Güzel Çevre Proje Çevre Mühendisi İş İlanı

Güzel Çevre Proje İş İlan...

Güzel Çevre Proje İş İlanı Tanımı: Firma bünyesinde istihdam edilmek üzere, Çevre Kanununca Alınması Gereken ...

Arı Çevre Mühendisi İş İlanı

Arı Çevre Mühendisi İş İ...

Arı Çevre Mühendisi İş İlanı Tanımı: Firma bünyesinde istihdam edilmek üzere, Çevre İzin ve Lisans ...

  • Yeni Dünya Düzeni

    Daha yakın zamanlara kadar, bu geniş topraklarda az sayıda insan yaşıyordu. İnsanlar birbirlerinden çok uzak yerlerde oturduklarından birbirlerini duymuyor ve anlamıyorlardı. Birbirlerinden çok farklıydılar. Küçük küçük uluslar oluşturdular. Bazılarının antik bir yazısı ve edebiyatı vardı. Bazıları ise daha elli yıl öncesine kadar okuma yazma bilmiyorlardı. Bu eski halkların soyundan gelenler günümüzde fabrikalarda çalışıyor, uçakla yolculuk yapıyor. Oysa dedeleri hatta babaları Sibirya sincabını ok ve yayla avlıyor ve hayvan kemiğinden kancalarla balık tutuyorlardı.

     

    Söylenceler diyarı Sibirya’nın masallarında yakın zamanlar bu şekilde anlatılmış. O zamandan bu zamana neler oldu neler bitti de bizim dünyaya bakışımız, yaşam şekillerimiz değişti? Düşüncelerimizi, giysilerimizi, dilimizi değiştiren, bir hayalet gibi aramızda dolanan “şey” ne? Kimilerimiz ona moda, kimilerimiz yeni dünya düzeni diyor. Oltayla balık tutan dededen uçak yolculuğu yapan toruna geçişte zorlanmayan insanoğlunun son 30 yıl içinde, günlük hayatında neler değişti?

     

    İletişim hızlandı. İlk defa 1960’larda Amerikan ordusu içinde sınırlı olarak kullanıma açılan kapalı devre bir haberleşme ağı olan internet, 90’lı yıllardaki sıçrayışıyla hepimizin ofis ve evine girdi. İletişimin bu yolla hızlanması faydaları yanında zararlar da vermeye başladı. Dünya ölçeğinde kullanılan tek dil, günlük dilimizi de benzerleştirmeye, kelime çeşitliliğini azaltmaya başladı.

     

    Gezginlik ve keşif duygusu şekil değiştirerek kitle turizmi halini aldı. Kilometrelerce doğal kıyı, doğal yaşlı orman turistlere doğa ile iç içe yaşamak, mavi ve yeşil bir arada tattırmak amacıyla tesislere ayrıldı. Gezdiğimiz yerlerle bir olup orayı hissetmek yerine oralardan bir parça alıp evimize getirmeyi alışkanlık haline getirdik.

     

    Küçük tarım işçileri, kıyı balıkçıları kendilerine yetecek kadarını yetiştirmekten çıkıp dünyayı doyuracak kadar üretmeye zorlandı, dünya hiç doymayacağı bir yöne doğru itildi. Ormanlardan ve bozkırlardan kazanılan geniş alanlarda, tarım ilaçları ve yapay gübrelerle büyük verim alınmaya çalışılıyor. Geleneksel yöntemler yerini küresel teknik ve makinelere bırakıyor. İnsanoğlu nasıl üretildiğinden haberdar olmadığı yiyeceklerle besleniyor.

     

    Yaşam kalitemizin iyileştirilmesi ve insanlığın gelişimi için enerji ihtiyacımız tarihte olduğundan daha fazla hale geldi. Öyle ki, kullanmakla bitmeyecek güneş ve rüzgar oracıkta dururken, enerji üretmek için yapılan termik ve nükleer santraller çevre kirlenmesine yol açtı.

     

    Kullanılan doğal kaynakların sınırları değişti. Bugün kullandığımız birçok ürünün kaynağını okyanuslar aşırı ülkeler sağlıyor. Bu da o alanların bozulmasında bizim de bir payımız olduğunu gündeme getirdi. Aşırı artan nüfus, taşıma kapasitesi hesaplanmadan tasarlanan şehirlerde, doğal alanların sınırlarına tecavüz etmeye, başka canlıların yaşam ortamlarına yerleşmeye başladı. Şehirleşme, beraberinde kentin ihtiyaç duyduğu servisleri taşıyacak dev yolları da getirdi.

     

    İhtiyacımız olmayan şeylere ihtiyaç duyar hale geldik. Yeni iş kolları ve sektörlerin dallanması, bir yandan refahın üst seviyelere taşınmasını sağlarken, diğer yandan hayatlarımızın tekdüzeleşmesine yol açtı. Mutluluk yanı başımızda iken, mutluluğu arar olduk. Daha çok çalışmaya başladık ve ne yazıktır ki daha az zamanımız var.

     

    Şöyle bir düşündüğümüzde bu listeye eklenecek birçok madde var tabii ki. Bütün bunların arkasındaki nedenden, yok oluşu aslında kendi masum tarifi içinde barındıran, yerel sınırları kaldıran küreselleşmeden bahsediyoruz. Basit tanımı ile küreselleşme, hangi alanda olursa olsun ekonomiden sanata, bilimden iletişime herhangi bir çalışmada, üretimde, dünya çapında geçerliliği, ağırlığı, öncülüğü olan normların, ölçütlerin dikkate alınması veya etkili hale gelmesi, benimsenmesidir.

     

    Küreselleşme bu haliyle gerçek suçlu olarak listemizde yer almıyor. Ama tehdit olarak belirttiğimiz her maddenin altında yatıyor. Davranışlarımızda geriye dönüşsüz olarak ve doğa gerçeğinden gittikçe uzaklaşan bir değişiklik oluşturuyor. İnsanın gösterdiği gelişim, bugün günlük yaşantılarımızı kolaylaştıran, yaşam kalitemizi artıran bir boyuta ulaştı. Biyolojik bir tür olarak gelişimimiz diğer canlı türlerini ve onların yaşamlarını destekleyen çevreyi ne yazık ki olumsuz yönde etkiliyor.

     

    Küreselleşme nedeniyle sınırların ortadan kalkması dünyanın farklı yerlerindeki kaynakların o yörelerde yaşamayan insanlarca kullanılmasını körükledi. Kullandığımız ürünlerin, hangi kaynakları tükettiğini, yeryüzünün neresine ne şekilde zarar verdiğini bilmiyoruz. Sadece günlük yaşamımızla bile, belki hayatımız boyunca hiç görmeyeceğimiz doğal ortamları olumsuz etkiliyoruz.

     

    Küreselleşme belki masallarımızdaki ormanların hayalini silemedi ama sahip olduğumuz her şeyi satın aldı. Bütün yerel değerlerimiz, küresel kültürün kurbanları olarak dünya marketlerinde sıradan ürünlermiş gibi sergileniyor. Her yerde aynı yazı karakteri ile yönlendiriliyor, aynı dili konuşmaya zorlanıyoruz. Sistemin dışına çıkanlar sistemin içine alınacak şekilde yönlendiriliyor. Kısacası küreselleşmede sistemin dışı diye bir yer yok. Ülkemizde de küreselleşmenin etkilerini gözlemek ve örnekler vermek mümkün. Kalkınma kaygılarıyla ülkemizin nehir vadileri barajlara, Karadeniz sahili yollara, Ege’deki en güzel kıyılar turizme kurban ediliyor. Aynı şekilde, doğal yaşlı ormanlarımız yanlış ormancılık faaliyetlerine, sulak alanlarımız ve bozkırlarımız tarım politikalarına karşı diyetlerini ödediler. Ve sırada hâlâ çok kurban var. Sonuç madalyonun hangi tarafından baktığımızla ilgili olacak.

  • Zemad Madencilik Çevre Mühendisi İş İlanı

    Zemad Madencilik Çevre Mühendisi İş İlanı Tanımı: Firma bünyesinde istihdam edilmek üzere, “Çevre Kanununca Alınması Gereken İzin ve Lisanslar Hakkında Yönetmelik” kapsamında Çevre Görevlisi işlemlerinin yürütülmesi ve “Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği” kapsamında ÇED Raporları ve Proje Tanıtım Dosyası hazırlanması işleri için Çevre Mühendisi alınacaktır.

