircilik bakanlıkları gibi) İmar Yasasına tabidir. Ancak söz konusu yasa, sonradan çıkarılan hazine arazilerinin satışı, “imar ıslah planları” ve benzeri düzenlemelerin etkisiyle gücünü kaybetmiştir.

     
    Ulaşım biçimlerinin dağılımı (%)
     

    ÜLKELER ABD ALMANYA TÜRKİYE
    Karayolu 27,2 58,2 95
    Demiryolu 38,3 22 3,2
    Denizyolu 24 12 0,1
    Havayolu 10,5 7,3 1,7

     

    Ulaşım biçimleri ülkemizde, gelişmiş ülkelerin aksine son derece dengesiz bir dağılım sergiler. Daha planlı ve doğa dostu bir büyümenin altyapısını oluşturan demiryolu ve deniz taşımacılığının Türkiye’de önemi çok azdır. Öte yandan büyük maliyetli karayolu projeleri söz konusu bölgenin ihtiyacına, yaratacağı sosyal ve çevresel sonuçlara ve hatta yasal engellere bakılmaksızın hayata geçirilmektedir. Örneğin Kıyı Kanunu, kıyılarımızın geleceği için tek teminat olmasına karşın, bu kanun yol projelerinde şu ya da bu şekilde devre dışı bırakılmaktadır. Türkiye kıyılarının dört bir yanında dolguyla yapılan karayolu çalışmaları bu durumun en iyi göstergesidir.

     

    Bugün doğal yaşamım üzerindeki bu tehditlerin ortadan kalkması ancak sağlıklı bir planlama ve değerlendirme ile mümkündür. Demiryolu ve denizyolu ulaşım türlerinin gelişmesi bu konuda çalışan sivil toplum örgütleri ve meslek odalarının desteklenmesiyle sağlanacaktır. Bize yünden kundağı ve pamuktan yorganı veren doğa ananın üzerini kısa vadeli hesaplar uğruna taşla ve betonla örtmek, medeniyetin hiçbir şekli ile bağdaşmaz.

  • Türkiye sahip olduğu doğal ve kültürel zenginlik açısından dünyada pek çok ülkeyi imrendirecek durumda. Ormanlar, yüksek dağlar, kıyılar, sulak alanlar, zengin tarihsel ve arkeolojik geçmişin izleri ve folklorik miras ülkemizi turizm açısından da eşsiz bir konuma getirmekte. Ekoturizm bu değerleri daha fazla insanla buluşturmayı amaçlıyor. Bunu, her şeyin tükenebileceğini göz ardı etmeden yapmaya çalışıyor.

     

    Toplumların refahındaki artış ve özgürlüklerdeki gelişmeler, ulaşımdaki hız, konfor ve ucuzluk, turizmi insanların vazgeçilmez etkinliği haline getirmiştir. Fransız Sosyolog Andre Siegfried, turizmi “hızın ve demokrasinin çocuğu” olarak tanımlamıştır. Başka bir tanıma göre turist, keyifli anlar geçirdikten sonra ayrıldığı ülkeye ve yöre halkına hem para, hem de doğanın yıkımından bir miras bırakan insandır.

     

    1950 yılında 25 milyon uluslararası turist 8 milyar dolarlık bir kaynağı, 2000 yılında 698 milyon uluslararası turist 476 milyarlık bir kaynağı ve 2015 yılında ise 1 milyar 133 milyon uluslararası turist 1 trilyon 245 milyar dolarlık kaynağı harekete geçirmiştir. Dünya Turizm Örgütü, bu yükselişe göre turist sayısının 2030 yılında ise 2.5 milyara çıkacağı ve toplam turist miktarının en az dörtte birinin üçüncü dünya ülkelerinde olacağı tahmin etmektedir.

     

    Bununla birlikte, turistik seyahat hâlâ endüstrileşmiş toplumların bir ayrıcalığı olma özelliğini sürdürmekte; dünyadaki uluslararası turistlerin % 80’i yalnızca 20 ülkeden gelmektedir.