     

    ZEMAD Madencilik ve Çevre; Madencilik, Müşavirlik, Çevre koruma teknolojileri, Çevre izinleri, İş güvenliği ve Orman izinleri alanında uzman ve deneyimli kadrosuyla sizlere çözüm ortaklığı sunmaktadır. ÇED Danışmanlık ve ÇED Yeterlilik Belgesine sahip olan Firma danışmanlık ve müşavirlik yaptığı yatırımcı ve üretimci firmalara ve şahıslara, yasal zeminde çalışabilmeleri, yüksek cezalarla ve işyerlerinin kapatılma durumlarıyla karşılaşmamaları için danışmanlık ve müşavirlik hizmetini sunmaktadır. Tüm çevre, orman, madencilik, çalışma ve iş güvenliği konularında, ilk yatırımlarınızda ve sonrasında çözüm ortağıdır.

     

    Zemad Madencilik Çevre Mühendisi İş İlanı Aranan Nitelikler:

    • Üniversitelerin Çevre Mühendisliği Bölümü’nden mezun
    • Ankara’da ikamet eden veya edebilecek olan
    • B sınıfı sürücü ehliyeti olan ve aktif olarak araç kullanabilen
    • Çevre Görevlisi belgesi olan
    • Çevresel Etki Değerlendirmesi Raporları ve Proje Tanıtım Dosyası hazırlama konusunda deneyimli veya bilgi sahibi
    • Diksiyonu düzgün
    • Günü birlik seyahat engeli olmayan
    • Bay adaylar için askerlik ile ilişiği olmayan adaylar

     

    Yukarıda belirtilen özelliklere sahip Çevre Mühendisi adaylarının fotoğraflı öz geçmişlerini verilen mail adresine yollamaları gerekmektedir. Mail dışında yapılacak başvurular değerlendirmeye alınmayacaktır.

     

    Zemad Madencilik Çevre İletişim Bilgileri:
    Firma/Kurum Ünvanı:  ZEMAD MAD. ÇEV. İSG. MÜH. MÜŞ. İNŞ. TAAH. VE TİC. LTD. ŞTİ.
    Tel: 0(312) 222 60 53
    E-posta: zemad@zemad.com
    Adres: Merhale Sok. No:41/1 Yenimahalle-ANKARA

     

    Çevre Mühendisi İş İlanı Son Başvuru Tarihi: 30.08.2016

  • Toprak Verimliliği

    Tarım, gerek uygulama alanı olarak, gerekse kullandığı girdiler bakımından doğal sistemleri önemli düzeyde etkileme gücüne sahip yaygın bir sektör. Toprak, su ve biyolojik zenginlikler gibi tarımla doğrudan ilişkili doğal kaynaklar, bir yandan bu sektörü beslerken, diğer yandan tarımsal faaliyetlerden önemli düzeyde etkilenerek verimlilik, kalite ve tür zenginliği bakımından değişim gösterirler.

     

    Araştırmalar günümüze değin uygulanan tarımsal faaliyetlerin meydana getirdiği değişimlerin büyük ölçekte olumsuz olduğunu ortaya koymakta. Toprak sisteminin verimliliğini kaybetmesi, arazi sınıflarına uygun tarım tekniklerinin kullanılmayışına bağlı. Bu da toprağın erozyona duyarlı hale gelmesi ve çoraklaşmasıyla sonuçlanıyor. Öte yandan, denetimsiz gübre ve tarım ilacı kullanımı ile aşırı su tüketimi de toprak-su sistemi ve biyolojik çeşitliliğe de zarar vermekte.

     

    Politikaya kurban edilen sulak alanlarımızın öyküleri ne acıklıdır ve doğaya ne denli yabancı olduğumuzun göstergeleridir. Ülkemizde 100 hektarın üzerinde 75 önemli ve büyük sulak alan olduğu bilinmekte. Bunlar ve daha küçük ölçekli sulak alanlarımız biyolojik zenginliklerimizin önemli bir kısmı için doğal yaşam ortamı. Ancak geçmişteki yanlış politikalar ışığında tarım toprağı kazanmak amacı ile bu tür alanlara göz dikilmiş, hatta ilgili devlet kurumlarının yetki alanlarına bu tür alanları kurutmakla ilgili görevler konulmuş. Tarımsal sulama için sulak alanlardan yararlanmalarda, bu doğal çevreleri baraj gövdeleri gibi algılama yanılgısından ne yazık ki hâlâ kurtulabilmiş değiliz.

     

    Modern tarımın en önemli girdilerinden biri ticari kimyasal gübreler. Dünyada gübre tüketimi 1970’lerdeki 69 milyon tondan 1990’da 146 milyon tona yükseldi. Gelişmekte olan ülkelerdeki tüketim artışı ise %360. Ancak tarımda kullanılan gübrelerin yalnızca %50’sinin bitkilere yararlı olduğu, diğer kısmının yıkanma, yüzey akışı ve buharlaşma yolu ile topraktan uzaklaşarak diğer alıcı ortamlara ulaştığı bilinmekte. Aşırı gübre kullanımı alıcı ortamlarda sorunların ortaya çıkmasıyla doğrudan ilişkili. Halen dünya gübre tüketimi ortalama 116 kg/ha düzeyinde ise de Japonya, Hollanda, ABD ve AB ülkelerinin çoğunda bu değer yakın zamanlara kadar 100, 200 ve hatta 600 kg/ha düzeylerini aşmaktaydı. Gübrelerin bilinçsiz kullanımı çevre kalitesini şiddetle bozarken, gıdalardaki bazı maddelerin insan sağlığına olumsuz etkisi veya toprakların ağır metallerce kirlenmesi gibi sorunları da gündeme getirmekte.

     

    Ticari olarak satılan zararlılarla mücadele ilaçlarının (pestisitlerin) %90’ı tarımda kullanılmakta ve pestisitlerin %80’i gelişmiş ülkelerde tüketilmekte. Artık çok iyi bilindiği gibi bu kimyasalların büyük kısmı hedefine ulaşmamakta. İlaçlara direnç kazanan zararlı sayısının artışı kadar, çok sayıda başka canlı türünün yok oluşu modern tarımın neden olduğu ekolojik sorunların başında gelmekte. Avrupa’da ve Türkiye’de son otuz yılda aşırı pestisit kullanımı nedeniyle pek çok kuş türünde %90’lara varan bir nüfus azalması yaşandı.

     

    Ülkemizde tarımsal ilaç kullanımında üreticiler çoğunlukla dikkatli ve bilinçli değil. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığınca önerilmeyen veya yasaklanan pestisitler çeşitli bölgelerde hâlâ kullanımda. Uzun yıllardan beri ülkemizde ve dünyada kullanılan “metil bromid” buharlarının atmosferdeki ozon tabakasına olumsuz etki yaptığı anlaşıldıktan sonra kullanımına sınırlama getirildi ve 2009 yılında da kullanımdan tümüyle kaldırılması kararı alındı. Derin toprak katmanlarına ve yeraltı sularına da karıştığı belirlenen bu bileşik ayrıca kanserojen nitelikli bulundu. Kimyasal bileşiklerin kullanılmasıyla 60’lı yıllardan itibaren zararlılara karşı büyük başarılar sağlandı. Ancak bu başarılar madalyonun bir yüzü. Zira ekosistemde görülmeye başlanan dengesizlikler yanında, insan sağlığı bakımından risk taşıyan çok çeşitli kimyasal bileşiğin besin maddeleri yolu ile insanlara çoktan ulaşmış olması madalyonun diğer yüzünü oluşturuyor.

     

    Günümüzde ise genetik olarak değişime uğratılmış ürünler dünyadaki bazı tarımsal sorunlara karşı önemli bir çözüm olarak tanıtılmakta. Teknolojisini dünyaca büyük ticari firmaların elinde tuttuğu bu alan kamuoyunda hâlâ kuşku ile karşılanmakta. Biyoteknoloji firmaları ise ürünlerinin tarımda kirliliğe neden olan tarım ilaçlarını azaltacağını ve açlık sorununa bir çözüm sağlayacağını iddia etmekte.

     

    Tartışma ne yöne giderse gitsin, birçok bitkisel ürün günümüzde böceklere zehir etkisi oluşturan genleri kapsar şekilde geliştirilmekte ve ticari olarak pazarlanmakta. Örneğin Bacillus Thurigiensis (BT) isimli bir toprak bakterisinden alınan genlerin mısır, patates gibi bitkilere aktarımı yoluyla bu bitkilere zarar veren kelebek larvaları bu yapay bitkiler tarafından üretilen bir zehir yardımı ile öldürülmekte. Biyoteknoloji firmaları bu tür bitkilerin kimyasal ilaç gereksinimini azaltacağı için çevreye yararlı olacağını belirtmekte. Ancak bu durumdan doğada yaşayan çok sayıda başka böcek de olumsuz etkilenmekte. Zira “BT geni” içeren bu tür bitkiler kendi üzerindeki asalakları yiyen yararlı böcekleri de ortadan kaldırabiliyor. Kendilerine yararı olan böcekleri yok etmenin yanı sıra, bu böceklerle beslenen kuş ve memeli türlerini de olumsuz etkileyen “Genetiği Değiştirilmiş” canlılar, tüm besin zincirinin çökmesinde dahi etkili olabilirler.

     

    Endüstriyel tarım sisteminin dayanmış olduğu mekanizasyon ve geniş ölçekli üretim politikaları, geçen yüzyılın ikinci yarısında tartışma konusu oldu. Bazı alanlarda tek ürün yetiştirme ve toprakta organik madde bırakmama eğilimi nedeniyle toprak veriminde azalma gözlendi. Modern tarım uygulamalarının etkisiyle, yeraltı su rezervlerinde azalma, sahil bölgelerde akifer tuzlanması, sulanan tarım topraklarında tuzlanma, erozyon artışı gibi sorunlar ortaya çıktı.

     

    Tarımın endüstrileşmesi aynı zamanda kırsal peyzajda önemli değişimlere neden olmakta. Örneğin kırsal çevre, tarım arazisi kullanım sınırlarına kadar tekdüze tarlalar ile kesiksiz kaplanmakta. Endüstriyel tarım teknolojisi ile tarım yapmak için daha ihtisaslaşmış tarım uygulamaları gerektiğinden, giderek daha az çiftçi tarımla uğraşmakta. Hızlı gelişen teknolojiye adapte olamayan insanlar göç etmekte veya sahip oldukları kaynakları tarım dışı ekonomik alanlara terk etmekte.

     

    Ülkemizde 1950’li yıllardan sonra artan mekanizasyon ve nüfus sebebiyle daha önceleri kuralına uygun olarak işlenen I-IV. sınıf arazilerin yanında mera ve ormanlarda açılan araziler de işlenmeye başlandı. Böylelikle 1934 yılında 11.677.000 hektar olan tarım arazisi, 1955’te %100 artışla sağlıksız bir şekilde 22.808.000 hektara çıktı. Tarım arazileri günümüzde 27.699.004 hektara yükseldi. Bu gelişmelere bağlı olarak 1954 yılında 44.329.000 hektar olan çayır mera arazisi 1980’li yıllarda 21.101.000 hektara indi. Bu durum pek çok olumsuzluğu beraberinde getirdi. Örneğin meraların daralması ve hayvancılıkta gelişme çabaları sonucu meralarda yayılan hayvan yoğunluğu göreceli olarak üç katına çıktı ve aşırı otlatma sonucu ot verimi ve kalitesi düştü, 26 civarındaki çayır bitkisi türü beş altı türe indi. Meralardan tarla olarak açılan meyilli alanlarda yapılan tarım, erozyon artışına ve verim azalmasına sebep oldu.

     

    Tarım toprakları, tüm dünya ülkelerinin en yaşamsal ve “incinebilir” doğal kaynakları. En uygun koşullarda tarım yapılabilir nitelikte bir toprağın oluşması için 3 ile 12 bin yıllık bir zamana gereksinim olduğunun bilinmesi bu kaynağın kullanılmasında neden titiz davranılması gerektiğini ortaya koyar. Oysa ülkemizde günden güne güçsüzleşen toprak kaynaklarımıza karşı takındığımız bu kısa vadeli tavır, deyim yerindeyse gelecekle kumar oynamaktan başka bir şey değildir.

  • Ağaçlandırma Kuralları

    Ağaç ve orman varlığının arttırılmasına gönül vermiş ama yeterince bilgilenememiş yurttaşlarımıza sorsak “ağaçlandırma yapmak iyi mi kötü mü” diye, çok büyük bir olasılıkla “hiç kötü olur mu, tabii ki iyi” yanıtını vereceklerdir. Ancak bu, her yerde, rastgele amaçlarla, rastgele ağaç türleriyle ve “ne pahasına olursa olsun ağaçlandırma” yapmaya kalkışıldığında doğru bir yanıt olmayacaktır. Çünkü ağaçlandırma yapmanın da koşulları var. Ancak bu, temel işlevi ağaçlandırma yapmak olan kişi ve kuruluşlar tarafından bile yeni yeni ayırdına varılan bir durum.

     

    Ağaçlandırma yapmanın “olmazsa olmaz” koşulları

     

    Önce ne amaçla ağaçlandırma yapılacağına karar vermek gerekiyor. Bu aşamada, sınırsız bir özgürlük alanı yok. Çünkü ağaçlandırma yapılacak yerin ekolojik koşulları seçenekleri sınırlandırabiliyor, dahası kimi koşullarda tümüyle ortadan kaldırabiliyor. Yani her yerde ağaçlandırma yapmamak gerekiyor. İki nedenle: Bir kez kesinlikle başarısız olma olasılığı var. Daha da önemli olan İkincisi, yani ağaçlandırma yapılacak yerdeki doğal bitki örtüsünün ve dolayısıyla da yabanıl yaşam ortamının ne yönde etkileneceği.

     

    Nerede ve hangi amaçla ağaçlandırma yapılacağı kararlaştırıldıktan ve bu ağaçlandırmanın o alandaki doğal yaşama zarar vermeyeceği anlaşıldıktan sonra harekete geçmek en doğrusudur. Sonra uygun ağaç ve ağaççık türünün seçimine sıra gelir. Sanıldığı gibi bu aşamada da seçenekler sınırsız değildir. Bu kez hem ağaçlandıracak yerin ekolojik koşulları, hem de ağaçlandırmanın amacı, tür seçeneklerini sınırlar. Bu aşamada, göz önünde bulundurulması gereken bir başka durum da, kullanılacak ağaç ve ağaççık türünün ağaçlandırılacak yerin çevresindeki ekosistemlerle etkileşiminin ne yönde ve yoğunlukta olacağının kestirilmesidir. Burada yapılabilecek eksik ya da yanlış bir değerlendirme, deyim uygunsa “kaş yaparken göz çıkarma” durumunu gündeme getirecektir. Ağaçlandırma sırasında arazi hazırlığı, dikim aralıkları ve teknikleri ile ilgili koşullar da dikkate alınmalıdır.

     

    Peki bu koşullar Türkiye’de eksiksiz olarak yerine getirilebiliyor mu? Ne yazık ki hayır. Çoğunlukla ağaçlandırma amaçları yeterince ayrıntılı belirlenmiyor ve bir bakıma rastgele seçilen türlerle yapılan ağaçlandırmanın sağlayabileceği yararlar rastlantılara kalıyor. Ağaçlandırma yapılan yerlerin ekolojik koşullarına ilişkin veri tabanının yetersiz olması ise bu sorunu pekiştiriyor. Ek olarak ormancılık ideolojisindeki yetersizlikler, örgütsel yapıdaki ve teknik personelin işlendirilmesindeki yanlışlıklar, nitelikli iş gücü yoksunluğu, izleme/denetleme ve koruma düzeneklerinin yeterince etken olmaması ve daha birçok çeşitli olumsuzluklara yol açabiliyor. Söz gelimi genetik kirlenmeye neden olunuyor, yangınlara, “zararlı” böcek ve mantarlara karşı dirençsiz, tekdüze görünümlü, biyolojik çeşitlilik düzeyi düşük ormanlar oluşturuluyor. Bu arada ağaçlandırılan yerdeki tehlike altında ya da endemik türler ortadan kaldırılabiliyor. Her zaman böyle mi oluyor? Kuşkusuz hayır. Ama ne yazık ki bu türden olumsuz örnekler az değil.

     

    Makalede yer alan fotoğraf Kumulların yaygın olarak ağaçlandırılan doğal yaşam ortamlarından. Çukurova’da olduğu gibi pek çok nadir kumul bitkisi yanlış ağaçlandırma yüzünden yeşil çöllere dönüşüyor. Ağaçlandırma ormanları doğal çevreleri ile uyumlu olmadıkları için çamkese böceği gibi canlılar tarafından kolaylıkla istila ediliyorlar. Şimdi bir kez daha soralım: Her yeri ağaçlandırmalı mı ağaçlandırmamalı mı?