     

    Türkiye’de turizm sektörü 1960’ların başlarında oluşmaya başlamış ancak 1980’li yıllarda önemli adımlar atılmıştır. Sahip olduğu doğal ve kültürel miras ile dünya turizm talebinin en önde gelen ülkelerinden biri olan ülkemize 1980 yılında gelen turist sayısı 1.2 milyon iken, toplam gelir 327 milyon dolardı. 2002 yılında Türkiye’ye gelen yabancı ziyaretçi sayısı 13.2 milyon iken, toplam gelir yaklaşık 9 milyar dolardı. 2015 yılında Türkiye’ye gelen yabancı ziyaretçi sayısı 41.6 milyona, gelirler ise yaklaşık 32 milyar dolara yükselmiştir.

     

    Ekonomik açıdan bakıldığında oluşan bu pozitif büyüme, çevresel açıdan olumsuz gelişmelerin hızını ve şiddetini de arttırmıştır. Turizm büyük oranda çevre kalitesine bağlı olmasına rağmen, doğayı yok eden unsurların bir kısmı da varlığını turizme borçludur. G. Franklin “bir ülkeye gelen turist sayısı ne kadar artarsa, turizm o kadar başarılı olmuş demektir. Ancak karmaşık problemler de o ölçüde artış gösterir ve turizm için, varlığını ve başarısını borçlu olduğu özellikleri yok etme riski o denli artar” demektedir. Yine “turizmi turizm yok eder” sözü gene bu sürecin tanımlanmasında çok kullanılan bir deyimdir.

     

    Turizm yatırımlarına gerçek anlamda yön verecek ulusal politikaların ve programların oluşturulamamış olması; son derece değerli doğal alanların, tarihsel ve arkeolojik mirasın yok olmasına neden olmuş, turizm ve çevrenin birbirini desteklemesi gerekirken, düşman kardeşler haline gelmişlerdir. Türkiye’de bu durumun oluşmasında en belirleyici rolü doğanın korunması açısından son derece olumsuz hükümler içeren 1982 tarihli ve 2634 sayılı Turizmi Teşvik Yasası oynamıştır.

     

    Soft Turizm

     

    1980’li yılların başlarında kitlesel turizmin çevresel değerlerde düşüşe neden olan etkilerine alternatif olarak, doğaya ve yerel kültürlere saygılı ve onları değiştirmeyen yeni uygulamalar devreye girmeye başlamıştır. Yumuşak (soft) turizm olarak da anılan bu turizm şekli için kırsal turizm, ekoturizm, yeşil turizm, doğa turizmi gibi isimler de kullanılmaktadır.

     

    Aslında hepsi birbiri içerisinde düşünülebilen bu tanımlar arasında yaygın kabul ve kullanım göreni, ilk kez Hector Ceballos Lascuarin tarafından 1983 yılında sözü edilen “ekoturizm”dir.

     

    Ne var ki son yıllarda olumsuz uygulamaları gündeme girip felsefesinden uzaklaşma başlayınca, ekoturizm de sorgulanmaya ve yeni alternatifler devreye sokulmaya başlandı. Örneğin ekoturizm için “sürdürülebilir” takısı kullanılsa bu sorunlar ortadan kalkabilirdi. Böylece içeriğinde zaten var olan sürdürülebilirliğe rağmen “sürdürülebilir ekoturizm” terimi de alternatiflere katılmış oldu. Sürdürülebilir ekoturizm, ekoturizmin önceki önerilerine göre örgütlenme, eğitim ve yerel planlamalara biraz daha fazla ağırlık vermekte ancak geleneksel ve dağ kültürlerine dayanan yeni turizm ürünlerinin üretilmesini önermeyi ihmal etmemektedir. Bu açıdan alternatif turizm çeşitlerinin temel eleştiri konusu olan “aslında yeni turizm pazarları üretme” yönü bu tanımda da yinelenmiş olmaktadır. Birleşmiş Milletler 2002 yılını Dünya Ekoturizm Yılı olarak ilan ederken insanlara yeni turizm hedefleri gösterme gibi bir misyonu da yerine getirmiyor muydu?