  • Acacia Çevre Mühendisi İş İlanı

    İlbak Holding Çevre Mühendisi İş İlanı Tanımı: Firma bünyesinde Acacia Mining Bölümümüzde istihdam edilmek üzere, İşletmenin çevre performansının sürdürülebilirliğine ve gelişmesine katkı, İşletme bünyesindeki tüm operasyonel faaliyetlerin, çevre mevzuatına uygun olarak yapılması, OHSAS 18001, ISO 14001 yönetim sistemlerinin uygulanması, çevre uygulamalarının standardizasyonunun sağlanması, Çevre konularında resmi kurumlarla ilgili süreçlerin yürütülmesi, çevre mevzuatına uygun olarak izin proseslerinin takip edilmesi, Sahada çalışan taşeron firmalarını çevre gereksinimlerine uygunluğunun izlenmesi ve kontrol edilmesi, Çevre eğitimlerinin organize edilmesi; gerektiğinde eğitim verilmesi, Prosedürler gereği uygulamaların izlemesi ve düzenli olarak raporlanması kapsamında çalışmaların yürütülmesi işleri için Çevre Mühendisleri alınacaktır.

     

    İlbak Madencilik Sanayi ve Ticaret A.Ş. tarafından 2007 yılında kurulan ve Kastamonu ilinde faaliyet göstermeye başlayan Asya Maden İşletmeleri A.Ş., 2016 yılı itibarıyla Akfen Mühendislik A.Ş. ile girdiği ortaklık neticesinde faaliyetlerini Acacia Maden İşletmeleri A.Ş. olarak sürdürmeye başlamıştır.

     

    İlbak Holding Çevre Mühendisi İş İlanı Aranan Nitelikler:

    • Üniversitelerin Çevre Mühendisliği Bölümü’nden mezun
    • Kastamonu Hanönü’de ikamet eden veya edebilecek olan
    • B sınıfı sürücü ehliyeti olan ve aktif olarak araç kullanabilen
    • Çevre Görevlisi belgesi olan
    • Çevre Mevzuatı, su, atık su, atık barajı, emisyon, hava kalitesi ve doğal kaynak yönetimi konularında bilgi ve deneyim sahibi
    • İyi derecede İngilizce bilgisine sahip
    • Çevre konularında ulusal ve uluslararası mevzuat bilgisine, yönetmelik ve saha uygulamalarına hakim
    • Çevre Yönetimi ve uygulamalarıyla ilgili – tercihen maden sektöründe- en az 3 yıl saha tecrübesi olan
    • ISO 14001 Çevre Yönetim Sistemi uygulamalarında tecrübe sahibi
    • Sistem geliştirme, sorumluluk alma, proaktif olma, sonuç odaklılık, takım çalışması, iletişim, çözümsel yaklaşım, zaman yönetimi gibi yetkinliklere sahip
    • MS Office programlarını iyi düzeyde kullanabilen
    • Tercihen “B Sınıfı İş Güvenliği Uzmanlığı Sertifikası” bulunan
    • Erkek adaylarda askerlik görevini tamamlamış

     

    Yukarıda belirtilen özelliklere sahip Çevre Mühendisi adaylarının fotoğraflı öz geçmişlerini verilen mail adresine yollamaları gerekmektedir. Mail dışında yapılacak başvurular değerlendirmeye alınmayacaktır.

     

    Acacia Maden İşletmeleri İletişim Bilgileri:
    Firma/Kurum Ünvanı: Acacia Maden İşletmeleri A.Ş.
    Tel: 0(212) 708 22 00
    E-posta: dilarayazici@3mecra.com.tr
    Adres: Hanönü Mahellesi Alisakallı Caddesi No: 26/A Hanönü-Kastamonu

     

    Çevre Mühendisi İş İlanı Son Başvuru Tarihi: 13.08.2016

  • Pestisit Kullanımı

    Bir yağmur damlası, sessizce düşer toprağa. Aslında bir bomba patlar toprakta ama siz duymazsınız. Binlerce tek hücreli sağa sola kaçışır, milyonlarca su molekülü, toprağın özü olan tozların arasında kaybolur. İnsanların dünyasına pek benzemeyen ve insanlarca pek de önemsenmeyen bambaşka bir süreç başlar. Moleküller bozulur, ayrışır, yerlerine yenileri oluşur, ayrışır… Sonra ot deyip geçtiğimiz mütevazı bir yabani bitkinin köklerindeki kılcal damarlar, suyla birlikte onları hazla ve sabırla emerler…

     

    Bu süreç, mavi gezegenimizin kabuğuna ilk yağmur damlası düştüğünden bu yana aynıdır. Toprağa yalnızca yağmur damlaları düşmüyor. Sessizce yağan başka maddeler de var. İnsanların fabrika ve laboratuvarlarda özenle hazırladığı bu maddeler, suyla karışıp toprağa düştüklerinde, onları emen otlar kuruyup yok oluyor. Onlara bulaşan böcekler, böcekleri yiyen daha başka böcekler ve canlılar, sessizce ölüyorlar. Bu maddelerle beslenmiş canlıları, yiyen insanlarda kanser oluşumları gözleniyor. Tarım zararlılarıyla kimyasal savaş deniliyor bu yapılana…

     

    Uygarlığın son 60 yılda geliştirdiği bu kimyasal maddeler, günümüzde enine boyuna sorgulanmaya başlandı. Verimlilik, sağlık, üretim artışı adına yapılan bu savaşın ortaya çıkarttığı olumsuzluklar bilim adamlarını kaygılandırıyor…

     

    Kimyada tarım zararlılarını ve her türlü hastalık yayıcı canlıları kontrol etmek amacıyla kullanılan maddelere “pestisit” adı verilir. Pestisitler, kullanıldıkları zararlı türüne bağlı olarak adlandırılırlar.

     

    Örneğin zararlı ve hastalık yayıcı böcek, sinek gibi canlılara karşı kullanılan pestisitlere “insektisit” denilir. Tarım ve ormancılıkta zararlı bitkilere karşı kullanılanlara “herbisit“, mantarlara karşı kullanılanlara “fungusit“, kemirgenlere karşı kullanılanlara “rodentisit”, salyangoz ve sümüklüböceklere karşı kullanılanlara “mollusit“, toz böceklerine karşı kullanılanlara “akarisit“, solucan gibi zararlılara karşı kullanılanlara da “nematosit” denir. Sayılan pestisit türlerinin ilk ikisi, hemen hemen tüm dünyada oldukça yaygın. Bunlara oranla fungusitler biraz daha az, son üç tür pestisit ise çok daha az kullanıyor.

     

    Dünyada ilk olarak 1939 yılında yaygın bir biçimde kullanılmaya başlayan pestisitlerin kullanım amaçları herkesçe hemen hemen bilinmektedir. Bugün tüm dünyadaki tarım potansiyelinin %30 kadarı, tarım zararlıları tarafından yok edilmekte. Sivrisinek, çeçe sineği gibi zararlılardan kaynaklanan salgın hastalıklar da az gelişmiş ülkelerde hâlâ salgınlara neden olmaktalar. Bu tür olayların önüne geçebilmek amacıyla 1939 yılında ilk olarak DDT kullanıldığında, bu alanda bir çığır açıldığı sanılmıştı. Çünkü kısa dönemde oldukça olumlu sonuçlar alınmıştı. Gerçekten de kimyasal özellikleri bakımından DDT incelenirse, ilk bakışta çok yararlı ve masum bir insektisit gibi görünür.

     

    DDT, kimyasal olarak oldukça kararlı (sağlam) bir maddedir. Suda çözünmediği için uygulandığı yerde son derece kalıcıdır, 20 yıla kadar kaldığı kanıtlanmıştır. En önemlisi ise “kısa zaman içinde” insan ve memeli hayvanlar için toksit (zehirli) etkileri oldukça azdır. Tüm dünya, bu yüzden DDT’yi 1939’dan 1960’lı yılların başına kadar yoğun bir şekilde kullandı ve yaklaşık yeryüzüne bu zaman içinde 2 milyon 500 bin ton DDT atıldı. Gözle görünür bazı yararlar sağlandığı inkar edilemez. Örneğin 1948 yılında 2 milyon 800 bin sıtma olayı kaydedilirken bu sayı 1963 yılında 17’ye indi, ancak Dünya Sağlık Örgütü’nün 1964 yılında DDT uygulamasını bir süre durdurmasından sonra, beş yıl içinde tekrar 2 milyon 500 bin sıtma olayı gözlendi. Bunun anlamı şudur: DDT, ancak uygulandığı yılda, kısa süre içinde etkili olmakta, kalıcı etkisi uzun süre içinde zararlılarda değil, gelişmiş canlılarda görülmektedir.

     

    DDT’ye karşı ilk başkaldırı, 1962 yılında çağdaş çevreciliğin en önemli isimlerinden olan Amerikalı kadın yazar Rachel Carson’un Silent Spring (Sessiz İlkbahar) adlı kitabında görüldü. Kitap, o yıllarda DDT’nin zehirli etkileri tam anlamıyla bilinmediğinden, zararlarını ekolojik açıdan anlatıyordu.

     

    Gerçekten de DDT’nin ekolojik etkileri konusunda yaşanmış pek çok olay var. Örneğin Borneo Adası’nda yaşananlar… 1960’lı yıllarda Dünya Sağlık Örgütü, Borneo’da sıtmaya karşı yoğun olarak DDT kullandı ve sivrisineklerin tamamına yakın kısmını öldürmeyi başardı. Ancak bu arada eşekarıları ve diğer avcı uçucu böcekler de öldü, DDT her yere bulaştı. Eşek arıları, tırtıl ve diğer yer böceklerini yiyen dengeleyici canlılar olduklarından, Borneo’da o yıl tırtıl ve böcek popülasyonu şiddetle arttı. DDT’li yüzeylere sürünen bu böcekleri ve ölmüş böcekleri yiyen kertenkelelerle kuşlar, kısa sürede öldü. Bu kertenkeleleri yiyen birçok kedi de yok oldu ve DDT’den daha az etkilenen farelerin popülasyonu normalin çok üstünde arttı. Bu beklenmedik gelişmeler üzerine Borneo hükümeti, komşu ülkelerden kedi istemek zorunda kaldı.

     

    1960-1974 yılları arasında yapılan araştırmalar, DDT’nin daha tehlikeli özelliklerini ortaya çıkardı. Bunlar maddeler halinde şöyle özetlenebilir;

    • Birçok böcek, ilk uygulamalarda DDT’den etkilenseler de daha sonra DDT’ye karşı bağışıklık kazanıyorlar.
    • İlkel canlıdan gelişmiş canlıya uzanan ilişki ve besin zincirinde DDT “biyolojik birikimi’nin“ şiddetle arttığı gözlendi.
    • En önemlisi uzun zaman içinde DDT’nin insan ve memelilerde kanser yapıcı (karsinojen) etkileri olduğu kanıtlandı. Bir başka deyişle böceklerin DDT’ye karşı bağışıklık kazanmaları tespit edilirken, gelişmiş canlılarda bu türde bir bağışıklık gözlenemedi.
    • DDT’nin son olumsuz etkisi ise az önce Borneo örneğinde belirttiğimiz gibi ekolojik sistemi aşırı etkilemesi. Tüm bu sonuçlar nedeniyle ABD ve birçok gelişmiş ülke, 1972 yılından itibaren DDT’nin ülkelerinde kullanımını yasakladı. Buna karşın bilimsel temeli olan yeni pestisitler üretmek ve yeni çözüm yolları arayışına da girdiler. Birçok yeni ve farklı pestisit ürettiler. Bugün pestisit olarak tarım sektöründe kullanılan kimyasal maddeleri, aşağıdaki tabloda olduğu gibi basitçe sınıflandırabilip açıklayabiliriz;

     

    İnsektisitler Herbisitler
    Kalıcı Etkisi Olan Kalıcı Etkisi Olmayan Klorofenil Yapılılar Bipiridil Yapılılar Triazin Yapılılar
    Bunlar DDT benzeri klorlu organik maddelerdir. Eldrin, dieldrin klordan, gammekzan hektaklor, lindan, mireks gibi toksik (zehirli) etkileri fazla olmayan maddelerdir. Ancak biyolojik birikim bunlarda çok fazladır ve kolay parçalanmazlar, yok olamazlar, uzun süre içinde kansere sebep oldukları kesin olarak kanıtlanmıştır. Bu grup, 3-4 günden 50-60 güne kadar toprakta ışık, havadaki oksijen ve bakteriler tarafından parçalanırlar. Malathion, parathion, diazinon, basudin, DOVP, karbaril, guthion gibi organik fosfor bileşikleridir. Toksik (zehirli) etkileri diğer insektisitlere göre oldukça fazladır. Atrazin gibi maddelerdir. Biyolojik birikimlerine rastlanmamıştır. Ancak uygulamadan kısa süre sonra çiftlik hayvanlarının kan ve sütlerinde gözlenmiştir. Uzun süre içindeki etkileri henüz bilinmiyor. Paroquat, diquat gibi toksik (zehirli) maddelerdir ve hücre zarlarını parçalarlar. Ülkemizde çok kullanılan 2.4-D 2, 4, 5-T, PCP gibi klorlu organik maddelerdir. Son derece kalıcı etkileri vardır. Ayrıca toprakta parçalanarak çok toksik TCDD maddesinin oluşumuna neden olurlar. TCDD, son yıllarda kimyasal silah olarak öne sürülen bir madde.

     

    Bu tabloda yer alan kalıcı olmayan insektisitler, kalıcı etkisi olan insektisitlere alternatif olması bakımından, 1970’li yıllardan sonra çok fazla miktarlarda üretilmiş kimyasal maddelerdir. Kimya endüstrisi tarafından üretilen tüm pestisitler arasında toksik ve karsinojen (kanser yapıcı) etkisi olmayan yoktur. Hemen hemen çevre dostu olan herkesin ağzında dolaşan biyolojik birikme (biyoakümülasyon), kalıcı pestisitlerde kolayca tayin edilebildiği halde, kalıcı olmayanlarda mevcut analitik cihazlarla kolayca takip edilememekte. Ancak bu durum, kalıcı olmayan pestisitlerin biyolojik birikim yapmadığı anlamına gelmemelidir. Çünkü bu pestisitler toksik maddelerdir, hiçbir etkileri olmadığını varsaysak bile ekolojik dengeleri etkilediği gerçektir. Bundan dolayı gelişmiş ülkelerde 1980’li yıllardan bu yana pestisit kullanımı gitgide azaltılıyor. Kimyasal maddeler yerine daha farklı yöntemler geliştiriliyor.

     

    Türkiye’de 1985 yılında DDT kullanımı yasaklanmış olmamakla birlikte, kontrol dışı DDT kullanımı sürüyor, bunun yanı sıra kalıcı olmayan pestisit kullanımı ise tüm hızıyla devam ediyor. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın verilerine göre bugün Türkiye’de, yaklaşık olarak hektar başına 1,3 kg kadar pestisit kullanılmakta. Bu değerler ABD’de 2,2 kg, Avrupa Birliği ülkelerinde 3-3.5 kg olarak verilmekte. Fakat bu ülkelerdeki kullanım teknikleri ve kullanılan pestisit türleri ile Türkiye’dekiler oldukça farklıdır. Türkiye’de zamanlama ve uygulamadaki mekanizasyon konusunda ciddi yanlışlıklar bulunuyor. Bu rakamsal değerleri karşılaştırarak “Türkiye’de pestisit kirlenmesi gelişmiş ülkelerden azdır” demek doğru olmaz.

     

    Çünkü ABD’de 1975 yılından sonra insektisit ve 1982 yılından sonra herbisit kullanımında oldukça büyük azalmalar vardır.

     

    Bu arada 1980 sonrasında ABD ve diğer gelişmiş ülkelerde “pest management” adı altında yeni bir uzmanlık alanı doğdu ve kimyasal maddelere alternatif olacak biçimde, bilimsel tabanı olan yeni kontrol yöntemleri ortaya çıktı. Bu yöntemlere örnek olarak şunlar verilebilir:

     

    • Genetik mühendisliği sayesinde bazı yeni genetik yapıda bakteriler üretilmekte ve bu bakterilerin ürettiği doğal toksinler, zararlıları kontrol altında tutabilmektedir.
    • Başka bir yöntemle büyüme hormonları ile oynayarak veya feromonlar kullanarak yalnızca zararlı türünü son derece seçici olarak kontrol altında tutmak mümkün olmaktadır.
    • Zararlı türleri yiyen avcı böceklerin geliştirilmesidir.
    • Bir diğer yöntem, erkek böceğin üreme organları radyasyon ile köreltilmekte ve bu böcekler ortalığa salınarak yeni kuşakların meydana gelmesine mani olunabilmektedir.
    • Bunların yanı sıra doğal maddeleri kullanarak “glifosat” adı altında yeni tür herbisitler de üretiliyor. Bu tür herbisitler, istenen bitkilerin dışındaki bitki türlerini seçici olarak yok edebiliyor.

     

    Bu yeni yöntemlerin neler getirip neler götüreceği, ancak önümüzdeki yıllarda uygulamalardan sonra gözlenebilecek. Ancak DDT’den alınan derslerden dolayı bu uygulamaların zararlı olabilecek etkilerini önceden kestirebilmek mümkün.