     

    Ekoturizm ayrıca, korumadaki etkinliğine göre; aktif (daha korumacı) ve pasif katılımcıların sayısına göre; çevreci (10 kişiden az ve modern araç kullanmayanlar) ve popüler (yaygın) olarak çeşitli alt sınıflara ayrılmaktadır. Ekoturizm kapsamında değerlendirilen etkinlikler ise büyük çeşitlilik göstermektedir. Buna göre; yayla turizmi, çiftlik turizmi, botanik turizmi, yaban hayati gözlemi, kuş gözlemciliği, trekking-hiking, olta balıkçılığı ve benzeri etkinlikler ekoturizm içerisinde değerlendirilmektedir. Yamaç paraşütü, bungee-jumping, kaya tırmanışı, dağ bisikletçiliği gibi ekoturizm etkinlikleri ise kişinin kendisi ile yarış ve risk unsurlarını taşıdığı için ekoturizmden çok macera turizmi içinde değerlendirilmektedir. Zaman zaman ekoturizm içinde değerlendirilen bir diğer etkinlik olan avcılık ise, gerçekte ekoturizmin felsefi yanı ile de uyuşmadığı için bu kapsamda değerlendirilmemelidir. Peki kuramsal olarak bu kadar kusursuz ve faydalı görülen bu turizm, uygulamada teorisine ne kadar yakındır? Öyle ya, ekoturizm bir doğa turizmi formu olmasına karşın daha amaca dönük bir yapısı vardır. Oysa doğayı ve yerel halkı gözetme üzerinde yoğunlaşmalı. Bir keyif ve dinlenme aracı olan turizmden gerçekten bu kadar geniş görüşlü ve olumlu bir tavır beklenebilir mi? Ya da tanımdaki koruma düşüncesinin varlığı, gerçek anlamda koruma eylemine yansıyabilir mi?

     

    İşte bu tanımda göz ardı edilen ya da birbirini destekleyen unsurlarmış gibi gösterilen “koruma” ve “kullanma” uygulamada ortaya çıkan en temel zıtlıktır. Bu nedenle olsa gerekir ki ekoturizmin sunumu kimilerine göre kitle turizminin olumsuz imajını düzeltmeye yönelik bir pazarlama yöntemi ya da propagandadan başka bir şey değildir. Çünkü ne olursa olsun turizm sektörü içindeki diğer alternatif yaklaşımlar gibi ekoturizm de yeni kâr alanları demektir ve ekoturizmin tanımına tam olarak uyarak kârı artırmak pek mümkün görülmemektedir. Öyleyse, birim alanda verimi yükseltmek yerine turizme açılan alanları çoğaltma kolaycılığı, yeni bir seçenek olarak arz edilmektedir. Doğa tarihçisi David Thoreau “Ben ormana inanırım. Yabanda dünyanın kurtuluşu yatar. Yaşam yabandan ibarettir. En canlı olan en yaban olandır” diyerek daha 1800’lerin ilk yarısında bozulmamışlığın önemini anlatıyordu. Şimdi ise turizm kötü imajından kurtuluşunu yabanda aramaktadır.

     

    Ekoturizm ve Para

     

    Ekoturizm bugün turizm endüstrisinin en hızlı büyüyen türlerinden biri olarak kabul edilmektedir. 1990’da turizmin büyüme hızı % 4 iken bu hız doğa seyahatlerinde % 10 ila % 30 arasında gerçekleşmiştir.

     

    Bozulmamış doğal sistemlerin ve kırsal yaşamın turizm talepleri arasında ön sıraları almaya başlaması ile çoğunlukla bu kaynaklara ev sahipliği yapan gelişmekte olan ülkelerin artan küresel turizm pastasından daha fazla pay alacağı kuşkusuzdur. Bugün turizm cirosunun % 20-30’unun ekoturizm ya da onun içinde bulunduğu doğa temelli turizm tiplerine ait olduğu bilinmektedir.