     

    Türkiye’de genel olarak uygulama biçimi, kullanım yeri ve pestisitin seçiminde hatalar yapılmakta. Bu nedenle sürekli topraklarımız, akarsular ve göllerimiz, hatta yeraltı sularımız devamlı kirlenmektedir. İzotop izleme yöntemleri ile yapılan araştırmalar, tarlada daha yaprak döneminde mısırlara püskürtülen fosforlu ve kalıcı olmayan türdeki insektisitin bu tarladan elde edilen mısırdan elde edilmiş mısır özü yağına kadar ulaştığını göstermektedir. Buna rağmen Pestisit analizleri HPLC (yüksek basınçlı sıvı kromatografisi), MS/MS (tandem kütle spektrometresi) gibi son derece pahalı ve gelişmiş analitik cihazlarla yapılabilmektedir. Bu cihazlar, çok az sayıdaki araştırma laboratuvarında bulunmaktadır.

     

    Üreticileri yalnızca birim alandan daha fazla mahsul almak ilgilendiriyor. Ayrıca çeşitli amaçlarla ithal edilen veya yerli sanayinin ürünü olan yaklaşık 4996 çeşit ruhsatlı tarım ilacının bulunduğu bir ülkede yaşıyoruz. Bu nedenlerle tüm çevre dostlarına çok daha fazla sorumluluk düşüyor. Hiç olmazsa mevcut ekolojik dengeleri koruyabilmek için kimyasal maddelerin daha fazla topraklarımızda birikmesine mani olmamız gerekiyor. Bunun için de yapılması gereken işlerden bir tanesi, tüm çevremizi bilinçli pestisit kullanmaya zorlamak. Özellikle zamanlama ve uygulama biçimi üzerine bütün kullanıcıların uyarılıp bilgilendirilmesi gerekiyor .

  • Mezopotamya'da Sulama ve Su Yönetimi

    Tarihi yapan insan, çevresel değişimlere meydan okuyarak, bu değişimlere uyum sağlayabilen ve çevrelerinin ekolojik özelliklerinden yararlanmayı bilebilmiş insandır” der tarihçiler. Yıllarca avcı ve toplayıcı olarak (bir anlamda “başıboş” da diyebiliriz) dolaşan insanoğlu, yaklaşık 10 bin yıl önce Kuzey Mezopotamya’nın yüksek yerlerinde ilk yerleşik hayatın temellerini atmaya başladı. Bunun en önemli nedeni, kuşkusuz buralardaki doğal yapının yerleşik yaşama uygun olmasıydı.

     

    Bezelye, mercimek, buğday, arpa gibi bitkilerin gen kaynaklarıyla, koyun, keçi, sığır gibi evcilleşme eğilimindeki hayvanların aynı ortamda bulunmaları gibi cazip özellikler, dünya üzerindeki kimi insanları yerleşik yaşama geçmeleri yönünde diğerlerine göre daha şanslı kıldı. Bulunduğu bölgedeki yabanıl bitkilerin kültürünü yapmaya başlayan ve hayvanları evcilleştiren o şanslı atalarımız, böylelikle doğal sistemin bir parçası olmaktan çıkıp o ekosistemin bir paylaşımcısı olmaya başladılar. Her şeye rağmen, insanların sulama amacıyla suyu kontrol etmeleri ve yönetmeye başlamaları için daha yaklaşık 4 bin yıl geçmesi gerekecekti.

     

    Yağmura bağlı sulamayla tarım yapan Kuzey Mezopotamya uygarlıkları (örneğin Akkatlar), 300 yıl kadar kuraklık yaşayınca çareyi güneye hareket etmekte bulurlar. O zamanın ilk çiftçi topluluklarının, sonradan Verimli Hilal Vadisi olarak anılacak Fırat ve Dicle nehirleri arasından aşağılara doğru olan büyük göçü, böylesi bir ekolojik etken sonucu başlar. Güney Mezopotamya’da ise o sıralar düz ve verimli topraklar, nehirlerin tarıma uygun taşkın düzlüklerine yayılmıştır. Ne var ki yağmur, bitkilerin suya gereksinim duyduğu dönemlerde düşmez. Üstelik nehirlerin taşkın dönemleri de tam hasat zamanına rastlar. Düşünebiliyor musunuz? Başakların hasada tam hazır oldukları sırada, bir sel oluyor ve her yer sular altında. Buna karşın bitkilerin suya gereksinim duyduğu dönemlerde ne taşkın ne de yağmur var. Varsa yoksa kuraklık!

     

    Bu durumda geriye bir tek çare kalıyordu, o da suyu kontrol etmek. Mezopotamyalı atalarımızın çevresel koşullara inatla direnmeleri sonucunda, çözüm kısa sürede geldi: Nehirlerin kıyılarından itibaren kanalların açılması gerekiyordu. Bu kanallar kurak dönemlerde tarlalara su taşıyacak ve taşkınlar sırasında da istenmeyen suyu uzaklaştıracaktı. İşte tarihin yazılmasındaki en büyük adımlardan biri, sulama ve akaçlama kanallarının yapılmasıyla atıldı. Sulama ve su yönetimi artık başlıyordu.

     

    Böylece ademoğlu, suyu yönetmeyi becermesiyle elindeki verimli topraktan çok daha fazla ürün alabileceğinin ve farklı bitkileri de yetiştirebileceğinin farkına vardı. Bir süre sonra üretim, gereksinimlerin ötesinde arttı ve insanların tarımdan başka yapabilecekleri işler için zamanları oldu. Anlayacağınız, artık herkesin çiftçi olmasına gerek yoktu ve madencilik, güzel sanatlar, din, politika, hatta bilimle uğraşan tarım dışı sınıflar oluşmaya başladı. Su, sadece tarlaları değil, insan uygarlığının köklerini de besliyor ve onu büyütüyordu.

     

    Üretimin artmasıyla birlikle nüfus arttı, farklı sınıflar oluştu, zamanla sınıflar arası farklılıklar belirginleşmeye başladı ve sistem gittikçe büyüyen dev bir makineye dönüştü. Artık çok daha fazla alan sulanıyor, tarımsal üretim artıyor, kentler oluşuyor, ticaret kendini göstermeye başlıyordu. Tüm bunlarla birlikte, yeni tarım alanları için ormanlar kesiliyor, meralar tarıma açılıyor, erozyon hızlanıyor ve suyun kullanımıyla birlikle ilk doğa tahribine de yeryüzü “merhaba” diyordu.

     

    Bu dönemi tarihçi Karl Wittfogel “Hidrolik Dönem” olarak tanımlar. Antropolog Marwin Harris, Wittfogel’in hidrolik toplum tanımı üzerine yaptığı yorumda der ki:
    “Hidrolik tarımın yayılıp yoğunlaşması eşsiz nitelikte, devasa projelere bağlı bulunuyordu. Öyle ki bu projeleri yürütebilmek için karınca sürüsü gibi işçi ordularına gerek vardı. Irmak ne denli büyükse, onun içinden aktığı bölgenin besin üretim potansiyeli de o denli büyük oluyordu. Diğer taraftan ırmak ne kadar büyük olursa, onun potansiyelini kullanım sorunları da o denli büyüktü. Devletler bir yandan gerektiği zaman yeterli su bulunmasını sağlamak üzere değişik yerleri çevreleyen ve besleyen kanallar, hendekler ve savak kapaklarından oluşan yaygın şebekelerin yapımına girişmiş; diğer yandan birdenbire gelen çok fazla miktarda suyun yıkıcı etkilerinden sakınmak üzere barajlar, ırmak setleri ve drenaj kanalları yapımına başlamıştı. Söz konusu etkinliklerin boyutları yeryüzünün çehresini değiştirmeyi gerektiriyordu: Dağların oyulması, ırmak kıyılarına yeniden biçim verilmesi, baştan başa yeni ırmak yataklarının açılması. Bu anıtsal girişimler için gerekli olan işçi tugaylarının toplanması, eşgüdümlenmesi, yönetilmesi, beslenmesi ve barındırılması ancak tek bir master planı izleyen güçlü birkaç öndere boyun eğen kadrolarla yürütülebilirdi. Bu nedenle hidrolik ağlar ve yapılar ne denli büyük olurlarsa, sistemin genel verimliliği de, tarımsal yönetim hiyerarşisinin doruğundaki çok güçlü bir kişiye boyun eğme eğilimi de o denli büyük olurdu.”

     

    Tarihçi Arnold Toynbee ise o dönemi anlatırken şöyle der: “Mezopotamya topraklarında sulamasız bir yoğun tarım mümkün değildi. Büyük nehirlerin alüvyonlu kıyıları oldukça sert bir ortam yaratıyordu, ama iyi kullanıldığında maddi kazançlar da aynı oranda büyüktü. Buralarda, Bakır Çağı köyleri suyla birlikte Bronz Çağı şehirlerine dönüştü. Yiyecek üretimi devrimi belki de insan hayatının dönüm noktasıydı, ama bu dönüm noktasının sonuçları ancak şehirleşme devrimi sayesinde gerçekleşti. Uygarlığın başarılarının en büyüğü ve belki de en zor olanı aşağı Dicle-Fırat Havzası’nın bataklıklarından Sümer topraklarının yaratılmasıydı. Sümer’in yüzölçümü aşağı yukarı Danimarka’nın ki kadardı ve İÖ 2500’e kadar bu eski bataklıklardan elde edilen ürünler seksen altı kat arttı.”

     

    Sulama ve suyun yönetimiyle birlikte oluşan bu dev boyutlu karmaşık makinenin başında yönetimi üstlenen kurum artık devletleşmeye başlamıştı. Yine sulama sayesinde oluşan toplumsal sınıflarla birlikte (ki kölelerin işçi olarak tarımda çalıştırılmaya başlanması da o döneme rastlar) ilk şehir devletler Sümerler tarafından kuruldu.

     

    Tarihte uygarlıkların çöküşüyle ilgili pek çok teori olmakla birlikte, bunların bir bölümü insanların denetimleri dışındaki faktörlere bağlanmıştır. Ancak, Toynbee gibi uzmanlar, bu dağılmaların tek nedeninin, yine uygarlıklar içindeki faktörlere bağlı olduğunu savunurlar. Yani bir başka deyişle, uygarlıkların dışsal ve denetlenemez bir düşman saldırısı karşısında değil de, kendi eksikliklerinden ötürü yıkıldığı söylenebilir. Toynbee bunu en iyi 19. yüzyıl şairlerinden Meredith’in dizeleriyle açıklar: “Tanrı bilir ya kötülerin hayatı trajik olmaz / Fesatlar tutkulardan örülür: İçimizdeki düzmeciliktir bize ihanet eden.”

     

    Mezopotamya uygarlıklarına baktığımızda su yönetiminin uygarlıkların gelişmesinde olduğu kadar çöküşlerinde de önemli roller oynadığı görülüyor. Uygar Mezopotamya’da sistemin ayakta kalabilmesinin ilk koşulu, hidrolik altyapının sürekli onarılması ve işler kılınmasıydı. Bunun yapılmaması, bentlerin ve sulama kanallarının kırılması, dolması, drenaj sistemlerinin bozulması ve sonuçta üretimin düşmesi demekti. Bu nedenle en ufak bir aksaklık, iktidarları zayıflatmaya yetiyordu. Ayrıca bu sistemlerin bakımlarını yapan işçi ordularına bağımlılık, her an bir soruna dönüşme eğilimi taşıyan önemli bir etkendi.

     

    Ancak tüm bunların dışında bir etken daha var ki o da “tuzlanma”. Drenajın yetersizliği, sulamanın gelişi güzelliği sonucunda Mezopotamya uygarlıkları için tuzlanma son derece ciddi boyutlarda yıkımlara neden oldu. Bu sayede Mezopotamya köylüsü nadası, bitki münavebesini ve tuza dayanıklı bitkileri yetiştirmeyi öğrendi. Örneğin Güney Mezopotamya’da İÖ 3500’lerde buğday tarımı toplam alanların neredeyse %50’sini kaplarken, İÖ 2500’lerde buğday oranı %15’e ve 500 yıl sonra da %2’ye düşmüştür.

     

    Bunun tek nedeni, tuza daha dayanıklı bir bitki olan arpanın seçilmesiydi. Arpanın yaygınlaşmasına rağmen, Verimli Hilal’in güney bölümü bu tuzlanma ve yanlış su yönetimi nedeniyle bir daha asla kendini toparlayamadı. Güney Mezopotamya’daki tuzlanma, politik merkezlerin kuzeye doğru hareketini zorunlu kıldı. Efsanevi Babil hükümdarlığı kuzeydeki topraklar üzerinde güçlendi ve ünlü İmparator Hammurabi, içinde su ve sulamayla ilgili maddelerin de olduğu tarihin ilk yazılı yasalarını geliştirdi. Tarihe göre kısa denilebilecek bir sürede Verimli Hilal’in topraklarının %80’i tuzlanma nedeniyle tamamen tarım dışı kaldı.

     

    Anlayacağınız üzere, bu anlatılanlar develerle pirelerin tellallık ve berberlik günlerinden kalma anılardı. “Bu günlerde ne var ne yok” diyenlere de söylenecek bir çift sözümüz var elbet:
    Bu ünlü Verimli Hilal vadisinin en kuzey ucu Türkiye’nin güneydoğu köşesinde uzanan Harran ve çevresidir. Diğer bir deyişle, GAP’ın sulamaya çalıştığı alanlardır. İşte yine bu bölge, tarihi tekerrür ettirme konusunda başarılı bir milletin çocukları olarak “tuzlamaya” başladığımız topraklardır.

     

    Aradan geçen neredeyse 5 bin yılın ardından, drenaj sistemleri kurulmadan, özellikle drenaj boşaltım sorunu çözülmeden, aşırı miktarlarda yeraltı kuyu sularıyla yapılan sulamalar sonucu taban suyunu yükselttik. Tesviye ve toplulaştırma gibi tarla içi hizmetleri tamamlanmadan, sulamaları başlattık ve Harran Ovası gibi çoraklaşma riski yüksek alanlarda tuzu resmen davet ettik. Şimdi GAP bölgesinde Mezopotamya su uygarlığının çöküşünü yeniden canlandırıyoruz.

     

  • Türkiye'de Çölleşme

    Çöl dediğimizde insanın aklına ilk olarak kum tepelerinin oluştuğu, üzerinden deve kervanlarının geçtiği, sarı, kızıl ve kahverenginin birbirine karıştığı uçsuz bucaksız bir coğrafya gelir. Biraz doğruluk payı olsa da bu imge, ucuz Hollywood filmlerinin ve günümüzdeki bilimsellikten uzak iletişim bombardımanının insan zihnine yerleştirdiği bir imgedir. Çünkü yeryüzünde yalnız kum çölü yoktur. Birçok çöl tipi vardır. Çöller, tuzlu normal toprak, taşlık, kayalık veya buz çölleri biçiminde de olabilir. Bir başka deyişle çöller, “organik yaşamın tüm boyutları ile gerilediği” ortamlardır.

     

    Bugün çöller ve çölleşme yarası almış bölgeler, tıpkı kanserli bir hücre gibi, sinsice yayılma eğilimindedir. Günümüzde gelişmekte olan 103 ülke, çölleşme tehdidi ile karşı karşıya. Önemsemeyebilirsiniz ama sorun, yeryüzünde 1 milyar insanın yaşamını ve geleceğini tehlikeye sokuyor. Dolayısıyla bu ülkeler ve insanlarla ilişkideki diğer ülkeleri ve insanları da…

     

    Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP), çölleşmenin dünyadaki yıllık maliyetini 42 milyar dolar olarak hesaplıyor. Bu maddi kaybın ötesinde çölleşmeden etkilenen toplumlar için açlık, yoksulluk, göç ve hastalıklar da kaçınılmaz sonuç olarak karşımıza çıkıyor.

     

    Çölleşme, küresel ısınma ve biyolojik zenginliğin kaybı gibi sorunları da beraberinde getiriyor. Toprağın uygun olmayan yöntemler ile kullanılması, sanayi faaliyetleri, ormansızlaşma, bitki örtüsünün yok edilmesi, bütün kıtalarda çölleşmeye yol açıyor ve bu süreci hızlandırıyor.

     

    Bu nedenle, çölleşme ve kuraklık, dünya ülkelerinin büyük bir bölümünde küresel mücadele ve işbirliğini zorunlu kılmakta. Bu zorunluluktan yola çıkan Birleşmiş Milletler, sorunu ilk defa 1977 yılında Nairobi’de yapılan Çölleşme Konferansı’nda global ölçekte ele aldı ve dünya gündemine taşıdı.

     

    “Toprak aşınması” olarak da tanımlanan erozyon ise, bugün dünyada çölleşmenin en önemli nedeni. Toprağın aşınmasını önleyen bitki örtüsünün yok edilmesi sonucu koruyucu örtüden yoksun kalan toprak, su ve rüzgar etkisiyle aşınıp taşınıyor.

     

    Erozyon olayının temelinde insan unsuru ve onun doğaya, ormanlara ve otlaklara karşı olan olumsuz davranışları yatmakta. Dünyamız her yıl 7 milyon hektardan daha fazla, yani yaklaşık İrlanda büyüklüğünde bir alanı erozyonla kaybediyor. Türkiye topraklarının da %85’inde orta, şiddetli ve çok şiddetli erozyon hüküm sürüyor. Bu da 63 milyon hektar genişliğinde bir alan anlamına gelmekte. Son yıllarda hemen hemen her yağıştan sonra görülen sel, taşkın, toprak kayması ve çığ olayları, bu boyutta yaşanan erozyonun sadece bir sonucu. Bugün erozyon ile kaybettiğimiz topraklar Türkiye’yi yakın bir gelecekte baştan başa çöle dönüştürecek boyutta. Türkiye’nin toprak kaybının yılda 1 milyar 400 milyon ton olduğu tahmin ediliyor. Oysa bilimsel verilere göre 1 cm toprağın oluşması için 300 ile 1000 yılın geçmesi gerekiyor.