     

    Pek çok diğer fonksiyonuna ilave olarak milli parklar, hemen tüm gelişmekte olan ülkelerde turizmi desteklemede öncelikli rol oynarlar. Doğal alanlara yönelen turizm çok sayıda gelişmekte olan ülkenin ekonomisinde önemli bir yer tutmaktadır. Brezilya, Arjantin, Endonezya ve Costa Rica gibi ülkeler bozulmamış doğal alanlarının büyük bölümlerini korunan alan olarak ilan edip ekoturizm etkinlikleri ile kalkınmayı hedeflemektedir. Sadece korunan alanlara giriş ücreti olarak ödenen paraların bile önemli miktarlara ulaşmasının yanında, rehberlik başta olmak üzere konaklama, yiyecek ve geleneksel ürün satışlarından elde edilen gelirler, düşük gelirli yerel halka önemli bir maddi kaynak sağlar.

     

    Ekoturizm faaliyetlerini ölçeklemek için kullanılabilecek en basit göstergelerden biri, korunan alan ziyaretçilerinden sağlanan gelirdir. Bu rakam Türkiye için 30 milyon dolar civarındadır. Yerel halkın kendi mal ve hizmet üretimi ile yaptığı katkılar da dahil edildiğinde oluşan kaynağın ciddi miktarlara ulaştığı, milli parkların tamamı planlandığında ise çok daha büyük rakamlar elde edileceği kolayca anlaşılabilir.

     

    Ancak bu uygulamalar doğal kaynaklarda düşüşe neden olursa, başka bir deyişle ekoturizm doğal alanların sularını kirletir, ormanlarını azaltır ve bozar, yerel kültür ve kırsal yaşamda değişikliğe neden olursa kendi kendini tüketiyor demektir.

     

    Bölgeleme (zonlama) ve uyulması gereken ziyaret kuralları, kaynakları koruma konusunda, korunan alanlara bazı avantajlar vermektedir. Böyle durumlarda yasal ve yönetsel açıdan iyi planlanmış ve korunmuş bir alan söz konusudur ve koruma ya da kullanıma ait tüm etkinlikler bir plana bağlı olarak yönlendirilirler.

     

    Bu açıdan konuya yaklaşıldığında korunan alanlarda arzu edilen turizm tipini tanımlamak; park yöneticileri ile tur operatörleri arasında uygun ilişkiyi kurmak; turizm, korunan alan ve yerel halk arasında ortaklığı sağlamak; arzu edilir bir taşıma kapasitesini tesis etmek, turizm etkisini minimize edecek önlemleri almak ve izleme sistemini kurmak temel yaklaşımlar olmalıdır.

     

    Ekoturizmin yaygın olarak korunan alanlarda yapılmasının bir nedeni buralardaki eşsiz doğal ve kültürel kaynaklar iken diğer bir nedeni de kurallar ve kısıtlamaların, her türlü faaliyetin bozucu etkilerini denetim altında tutmasıdır.

     

    Dünyada bu gelişimin en tipik örneklerinden biri Himalayalar’da yaşanmaktadır. 1965’ten önce yılda 10 binden az turistin ziyaret ettiği Nepal’de son yıllarda artan turist sayısı ve bu turistlere yakacak odun satmak için yapılan kesimler nedeniyle ormangülleri ile kaplı tepeler çıplaklaşmış; sülün ve geyik gibi yaban hayvanlarının sayısı azalmış, atılan oksijen tüpleri ve diğer atıklar çevreyi çöp denizi haline getirmiştir.

     

    Yayla Turizmi

     

    Ülkemizin pek çok bölgesinde ekoturizm adıyla yola çıkmanın yaratacağı hüsranı ve ekolojik bozulmaları, doğa turizmi için pilot bölge olan Doğu Karadeniz yaylalarında görmek mümkündür. Yeterli ekoturizm ve korunan alan bilincinin olmaması, ekoturizm ve/veya turizm ana planının bulunmaması, turizm alanlarında yerel katılımcılık ve örgütlenme yetersizliği, ekoturizmin en belirgin öğelerinden olan geleneksel kültürel kaynakların korunmasına yönelik bilinç ve destekleyici önlemlerin olmaması, altyapı yatırımlarının doğal değerlerde ve görsel kalitede oluşturduğu geri döndürülemez bozulmalar, Doğu Karadeniz yaylalarında ve ülkemizin pek çok doğal alanında ekoturizmin ne yazık ki uzun erimli olmayacağını göstermektedir.