     

    Vaktiyle bütün dünyada 8.8 milyar hektar olduğu tahmin edilen ormanların bugün üçte birinden fazlası insani nedenlerle yok edildi. Bugün karaların ancak üçte birinin ormanlarla kaplı olduğu belirtiliyor. Dünyamız saatte 3000 dönüm, dakikada 50 dönüm orman alanını her gecen gün biraz daha artan bir hızla kaybediyor. Bu tahminlere göre dünyamızdan her yıl 22-23 milyon hektar orman alanı eksilmekte. Gelecek yüzyılda, gelişmekte olan ülkelerde yaşayan insanların yarısından fazlası yakacak odun bulamayacak. UNEP Yetkililerince hazırlanmış raporlara göre tropikal ormanların %80’inin 2030 yılında ortadan kalkacağı tahmin ediliyor.

     

    Anadolu Yarımadası’nın ise milattan önce 10.000 yıllarında %72’si ormanlarla kaplıydı. Bugün bu oran %22’ye inmiş durumda. Bunun tam aksine, Anadolu Yarımadası’nda o tarihlerde %17 olan step alanı, bugün %35’e yükseldi.

     

    Hititlere ait kültür varlıklarından ve Asur kitabelerinden bugün step olan İç Anadolu’nun vaktiyle ormanlarla kaplı olduğunu, Van yöresinde günümüzden 3500 yıl önce “saz toplulukları kadar sık ormanların bulunduğunu” öğreniyoruz.

     

    Ormanlarımızı bugün de ne yazık ki, orman yangınlarıyla, orman alanlarından tarla ve yerleşme amacı ile açmalarla, aşırı ve kanunsuz faydalanmalarla her geçen gün artan oranda kaybediyoruz.

     

    Türkiye nüfusunun tarımla uğraşan %45’i milli gelirden %15 gibi küçük bir pay alıp fakirlik içinde yaşıyor. Bu kısım, çok düşük üretim yapıyor ve milli gelire çok az katkıda bulunuyor. Tarımın üretim gücü giderek artacak yerde düşüyor. Her yıl yapılan yatırımlardan tarıma ayrılan pay giderek azalıyor. Tarımsal üretim nüfus kadar artamıyor. Türkiye’de, özellikle son yüzyılda, tarım toprakları bir yandan hızlı nüfus artışı, teknolojik gelişme, endüstriyel yaygınlaşma ve bir yandan da bilinçsiz kullanım ve ona bağlı olarak ortaya çıkan erozyon, tarımsal amaç dışı kullanımlar, çoraklaşma ve kirlenme nedeniyle giderek daralmakta.

     

    2050’li yıllarda suyun petrol kadar, hatta daha önemli stratejik bir madde olacağı kesinleşti. Kar ve yağmur sularıyla birlikte toprak da erozyon nedeniyle boşa akıp gitmekte. Oysa kar ve yağmur sularımızın boşa akıp gitmesi önlenerek doğal su kaynaklarına indirilmesi, depolanması ve bu kaynakların düzenli ve sürekli beslenmesi gerekmekte. Ancak bu, bitki örtüsü ve toprak olmadan mümkün değil. Bitki örtüsünün ortadan kalkması ise bilindiği gibi erozyonun en önemli nedeni.

     

    Erozyon ile birlikte akarsularla sürüklenen topraklar bir taraftan denizlere ve göllere taşınırken diğer taraftan da baraj göllerinde birikmekte. Böylece trilyonlarca masrafla inşa edilen, sulama ve enerji amaçlı bu yapıların ekonomik ömürleri iyice kısaltmakta. Küçük bir göl olan Tortum Gölü’ne yılda ortalama 2.5 milyon ton alüvyon (bereketli üst toprak) gelmekte ve her yıl gölün 15-20 metrelik bir bölümü kara haline dönüşmekte. 1936 yılında işletmeye açılan Ankara Çubuk 1 Barajı da bu şekilde dolmuş durumda. Fırat Nehri üzerinde havzadan aşağıya doğru Keban, Karakaya ve Atatürk barajları yer alıyor. Bu barajlara Fırat Nehri ile onun küçüklü büyüklü yan kollarından ve yamaç arazilerden her yağıştan sonra önemli miktarda toprak taşınıyor. Keban’ın işletmeye alındığı 1974 yılından günümüze kadar geçen sürede baraj tabanında en az 693 milyon ton toprak birikmiş olduğu hesap ediliyor.

     

    Erozyonun neden olduğu en büyük zarar, oluşması için binlerce yıl gereken canlı örtü toprağı yok etmesi. Aşırı ve düzensiz otlatma nedeniyle meraların kaybı, hayvancılıkla temin edilecek büyük istihdam ve gelirden mahrumiyetle eşanlamlı. 1982-1992 yılları arasında hayvansal ürünlerde ihracatımız 3 kat azalırken, ithalatımız 250 kat arttı.

     

    Tarım alanları ve meraların verimsizleşmesi, hem büyük sosyo-ekonomik sıkıntılar yaratıyor, hem de kentlere göçe neden oluyor. Jeolojik dengelerin ve iklimin bozulması ile doğal varlıkların kaybını da unutmamak gerekiyor.

     

    Erozyon ve çölleşmenin tamamen sosyo-ekonomik bir olay olduğu konusunda hemen hemen bütün dünya görüş birliği içerisinde. Uzmanların görüş birliği içerisinde olduğu diğer bir konu da, dünyanın her köşesinde yaşanan ve biz Türk’lerin Orta Asya’dan göçüne de neden olan büyük göçlerin geçmişte yaşanan nüfus patlamaları arasındaki sıkı ilişkidir. Uzmanlar, uygarlıkların çöküşünün daima bir nüfus patlaması ile birlikte yaşandığına dikkat çekiyorlar.

     

    Nitekim bugün ülkemizde yaşanan yaygın erozyon ve çölleşme ile yine ülkemizin bir gerçeği olan aşırı nüfus artışı ve kırsal kesimlerden büyük şehirlere doğru yaşanan göç arasında da sıkı bir ilişki olduğu açık. Bugün ülkemizde köylerden kentlere göç edenlerin sayısı 12 milyon 600 bindir. Çölleşme nedeniyle köylümüz sık sık ürün alamama ya da verim azalmasıyla karşılaşıyor. Bu da gelirinin azalması ve ailesi için daha az besin anlamına geliyor. Topraklarında iş olanaklarını kaybeden bu insanlar, her şeylerini geride bırakarak büyük şehirlere göç etmeye başlıyorlar. Oysa büyük şehirde onları daha kötü yaşam koşullan ve işsizlik bekliyor.

     

    Doğal zenginliklerin korunması ve geliştirilmesi için, erozyonla mücadelenin hükümetlere göre değişmeyen bir devlet politikası haline gelmesi birinci koşul. Ayrıca sorunun çözümü için, teknik ve bilimsel yönden yeterli bir kadronun görevlendirilmesi ve donatılması güçlü mali kaynağın tahsisi gerekmekte. Toprağı ve merayı aşırı ve düzensiz kullanan, bitki örtüsünü tahrip eden vatandaşın bu konuda çağdaş bilince kavuşturulması da son derece önemli. Vatandaşı, milletvekillinden yasal tavizlerle, seçim aflarıyla bu tahribi kolaylaştırmasını istemek yerine, alternatif geçim sahaları talep edecek bilince getirmek, kaçınılmaz hale gelmiş durumda. Maden ocaklarında, yol ve su yapılarında, erozyona meydan vermemek üzere önceden gerekli önlemlerin alınması gerekiyor. Erozyonun gerçek durumunu ve hızını en son teknik yöntemlerle tespit etmek ve buna göre çeşitli çözümler oluşturmak; aktif mücadele için havza bazında entegre çalışma yapmak üzere, gerekli bütün imkan ve yetkilerle donatılmış bir tek otoriteyi öngören yasayı çıkarmak gerekiyor. Her şeyden önce bu sorunun ülkemizin en önemli sorunlarından biri olduğunu bilmek ve bir vatandaş olarak buna sahip çıkmak gerekiyor .

Sayfa 1 Toplam: 541234102030...Son Sayfa »

Copyright © 2013 - 2016 • Tüm Hakları Saklıdır.