     

    Yaylalara talebin artışına paralel olarak bu talepleri karşılamaya yönelik ticari sektörler de gelişme göstermekte; hızlı, plansız ve çirkin yapılaşma ortaya çıkmaktadır.

     

    Ekoturizm, bazen fakir kırsal alanları canlandırmakla birlikte, başta tarım ve hayvancılık gibi etkinliklerin terk edilmesine, bunun yerine hiçbir deneyim ve bilgi sahibi olmadan otelcilik ve lokantacılık gibi işlere yönelime neden olmaktadır. Bu durum, mevcut kaynaklar için yerel halk ile turizm sektörü arasında, birincisinin zararına bir rekabete yol açmaktadır. Turizme ait planlar ve uygulamalar doğayı, yerel halkın geleneğini, gelirlerini ve geleceğini yok etmemelidir.

     

    Türkiye sahip olduğu biyolojik çeşitlilik ve zenginlik açısından dünyada pek çok ülkeyi imrendirecek durumdadır. Ormanlar, dağlar, deltalar, kıyılar, sulak alanlar, zengin tarihsel ve arkeolojik geçmişin örnekleri ve folklorik miras ülkemizi turizm açısından da eşsiz bir konuma getirmektedir. Ancak hiçbir şey tükenmez değildir. Bu kaynakları öncelikle korumak, ekosistem sağlığını da, turizm ya da başka amaçlı yararlanmayı da sürekli kılacak yegâne yoldur. Doğa ve kültürü korumak, yaşamın kendisini korumak değil midir zaten?

  • Politikadan planlamaya, silvikültürden (orman yetiştirme) üretime bir dizi faaliyeti içeren ormancılık çalışmalarının, canlı bir varlık olduğu kabul edilen orman üzerindeki etkilerini analiz etmek için öncelikle “ormanı” tanımlamak gerekir. Ekonomik bakış açısı ile ormanlar “yenilenebilir kaynaklar” olarak tanımlanır. Gerçekten de ormandan elde edilen odun ve odun dışı ürünlerden belli bir faydalanma düzeni içinde teorik olarak sonsuza kadar yararlanmak olanaklıdır. Ne var ki, ormanın yaşayan bir varlık olduğu gerçeği bizleri madalyonun öbür yüzüne bakmaya zorunlu kılar: Ekoloji.

     

    Ekolojiye göre orman, temel öğesi ağaç ve ağaççıklar olmakla birlikte, canlı (bitkiler, hayvanlar, mikroorganizmalar) ve cansız (toprak, su, hava) varlıklardan oluşan ve bunların birbirleri ve çevreleri ile ilişki içinde bulunduğu yaşayan bir sistemdir. Bu yönü ile orman, “doğa” denilen bütünü oluşturan sistemlerden (bozkır, sulak alan, kıyı ve deniz, maki, akarsu, yüksek dağ) biridir ve yeryüzünde yaşam, bu sistemlerin tümünün devamlılığına bağlıdır. Bu nedenle, ormanlar gibi olağanüstü çeşitlilikte bileşenlere sahip bir “canlı varlık” üzerinde gerçekleştirilen çalışmaların bu gerçek göz ardı edilmeden tasarlanması ve uygulanması yaşamsal bir önem taşır.

     

    Ormancılık çalışmaları, toplumun orman ürünlerine ve ormanın sunduğu işlev ve hizmetlere olan gereksinimlerini karşılamak için yürütülür. Ormanlar üzerinde en geniş etkiye sahip ve en kilit konu, ormancılığının politik boyutudur. Türkiye’de orman alanlarının geleneksel olarak devlet mülkiyetinde olması ilke olarak orman kaynaklarının doğasına uygun bir düzenlemedir. Ancak bu durum ormancılık politikalarının daha çok ormanların “ekonomik” yönünü ön plana çıkaracak şekilde gelişmesine neden olmuş ve doğal ormanların aleyhine gelişmeleri hızlandırmıştır. Son yıllarda özellikle büyük kentlerin çevresinde ve turistik bölgelerdeki ormanlık alanlar adeta kapanın elinde kalmıştır. Koruma amacı ile ayrılmış alanlarda ilkelerin kolaylıkla delinmesi ülkemizde alışılmış bir olay haline gelmiştir. Orman kaynaklarının kullanımı ve yönetiminde de planlama en temel çalışmadır. Ne var ki, orman yönetim planlarımız da bütüncül ve çok boyutlu bir yaklaşımın ürünü değil, odun üretimi üzerine odaklanmış dokümanlardır. Geleneksel planlar ormancılık faaliyetlerinin diğer canlılar üzerindeki etkilerini dikkate almadığı gibi, yörede yaşayanların planlama kararlarına etkin katılımına izin vermez. Bu, Türkiye ormanlarında yıllardır yaşanan trajedinin en temel nedenlerinden biridir.

     

    Yeni ormanların kurulması ve bunların yetiştirilmesi, bakımı, gençleştirilmesi ve varlıklarının en iyi şekilde devam ettirilmesine yönelik etkinliklerden oluşan silvikültürel çalışmalarda yapılan teknik hatalar da verimli orman alanlarının bozulmasına neden olabilmektedir. Bir araştırmaya göre, Antalya bölgesi kızıl çam ormanların da 1965-1971 döneminde doğal gençleştirme çalışması yapılan alanların %78’ine yeniden gençlik getirilememiş olması bunun en somut örneklerinden biridir.

     

    Gençleştirme, üzerinde orman olan bir alanda gerçekleştirilirken, ağaçlandırma çalışmaları, üzerinde orman örtüsü bulunmayan bölgelerde belli bir amaca uygun olarak orman oluşturmayı hedefler. Ağaçlandırma çalışmalarında bugüne kadar yapılmış en önemli yanlışlıklardan birisi kumul, bozkır, funda, maki gibi egemen unsuru ağaç olmayan kendine özgü ekosistemlerin ağaçlandırma suretiyle değiştirilmeye çalışılmasıdır. Bununla birlikte, çoğunlukla aynı yaşlı ve tek türden oluşan ağaçlandırmalar, biyoçeşitliliği ve ormanın dış etkilere karşı direncini azaltıcı etki yapar. 1970’li yılların başında Batı Karadeniz Bölgesinde hızlı gelişen yabancı türler ile ağaçlandırılan alanlarda daha sonra kitlesel böcek ve mantar yıkımları ortaya çıkmıştır. Hızlı geliştiği için geçmişte dört elle sarıldığımız yabancı türlerden (okaliptüs, akasya, radiata çamı gibi) kaçınarak, yerel türlerden yararlanmak bugünün en geçerli yaklaşım biçimidir.

     

    Canlı bir varlık olan ormanlar yangın, kar, çığ, böcek, mantar gibi çeşitli sorunların etkisi altındadır. Yangın, genel olarak ormanlar için bir afet olarak kabul edilmekle birlikte, sanılanın aksine kimi orman tipleri için kendini yenileme aracıdır. Bu nedenle uzmanlar, konunun bir “yangın söndürme” tavrından öte bir “yangın yönetimi” ile ele alınması gerektiğini vurgulamaktadır. Ormanlardan, odun ve odun dışı ürün hasadına yönelik üretim çalışmaları, tekniğine uygun ve ekolojik bütünlük dikkate alınarak yapılmadığında doğal zincirin halkaları kırılabilmekte ve sistem onarılamaz yaralar alabilmektedir. Yalnızca odun üretimine odaklanan üretim çalışmaları fiziki ortamı veya genç fidanları tahrip edebilmektedir. Öte yandan, bu yaklaşımlar sistemin vazgeçilmez parçası yaban hayvanları, kuşlar, mantarlar, otsu bitkiler ve diğer canlıların yaşam ortamlarını da ortadan kaldırabilmektedir. Reçine, sığla yağı, defne yaprağı, soğanlı bitki toplanması gibi ikincil orman ürünü hasadı sırasında da tekniğine uygun olmayan faydalanma, ağaçların hastalanmasını, türlerin yok olmasını kolaylaştırabilmektedir.

     

    Doğa koruma için yapılması gereken en temel çalışma, korunacak alanların ve koruma amaçlarının sistematik bir yaklaşımla belirlenmesidir. Gerek dünyada, gerek ülkemizde uzun yıllardan beri bu yaklaşım göz ardı edilmiştir. Bu durum, önemli orman tiplerinin korunan alanlar sistemi içine girmemiş olmasına, bazı orman tiplerinin ise bu sistem içerisinde gereğinden fazla tekrarlanmasına, dolayısıyla ekolojik çeşitliliğin iyi temsil edilememesine neden olmuştur. Adı “milli park” olsa da etkin bir yönetimden yoksun koruma alanları, adeta yoğun kullanımın merkezi olmuştur. Katılımcılıktan yoksun, ilgi/çıkar gruplarının ve yerel halkın desteğini almamış doğa koruma çalışmaları hep düş kırıklığı ile sonuçlanmıştır. Son Anadolu’nun ormanları ancak ekolojik temellere dayalı ormancılık politikalarıyla kurtulabilir.

  • Turizm hemen hepimizin parçası olduğu bir sektör. Gelişmekte olan veya az gelişmiş ülkelerin ulusal gelirlerini artırmak için ümit bağladığı, gelişmiş ülkelerin ise tekdüze yaşamdan kurtuluş yolu olarak gördüğü bu gözde endüstrinin çevresel ve sosyal etkileri artık göz ardı edilemez boyutlara ulaştı.

     

    Dünya’da turizmin başkenti olarak bilinen Akdeniz Bölgesi, doğası aşırı derecede tahrip edilmiş bölgelerin başında gelmekte. Fransa, İspanya ve İtalya’nın geniş kıyı alanları, turizm faaliyetleri nedeniyle şehirleşti ve bunun sonucunda doğada büyük değişiklikler meydana geldi. Doğal yaşam ortamlarının turizm baskısı nedeniyle daraldığı, katı ve sıvı atıkların bertarafının ciddi sorun haline geldiği ve hatta orman yangınlarının turizmin gelişmesi ile paralel olarak arttığı artık çok iyi biliniyor. Akdeniz’de 500’ün üzerinde bitki türü doğayı önemsemeyen turizm faaliyetleri nedeniyle yok olma tehlikesi içinde. Foklar ve deniz kaplumbağaları da yaşam ortamlarının yapılaşmaya bırakılması nedeniyle bu bölgeden silinmek üzereler. Cebelitarık Boğazından başlayıp, Sicilya’dan geçen ve Doğu Akdeniz’e ulaşan bir hat üzerinde kıyı kumullarının neredeyse tamamı yok oldu.

     

    Türkiye’ye gelince. Turizm yatırımlarında Çevre ve Şehircilik Bakanlığının sorumluluğunda olan Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) hâlâ etkin bir şekilde uygulanmıyor. Üstelik, yasal koruma statüsüne sahip alanlarımızın yüzölçümü, ülkemizin büyüklüğü ve doğal zenginliği ile kıyaslandığı zaman çok yetersiz. Az sayıdaki korunan alanda kitle turizmi yatırımları engellenmiş gibi gözükse de, gerçekte turizmin yarattığı sosyal ve doğal tahribat bütün hızıyla sürüyor. Örneğin koruma altındaki Dalyan, deniz kaplumbağalarının üreme kumsalı olması nedeniyle dünya çapında tanınmasının ardından turizm burada büyük sosyal değişimlere neden oldu. Dalyan eskiden küçük bir balıkçı köyü iken, şimdilerde yüzlerce teknenin kirlettiği kanallara mahkum edildi. Bu kanallarda yaşayan yumuşak kabuklu Nil kaplumbağaları (Trionyx triunguis) yok olmak üzere. Turist taşıyan teknelerin oluşturduğu büyük dalgalarla adeta yok olmaya başlayan Dalyan’nın sembolü sazlıklarla birlikte kim bilir kaç canlı daha yaşam ortamını kaybediyor.

     

    2030’lu yıllarda turizmin çevreye olan olumsuz etkilerinin daha da artacağı açıkça görülüyor. Çünkü turistik seyahatlerde yıllık olarak %3,3’lük bir büyümenin olacağı tahmin edilirken, hükümetlerin ve turizm yatırımcılarının politikasında fazlaca bir değişiklik olmadı. Ekoturizm ya da çevreci turizm kavramlarının içi hâlâ doldurulamadı ve bazı yatırımcılar birkaç sembolik faaliyetle kendini yeşillendirmekten fazla bir şey yapabilmiş değil. Sürdürülebilir turizm, yani kendi varoluşunu ortadan kaldırmayan bir endüstri için, geçmiştekinden çok daha fazla bilinçlenme ve istek gerektiğini kabul etmeli.

     

    Turizmden vazgeçilmesini beklemek elbette gerçekçi değil. 1980’li yıllardan beri turizmi patlatarak İspanyayı yakalamak isteyen ülkemizin de dahil olduğu birçok ülke kendi yaratıcılığı ve bütüncül planlamalarla bir turizm patlamasından daha fazlasını yapabilir. Ancak bunun için, hükümetlerin turizm politikalarında da ciddi revizyonlar gerekiyor. Doğa korumanın turizm ile entegre edilmesi, koruma alanlarının sayısını artırılması ve korunan alanlarda etkin bir yönetim gerekiyor. Diğer yandan, sunulanla yetinmeyip, bizim için yapıldığı söylenen ve doğamızı yok eden yatırımları reddedebilecek bilinçte turistlerin de büyük bir katkı koyması mümkün.

     

    Sevindirici olan örnekler de yok değil. Costa Rica Park Servisinden alınan bilgilere göre, son on yıl içerisinde doğa gezginlerinin sayısında önemli bir artış kaydediliyor, Kuzey Amerika’da 2010’ların sonunda milli parkları gezen kişilerin sayısı bir milyonu geçerken, ülkemizde de doğa turizmine yönelen kitlelerin sayısı hızla artıyor. Yeter ki bir yandan koruma alanlarımızda doğru yönetim modelleri uygularken, diğer yandan turizm konusunda bilinçlendirme çalışmaları büyüsün.

     

    Turizmin Doğa Üzerindeki Olumsuz Etkileri

     

    Su: Hassas durumdaki su kaynaklarının yüzme havuzları ve diğer turistik ihtiyaçlar için aşırı kullanımı, artan su talebini karşılamak için yapılan barajlarla hidrolik sistemlere müdahale, kanalizasyon deşarjı ile tatlı su ve deniz sularının kirlenmesi.

    Toprak: Kum çıkarımı, yol yapımı gibi amaçlarla kullanılan alanlarda erozyon ile toprakların kaybı.

    Hava: Ulaşımdan kaynaklanan emisyonlar, soğutma ve ısıtma sistemlerinin emisyonları ve bunlara bağlı asit yağmurları, küresel ısınma ve fotokimyasal kirlenme.

    Peyzaj: Doğadaki estetik değerlerin ve doğal peyzajın kaybına neden olan kentleşme ve yol yapımları.

    Biyolojik kaynaklar: Yapılaşma ve kirlenme nedeniyle yaban hayatın döngülerinde kopmalar, nesli tehlike altındaki türlerin turizm amaçlı avlanması ve ticareti nedeniyle yok olmaları, ahşap ihtiyacının artması ile fazla orman kullanımı ve doğal bitki örtüsü kaybı.

Sayfa 1 Toplam: 11123410...Son Sayfa »

Copyright © 2013 - 2017 • Tüm Hakları Saklıdır.